• AGİT ve haklar…

    Hayvanları öldürürsek bizi beğenirler..

    AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) konferansının önemli bir konusunun insan hakları olacağı anlaşılıyor. Türkiye bu önemli konferansa hazırlanıyor. İstanbul’da ise daha değişik bir hazırlık var. Sokak hayvanlarını -kuduz bahanesiyle- öldürerek yabancıların gözünde medeni bir görüntü oluşturmaya çalışıyor.

    Çoğu soruna karşı geliştirilen kolay çözümlere benzer biçimde, bu vahşetin de belediyelerin , valiliklerin ve Sağlık Bakanlığı’nın duyarsızlığı ve hayvan sevmezliği yüzünden meydana geldiği savunulabilir. Belki bunda bir gerçek payı da vardır.

    Ama olaya yansız bakıldığı takdirde meselenin bu denli basit olmadığı, hayvanların yaşam haklarının güvence altında olduğu ülkelerde de duyarsız kamu görevlilerinin bulunduğu, ama kamuoyu bilinci ve buradan doğan baskının etkisiyle vahşete kalkışamadıkları görülecektir.

    Alttaki kök-nedenler..

    Belli ki yıllardır süregelen bu cinayetlerin altında, hiç kuşkulanmadığımız başka nedenler vardır; hatta öylesine vardır ki, biz bir şeyleri savundukça vahşet de artmaktadır.

    Evet, bu neden bizzat “insan hakları” kavramıdır.

    Bu kavram, insan hakları konusunda yüksek standartlara erişmiş toplumlarda da bulunmasına karşın böylesine vahşetlere neden olmuyorsa bunu, insan haklarıyla ilgili değer ölçülerinin kurumlaşmış, adete birer toplumsal alışkanlık haline gelmiş olmasında aramak gerekir.

    Türkiye toplumu gibi bu konularda henüz emekleme aşamasında bulunan toplumlarda insan hakları, diğer bütün hakları çiğneyerek erişilmesi gereken vahşi bir av hedefi haline gelmektedir. Hayvan hakları, doğal öğelerin (akarsular, göller, sulak alanlar, dağlar, hava vb) hakları, sömürülmesi ve gerekirse yok edilerek insana hizmet etmesi gereken birer araç sanılmaktadır.

    Öldürmeyelim de besleyelim mi?

    Nitekim, önemli insanlarımızın medyada sık sık okuyup izlediğimiz “ne yani, daha insan hakları bile çiğnenirken bir de hayvan haklarına mı bakacağız”, “öldürmeyelim de biftekle mi besleyelim” gibisinden savlar, ne yazık ki tahmin edilebilecek olandan çok daha fazla paylaşılan bir görüştür.

    Hakların, insanı, hayvanı, taşı, suyu ve havasıyla bir bütün olduğu, bunlardan bir tanesinin -ki bu hayvan hakları da olabilir- diğerlerinden ayrılarak savunulmasının, bizzat o savunulan hakkın çiğnenmesi için bir “icazet” anlamına geleceği, bu ruhsatı bir defa ve herhangi bir hakkı savunmak için eline geçirenin, işine gelmeyen ne kadar hak türü varsa onları gözünü kırpmadan çiğneyebileceği tam olarak idrak edilebilmelidir.

    Yalıtılmış haklar saçmalığı..

    Üçüncü bin yılda, insan hakları, çocuk hakları, kadın hakları, hayvan hakları, azınlık hakları gibi saçma sapan yalıtılmış haklar olmayacağını, tek maddelik bir tane hak bulunacağını tahmin etmek pek güç değildir: Her varlık, diğerlerinin varlığını sürdürme koşullarına saygı göstermek hak ve sorumluluğuna sahiptir..

    Canlı dostlarımızın soykırım türü öldürülmelerinde tetikçilik yapanlar az sayıdaki kamu görevlisidir. Ama bütün tetikçilerde olduğu gibi bir de onları azmettirenler ve en az onlar kadar suçlu olan ses çıkarmayanlar vardır.

    Dostlarımızın soykırıma uğratılmasına bugün için kuduz vakaları -ki onun da ne kadar doğru olduğuna çok az kimse inanmaktadır- bahane gösterilmektedir. Ama bilinmelidir ki, varsa dahi bu vakalar, hayvanlara karşı görevlerimizi yerine getirmeyerek onların varlıklarını sürdürmeye karşı bizim türümüzün sorumluluklarını yerine getirmeyişinin bir sonucudur.

    Ve eğer birilerini -zarar verdiği gerekçesiyle- yok etmek gibi bir yanlış yapılacaksa, bunun maktülleri canlı dostlarımız değil, onları katledenler olmalıdır.

    Şunlar akıl edilemez mi?

    • Sahipsiz hayvanları toplamak,
    • Onları bir barınakta bir süre tutmak ve kısırlaştırmak, hastalıklarını tedavi etmek,
    • Hayvan severlere yönelik, “sizin de sahiplendiğiniz en az bir hayvanınız olsun” şeklinde bir kampanya açarak her sahiplenilen hayvanın bakım ve barındırma giderlerini almak,
    • Bir hayvanınız yoksa insanları da sevemezsiniz” gibi bir diğer kampanyayla bunları sahiplendirmek ve bunu da gelir temini amıcıyla yapmak

    Bu kadar basit bir işlem dizisini akıl etmeyecek kadar ahmak ve eğer akıl edip de yapmıyorsa bu kadar vahşi kim varsa onları lanetliyorum.

    Ayrıca benim lanetlememe ihtiyaç yok, büyük sistem bunun hesabını mutlaka soracaktır.

    Mayıs 2000

  • Süleymanoğlu – Pavarotti…

    Şaka değil…

    Dünya halter şampiyonu Naim Süleymanoğlu, devam etmekte olduğu Gazi Üniversitesinde halter dersinden (bir başka dersten değil) sınıfta kalmış. Bir gazete haberi!

    Bir başka gazete haberi: Bundan 30 yıl kadar önce, ünlü tenor Pavarotti, misafir sanatçı olarak geldiği Türkiye’de, “yetersiz” bulunarak geri gönderilmiş.

    Bu ikisi de gazete haberi olup, çıkaracağım sonuçlar, haberlerin doğru olduğu varsayımına dayalıdır.

    Bir de üçüncüsü var…

    Üçüncüsü ise gazete haberi değil. Yüzlerce kişinin (belki daha da fazla olabilir) ortak gözlem ve yargısı.

    1989 yılında Türkiye’yi ziyaret eden Hintli orkestra şefi Zubin Mehta, yönettiği İtalyan senfoni orkestrasına çaldırdığı Türk Milli marşı ile, tüm salonu hayretler içinde bırakmış ve İstiklal Marşımızın bu denli etkili de icra edilebileceğini göstermişti.

    Bu, birbirinden bağımsız görünümlü üç olay bir araya getirilebilir mi?

    Getirilmese iyi olur…

    Çünkü eğer birlikte yorumlanırsa can sıkıcı sonuçlar çıkar.

    İlk iki olaya konu olan ve mükemmelliğini Dünya’ya kanıtlamış bulunan iki kişiye “yetersiz” damgası vurulabiliyorsa bunun olası açıklaması, bu değerlendirmeleri yapan kişi ya da kurumların evrensel ölçülerden ve dolayısıyla mükemmellikten uzak olduğudur.

    Bu takdirde tabii ki Pavarotti yetersiz, Süleymanoğlu da tembel olarak ölçülendirilecektir.

    Üçüncü olay da farklı gibi görünmesine rağmen, varılabilecek sonuçlar açısından benzer niteliktedir. Başkalarını “yetersiz” olarak değerlendirenlerin kendilerinin yeterliğinin bir sınavıdır.

    Her üç olaya da konu olan kişi ve kurumlar, bu düşündürücü olayları kendi açılarından açıklamak için gerekçeler bulabilirler, bulmuşlardır bile.

    Ancak, onların neler söyleyecekleri önemli değildir.

    Ümitsiz vakalar…

    Onlar ve onlar gibiler birer “ümitsiz vaka”dırlar ve üzerlerinde vakit kaybetmeye değmez.

    Vakit harcanması gereken sorun, bu dehşet verici tablodan kendimizi nasıl kurtaracağımızdır. Bunun hiç de kolay olmadığı, biraz düşününce görülecektir.

    Kime anlatabilir, kimi inandırabilirsiniz ki herkesin saygı ile adını andığı bir kısım kurum ve kişi, geri kalmışlığımızın bizzat yakıtıdırlar.

    Kim inanır ki Türkiye’nin kurtuluşu, bu tür çağdışı kişi ve kurumların gerçek yüzlerinin herkesin görebileceği şekilde ortaya çıkmasındadır. Birbirinden otuzar yıl ara ile üstelik de birbirinden çok farklı alanlarda meydana gelmiş olaylar, bu açığa çıkma için katiyen yeterli değildir.

    Keşke mümkün olabilse de ünlü fizikçiler, ressamlar, devlet adamları, Türkiye’de sık sık sınanıp yetersiz bulunup reddedilseler ve insanlarımız, “bu işte bir iş var. Yetersiz olanlar var, ama hangileri?” sorularını sormaya başlasınlar.

    “Katil Cümle” şeklinde nitelenen bazı cümleler var. Bunlardan birisi de “bizim şartlarımız farklıdır” şablonudur.

    Gerçekten inanıyorum ki bizim şartlarımız farklıdır. Ve o şartlar, Süleymanoğlu’nu da Pavarotti’yi de içinde barındıramaz. Nitekim yıllardır birçok Süleymanoğlu ve Pavarotti barınamadı.

    Çünkü o şartları yaratanlar, böyle mükemmelliklerden çok uzakta olan kişi ve kurumlardır ve o şartları büyük ölçüde kendileri yaratmışlardır.

    Evet, bu işte bir iş var.

    Süleymanoğlu ve Pavarotti bizim şartlarımıza uymuyorlar.

    Ama onları bu şekilde değerlendirenler de çağa uymuyorlar.

    Ya Süleymanoğlu ve Pavarotti’yi (ve onlar gibileri) içimizde barındıracağız ya da ötekileri.

    İkisine birden imkan yok.

    Milletimizin gözünü daha çok açacak olayların, daha sık olması dileğiyle.

    M.Tınaz Titiz

    (1990 Ocak

  • “Laiklik” -bu tanımla- niçin satmadı ve de satmaz!

    Niye satmıyor?

    22 Temmuz 2007 seçimleri üzerinde nicel ve nitel değerlendirmeler yapıladursun, anlaşılmak için çaba harcanması gereken nokta, CHP’nin -çeşitli türevleri de bulunan- başlıca ürünü olan “laikliğin korunması” argümanının nasıl olup da hiç satmadığıdır.

    Bunun anlaşılabilmesi, CHP’nin performansı açısından değil çok daha önemli nedenlerden dolayı gerekir. Korunmaya çalışılmasına rağmen hemen hiç etkili olunamadığı AKP’nin gerçekleştirdiği büyük oy patlamasıyla tescil olunan laiklik, büyük halk kitleleri tarafından acaba başka bir şey olarak mı anlaşılmaktadır?

    Anayasamızın başlangıç maddesi laikliği şöyle tanımlamıştır: “kutsal din duygularının devlet işlerine ve politikaya karıştırılmaması“. Türk Dil Kurumu’nun tanımı da tamamen benzerdir.

    Peki, laikliği anayasada tanımlandığı şekliyle doğru anlayan bir yurttaş, “dindar bir cumhurbaşkanı isterim” ya da “cumhurbaşkanı eşinin başı örtülü olabilir” denildiğinde, bundan “laiklik tehdit altındadır” anlamını çıkarır mı? Bence çıkarmaz, çıkarmaması da doğaldır.

    Ne ilgisi var?

    Cuhurbaşkanının veya bir yüksek bürokratın dindar ya da eşinin başının örtülü olması ile “devlet ve din işlerinin birbirine karıştırılmaması” ilkesinin ilgisi nedir?

    Anayasamızdaki tanımıyla laiklik, devlet işlerini ve politikayı ilgilendiren kararların -öznel olan- dini duygulara göre değil, daha nesnel olan akılcılığa göre alınmasını öngörmektedir. Yani kişinin dindar olup olmaması ya da eşinin kıyafetiyle ilgili değildir.

    Bu argüman, her akıl fikir ya da eğitim düzeyindeki insana çok kolay anlatılabilir. Bunun aksi yönde bir telkin ise telkinde bulunulanı mazlum, bulunanı ise zalim olarak nitelendirmeye yeter.

    Bu laiklik tanımını doğru kabul eden insanlar şöyle de düşünebilirler:

    • Din ve devlet işleri niçin karıştırılmamalı? Çünkü din işleri öznel din duygularına dayanır, doğrular herkese göre değişir; devlet işleri ise nesnel olmak zorundadır.
    • Peki devlet işleriyle, örneğin “demokrasi“, “serbest piyasa ekonomisi“, “liberalizm” gibi çokça öznellik içeren ideolojiler nasıl karıştırılabiliyor?
    • Örneğin vicdan bir ahlaki ideoloji kavramıdır ve dini ideolojinin bir parçası -mükemmelen- sayılabilir. Buna göre, vicdanına göre hüküm veren bir hakim dini duygularından arınıp da mı karar vermektedir?
    • O halde -bu tanımıyla- laiklik pek de önemsenecek bir kavram değildir!

    O halde neden belli..

    Eğer bir siyasi parti, laikliğin bu tanımına dayalı bir tehdit ve bu tehdide dayalı bir koruyuculuk önerirse bunun satmamasından daha doğal ne olabilir.

    Neredeyse kesin olan, bugün satmayan -bu tanımla- laikliğin, yarınlarda da satmayacağıdır; genel başkan kim olursa olsun, yıl kaç olursa olsun.

    Ayrıca, yine kesin olan bir başka şey, hangi parti olursa olsun, -bu tanımla- gerçek laikliğin daima ve de bizzat onu koruduğunu savunanlar tarafından sağlanan destekle tehdit altında olacağıdır.

    Hele hele geniş halk kesimleri laikliği, tesettür ile açık baş gibi iki somut simgeye indirger -ki başka türlüsü de olamaz- laiklik artık tehdit altında dahi sayılmaz, çünkü artık laiklik filan tamamen laf salatasından ibarettir.

    Nitekim, cumhurbaşkanı adayının eşi kalkıp “ben başımı açmanın laiklik gereği olduğunu idrak ettim, açıyorum” dese laiklik savunucularının hemen tamamı büyük bir sevinçle onu desteklemez mi?

    22 Temmuz seçimlerinden alınması gereken ders, bu tanımıyla laikliğin bir işe yaramadığının anlaşılmasıdır.

    Eğer şöyle anlamaya başlarsak:

    Eğer bir mucize gerçekleşir de, laiklik kavramının değil “bir başka ilkenin” korunması gerektiği, laikliğin o ilkenin türevlerinden sadece birisi olduğu anlaşılırsa o zaman bambaşka bir özgürlük ortamı doğacaktır.

    O ilke “koşullanmama hakkı”dır!

    Hukukçular, ceza yasalarının en belirleyici ilkesinin “verilen kalıcı zarar” olduğunu söylerler. Tamamen eşit koşullarda iki kişiye 1 santim kadar saplanan bıçak, birisinde para cezasına diğerinde onlarca yıl cezaya neden olabilir. Çünkü bıçak birisinde kaba ete, diğerinde ise gözüne saplanmıştır.

    Bir insana verilebilecek en kalıcı zararların başında, onun tüm yaşamı boyunca kararlarını etkileyebilecek zinsel kurgusunu (mind set) onun istemi dışında ve yaşam alanını daraltacak şekilde şekillendirmektir. Böylece diş fırçalamanın, kişisel hijyenin, toplum içinde bir arada yaşama kurallarının öğretilmesinin, kişinin yaşam alanını daraltmadığı aksine genişlettiğine de işaret edilmektedir.

    Bunu ister eğitim, ister başka bağlamlarda yapmak, dindarlar için günah, diğerleri için ise ayıptır, insanlık suçudur.

    Bu niçin böyledir?

    Çünkü -tüm diğer canlılar gibi- insan türü de yüksek öğrenebilirlikle donanımlı olarak dünyaya gelmektedir. Yaşamına yönelik her türlü tehdide ancak öğrenebilerek karşı koyabilen bu tür, bu yolla çok keskin bir öğrenebilirlik geliştirmiştir.

    Nereden, kimden, nasıl öğreneceği konusunda da -yine atalarından öğrenerek- bir model geliştirmiştir: güven duyduğu kişileri rol modeli alıp, onların sözlerine kulak vererek!

    Nasıl ki ceza yasasında “güveni kötüye kullanma” en ağır cürümlerden biriyse, kişide güven oluşturup sonra da bunu kendi doğrularını ona ezberletmek için kullanmak, tam olarak güveni kötüye kullanmaktır.

    İşte bu nedenle, kıskançlıkla korunması, her tür tehdite karşı uyanık olunması gereken,  algıların kalıcı  olarak değiştirilmesi demek olan “koşullandırma girişimleri“dir.

    Dindar cumhurbaşkanı değil, dindarlığını -çeşitli yollarla- yaymaya çalışan, makamı nedeniyle sahip bulunduğu yüksek güvenilirliği kullanarak, kendisine güvenenleri dindarlığı konusunda koşullandırmaya kalkması kabul edilemez. Dindarlığını, bu tür bir koşullandırmaya yönelmeden yaşayan bir kişiye ise kim ne diyebilir?

    Benzer durum tesettür için de geçerlidir…

    Dini inançları nedeniyle örtünmek isteyen bir eş, -benzer güvenilirlik nedeniyle- yüksek bir koşullandırıcılığa sahip olduğu için toplum önünde, saklı koşullandırma simgesi olabilecek kıyafet öğelerini kullanmaktan sakınmalıdır.

    Dini öğretiler, uyulması gereken kuralları koşullara bağlamıştır, hiç birisi koşulsuz değildir. Namaz kılmak müslümanların uymaları gereken bir kuraldır, koşulu ise sağlığının elverişli olmasıdır. Benzer durumda hacca gitmek de, maddi durumu uygun olanların uyması gereken bir kuraldır.

    Bulunduğu konum, başkalarının rol modeli olarak kabul edebileceği durumda olanlar için, bir çeşit zorlama olan koşullandırmadan kaçınabilmek için simgesel kıyafetler kullanmamak pekala mümkündür. Dindarla dinci arasındaki fark budur. Dindar bunu yapabilen, dinci ise bunlara aldırmayan, her yolla ideolojisini yaymaya çalışandır.

    Bir de tersini düşünelim!

    Hiçbir dini simge taşımayan, ağzından laiklikten başka söz çıkmayan, ama doğrularını koşullandırma yoluyla yaymayı, zorlamayı adet edinmiş bir kimsenin durumu nedir?

    Bu kişilere bir ad vermek gerekirse “laikçi” demek yerinde olabilir.

    Ortak yan!

    Sürpriz gibi gelebilir ama laikçiler ve dinciler aynı kişiler olup sadece kıyafetleri farklıdır; kafalarının içleri ise tamamı tamamına aynıdır. İkisinin de tek amacı vardır: kendi doğrularını başkalarına da benimsetmek ve böylece kendini güvende hissedebileceği bir çevre yaratmak.

    Nasıl kurtulunur?

    Koşullandırmanın vazgeçilemez olduğunu o kadar çok “laikçi”den ve “dinci”den duydum ki, artık laik ve dindarların kendi aralarında dayanışarak bu sosyal tümöre (koşullandırma) karşı ortak mücadele vermesinden başka yol görünmüyor.

    Yani çözüm laik dindarlardadır.

    Temmuz 25, 2007

     

  • Sivil manifesto (önerisi)

    Bir dizi fırsat ve tehdit birlikte..

    Üçüncü binyıl Türkiye’miz için bir dizi fırsat ve tehditle başladı. Etnik terörün önce şiddetini kaybedip sonra tekrar azması ve AB’ne adaylığımız konusundaki çalkantı bunlardan yalnızca ikisidir. Her fırsat ve krizin, bir potansiyel kriz ve fırsatı içinde barındırdığı unutulmamalıdır.

    Nitekim, terörün bütünüyle ortadan kaldırılabilmesi, başka formlarda tekrar tekrar ortaya çıkmaması, yalnız Doğu ve Güneydoğu’nun değil tüm gerice yörelerin sosyal ve ekonomik gelişmesine bağlıdır.

    Demek ki paradigmalarımızda sorunlar var..

    Bunu gerçekleştirmek için Cumhuriyet tarihimizin girişimleri yeterli olamamıştır. Bellidir ki, bir “gelişme felsefesi” sorunu vardır ve geleneksel kalkınma paradigmamız sorgulanmadıkça bu yetmezlik sürecek ve yeni -ve daha başa çıkılamaz- olumsuzluklara yol açabilecektir.

    AB adaylığımız da benzer bir fırsat-kriz ikilemini bünyesinde barındırmaktadır. AB ile uyum, bireysel, toplumsal ve kurumsal anlamda tüm sistemlerimizi gözden geçirip köklü değişimler yapmamız yükümlülüğünü önümüze koymuştur. Bunları yerine getirebilen gelişmiş bir Türkiye ile, yerine getirmediği için AB kapısından geri çevrilip aşağılanmış bir Türkiye, henüz birarada yaşamakta bulunan iki olasılıktır.

    Bu ve benzeri tabloları birer fırsat olarak kullanabilmemiz, mevcut düşünme biçimimiz ve kullandığı değer yargılarının değiştirilmesini gerektiriyor.

    Albert Einstein’in deyişiyle, sorunlar, onları yaratan düşünme biçimleri kullanılarak çözülemez. Bu denli doğru bir diğer gerçek de, hiçbir değişimin ondan olumsuz etkileneceğini düşünenlerce gerçekleştirilemeyeceği, hatta desteklenmeyeceğidir.

    Bu durumda görünen tek çıkar yol, değişimin olumlu etkileyeceği tüm kurumların birlikte hareket etmeleri ve böylece olası dirençleri aşmalarıdır.

    Şu dört konuda değişim ihtiyacı mutlak ve acildir:

    • Ahlaki Yargılarımızda Değişim

    Ekonomik ve toplumsal gelişmenin olmazsa olmaz koşulu, az sayıda temel ahlaki ilkeden türetilebilecek bir değerler sistemidir. “Yaşamın sürdürülmesi” temel ilkesi, toplumsal hayat kesitlerinde değişik biçimlerde kendini göstermektedir.

    Nasıl ki doğum-yaşama-ölüm doğal süreci bireysel yaşamın sürdürülmesinin anahtarı ise, zamanı geldiğinde yerini, gençler içinden liyakat sahiplerine terkedebilmek de kurumsal yaşamı sürdürebilmenin ahlaki kuralıdır.

    Tüm kurumlarımızın kendi alanlarında, az sayıda ahlak kuralını “Etik Güvenceler” olarak belirleyip ilan etmeleri ve onları bağımsız denetçilerin denetleyip sonuçlarını da afişe etmelerine rıza gösterdiklerini ilan etmeleri gerekiyor. Toplumumuzun bütününde bir ahlaki diriliş ancak böyle bir yöntemle sağlanabilir. (http://www.beyaznokta.org.tr/oku.php?id=78)

    • Saydamlık

    Özel ya da resmi, birey ya da kurum, tümünün, sır sayılabilecek olan ve açıklandığında toplumun ortak çıkarlarını tehlikeye düşürebilecek olan sınırlı genişlikteki alanların dışında kalan tüm eylemlerinin kamuoyunun denetimine açık olması, çağdaş anlayışın bir diğer olmazsa olmaz koşuludur.

    Sivil toplum kuruluşları da dahil olmak üzere tüm birey ve kuruluşların, saydamlık yöntemlerini belirleyip hayata geçirmeleri beklenir.

    Gizliliğin, ulusal çıkar vb adlar altında, çeşitli yetersizlik ya da daha kötüsü eğrilikleri örtmek amacıyla herhangi bir kamu görevlisince kolayca kullanılabilir bir araç olmaktan çıkarılmasını teminen, başta sivil toplum kuruluşları, kamuoyuna örnek olması gereken kişiler, meslek örgütleri olmak üzere tüm kişi ve kuruluşların hesaplarını, kararlarını ve eylemlerini ve de bunları rutin hale getirecek yöntem niyet ve planlarını açıklamaları ve bu yolla devlet kuruluşlarını özendirmeleri, bu yolla bir ölçüde de zorlamaları beklenmektedir.

    • Katılım

    Kararların, o kararlara taraf olanların gıyaplarında ve onlar için doğru olduğu varsayımıyla alınması, sivil ve resmi kişi ve kuruluşlarımızın büyük çoğunluğunun geleneksel yaklaşımıdır.

    Okullarda öğretilenlerin neredeyse tümünün öğrenciler için “iyi”; belediyelerin icraatının tamamının halk için “yararlı”; devlet kurumlarının eylemlerinin de yine toplum için “gerekli” olduğu, bu anlayışın birer türevidir.

    İkinci bin yılda, çoğulcu demokrasilerde çoktan norm haline gelen yaklaşım ise bu değildir. Kararların, o kararlara taraf olanların katılımlarıyla, ortak akıllarıyla alınması geçtiğimiz yüzyılın bir standardı olmuştur.

    Halk adına ve onlarsız alınan kararların nasıl yanlış olup halka zarar verebildiği, 1999 yılında yaşanılan deprem felaketinden sonra inşa edilen prefabrik konutlar konusunda somut olarak yaşanmış ve depremzedelerin de içinde bulunduğu “taraflar”ın ortak akıllarına başvurmadan alınan kararların sonunda, bu konutlara girecek kişilere yalvar-yakar olunmasına yol açtığı görülmüştür.

    Biz sizin için iyisini biliriz” yaklaşımının terkedilerek, “ancak hepimiz, ortak aklımız yoluyla doğru kararları alabiliriz“in benimsenmesi, yine kamuoyunu etkileyen kanaat önderlerinin ortaya çıkıp örnek davranışlar sergilemelerini beklemektedir.

    Özel ya da resmi birey ya da kurumların, benimseyecekleri katılım ve ortak akıl yöntemlerini ilan etmeleri, medyanın bunları duyurması ve bu yolla devlet kurumları üzerinde bir demokratik baskı ortamı oluşturulması beklenmektedir.

    • Farklılıkların Bütünlüğü

    Farklılıklar korunmadan, hiçbir sistemin işe yarar bir ürün üretmesi mümkün değildir. Değeri olan ürünlerin ortak yanı daima sıradanlık dışı birşeyler içermesidir. Bir başka deyimle her türlü değerli ürün, farklılıkların yönetilmesiyle ortaya çıkar.

    Pratikte ise -genellikle- olan bu değildir. Farklılıkları belirleyip, onların savunulabilecek sıradışılıklarını farketmeye çalışmak, sonra da diğer farklı olanlara karşı durabilmek çaba harcamayı gerektirir. Bunun yerine kitlesel tekdüzelik daha kolaydır.

    Bir konuda kurallar koymayı planlayanların genellikle ilk akıllarına gelen risk, kurallara muhatap olacak olanlardan gelmesi olası itirazlardır. Buna karşı ilk akla gelen ise, herkese “eşit” muamele yapıldığı önlemidir. “Eşit”in ne zaman istendik ne zaman istenmedik bir şey olduğu düşünüldüğünde, kural koymadaki eşitliğin teklik, birlik yani farksızlık değil, gereğince davranmak olduğu kolayca görülür.

    Yaşamın yüzlerce kesitinde eşitlik, tek düze muamele değil gereğince muameledir. Eşitliğin en geçerli olduğu “kanun önünde” eşitlik dahi birlik, teklik ve farksızlık değil, yine “gereğincelik”tir ve yasaların, taraflara onların durumları göz önüne alınarak uygulanması demektir. Hatta denilebilir ki, binlerce sayfalık hukuk düzeni, hep bu “gereğince”lerin gözden kaçırılmaması için uyarılardan ibarettir. Eşitliği böyle değil de farksızlaştırma gibi almak ise, bu konulara pek kafa yormamış kişilerin itirazlarını önlemek için kullanılabilecek ilkel bir yoldur.

    Din, mezhep, dil, etnik köken ve diğer farklılık kaynakları, devletin en önemli birkaç görevinden ancak birisi yoluyla bir zenginlik kaynağına dönüştürülebilir. Bu görev şu iki ilkeyle betimlenebilir:

    1. Hiç kimse, hiçbir amaçla, hiçbir konuda bir başkasını koşullandıramaz. İnsanın koşullanmaya açıklığını kullanarak kendi doğru, iyi ve güzel saydıklarını benimsetmeye girişemez. Yalnızca, bilgilendirmek istediği alanlarda, koşullandırmasız öğrenme ortamları oluşturabilir.
    2. Belli bir ideoloji yönünde kendi özgür seçimleriyle arzu edenleri bilgilendirmek amacıyla öğrenme ortamları oluşturanlar, ideolojilerini hiçbir yönü gizli kalmayacak biçimde açıkça ilan etmek zorundadırlar.

    Devlet bu ilkelerin sadık bekçisi olarak alabildiği sürece farklılıkları sömürmek, bir farklılığı bütüne egemen kılmak isteyenler daima “katlanılabilir bir azınlık” olarak kalmak durumundadırlar.

    Farklılıkların Bütünlüğü açısından beklenen, devlet kurumlarımızın bu ilkeyi özümlemeleri, dini, mezhepsel ve etnik farklılıklara böylece yaklaşarak gereklerini yapmalarıdır. Özgürlük tanınacak ve aksine hiç tolere edilemeyecek alanlar kesin sınırlarıyla bellidir.

    Ne dersiniz, böyle bir manifestoyu siyasi partilerimizden beklemeye hakkımız yok mu? Hem de şimdi tam zamanı iken!

    Pazar, Temmuz 15, 2007

  • Sosyal İcatlar Enstitüsü, ağlayan bakan ve ezber!

    Sosyal İcatlar Enstitüsü..

    İngiltere’deki devlet okullarında dört yıldan bu yana çalışmalar düzenleyen, özellikle çocukların yaratıcı sorun çözme becerilerini artırmayı amaçlamış bir kurumdur.

    Adresi; 20 Heber Road, London NW2 6AA,

    telefonu; 081-208 2853,

    faksı; 081 452 6434 ve

    İnternet erişim adresi;

    <<newciv.org/worldtrans/ISI.html>>dir[1].

    Okullarda yürütülen proje basittir. 7-18 yaş arasındaki öğrencilere, okullları ya da çevrelerindeki bir sorunu çözmeleri için geliştirebilecekleri bir proje için £25 (yaklaşık TL3,330,000) para yardımı yapılır. Projenin, haftada iki saat hesabıyla bir yarı-yılda tamamlanması istenir.

     Örneğin..

    Londra’daki Essendine İlkokulu’nun 7 ila 8 (yazı ile yedi ve sekiz) yaşlarındaki 23 öğrencisi, çevrelerindeki sorunları listeler ve içinden hangisini seçeceklerine karar vermek için de “beyin fırtınası” yöntemini kullanırlar. Yapılan bu çalışmada, karar verdikleri sorun, özellikle okul çevresinde dolaştırılan ev köpeklerinin pislikleri olmuş.

    “Köpek pisliğinden iğreniyorum” yazan resimli pankartları, motosikletli kuryelerin sırtlarına yapıştıran çocuklar, basın bildirisi ve belediye başkanını ziyaret yollarıyla konuya dikkat çekip bu sorunu çözmüşler.

    Bakan ağladı..

    Geçtiğimiz günlerde, Marmaris ormanlarını yakıp bitiren yangın nedeniyle, orman bakanı ve eski Muğla valisinin ağladıkları, bir gazete haberidir ve doğruluğu gazeteye aittir.

    Bilinen tarihi onbeşbin yıl olan Anadolu’ya gelmiş daha beceriksiz bir nesil var mıdır bilinmez, ama bilinen, bu yangının, Anadolu tarihinin en büyük yangını olduğudur.

    Milletvekili, bakanı ve 200,000 mevcutlu orman bakanlığı teşkilatı ile, yangın karşısında çaresiz kalıp ağlayan bir başka jenerasyon bulunamaz.

    Geçtiğimiz yıl Çanakkale ormanlarını yok eden yangında, orman bölge müdürü bizzat yangın söndürmeye çalışırken alevlerin arasında kalmış ve hayatını kaybetmişti. Bu ölüm o zaman “şehadet” başlığı ile verilmişti. Ama madalyonun öbür yüzü, yangını söndürmek değil, söndürme çalışmalarını koordine etmesi gereken bir görevlinin, o işini bırakıp -ya da yapamayıp- bizzat yangın söndürmeye kalkarak vicdanını rahatlatmaya çalıştığını gösteriyordu.

    Marmaris yangınınında da, orman bakanı, elinde bir çalı parçasıyla alevlere vuruyor ve belki bu yolla ya çevresindekileri motive etmeye çalışıyor ya da gerçekten yangın söndürmeye çalışıyordu.

    Bu olayın beceriksizlik boyutu nettir..

    Kadrosu, 200,000 kişiden daha az olmayan orman bakanlığı içinde tek bir kişi yokmudur ki, Avrupa’daki sefaretlerimiz aracılığıyla, o ülkelerdeki orman yangını söndürme organizasyonlarıyla temasa geçsin ve ücretini ödemek kaydıyla buralardan hizmet satın almayı düşünebilsin. Ve bunu ortada yangın yokken yapmayı akıl edebilsin.

    Komşumuz Rusya’da bile bu tür havadan söndürme teşkilatının bulunduğunu gazete muhabirleri dahi bilirken, bir tek uyanık insan yokmudur ki bu yangının çalı vurmakla sönmeyeceğini bilsin. Yaratıcılıktan bu denli yoksun bir başka toplum olabilir mi? Ya da yoksun olanların bu denli güç sahibi olabileceği bir başka yer düşünülebilir mi?

    Bu olayın beceriksizlik boyutunun altında bir boyut daha vardır. Her nerede yaratıcılık gerekse, orada bu acı gerçek boyutuyla karşılaşırız: Kendine belletilenlerin dışında bir şey bilmesi, bir şey düşünmesi söz konusu olmayan “ezber nesilleri”, bu tür basit yaratıcılıkları dahi düşünemezler ve bakan yaptıkları kimseler çalı vurarak yangın söndürmeye çalışırlar ve sönmeyince de oturup ağlarlar.

     İlkokul çocuklarına fikir üretme eğitimi..

    İlkokul çocuklarının beyin fırtınası tekniğini öğrenerek yetiştirildiği bir dünyada, sorun çözme kabiliyeti bu denli düşük bir nesle sahip olduğumuz için gerçekten ağlamalıyız.

    Dünyanın artık bu çeşit toplumlara tahammül etmediğini, bir yolunu bulup onlardan kurtulmaya çalıştığını hissederek de ağlamalıyız.

    Çevrelerindeki sorunlara, yaratılıştan sahip oldukları yaratıcılığın üzerine birazcık akıl katarak yaklaşan Essendine ilkokulu çocuklarını saygıyla selamlıyorum.

    Sonuç..

    Uzun uzun ünvanları ve çok bilmiş tavırlarıyla, ancak okulda ezberlediklerini tekrarlayabilen, yaratılıştan sahip olduğu yaratıcılığı ezberle öldüren, çalıyla yangın söndürmeye kalkıp sonra da ağlayanları ise: selamlamıyorum!

    Perşembe, 08 Ağustos 1996

     


    [1] Artık bu adres geçerli değildir.

    Yazıyı beğendiyseniz, Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’na bağış yapabilirsiniz: http://www.beyaznokta.org.tr Teşekkür ederim :-))

  • Buişte bir yanlışlık var (mı?)

    Önce birkaç seçme haber!

    TV muhabiri seçim nabzı tutuyor:

    –   Teyzeciğim, hangi partiye oy vereceksin?

    –   A evladım onu ben bilmem beyim bilir, o nereye derse oraya veririm!

    Gazete haberi:

    Üniversiteli iki genç, gayrımeşru çocuk sahibi oldu. Aileleri (en az 20 kişi) evlenmelerine izin verdiler ve gençler tam evlenecekken oğlan vazgeçti. Ailelere de “biz çocuğu sokağa bıraktık, sorun yok” deyince olay kapandı ve kız bir başkasıyla evlenmeye karar verince çift çocuğu barbeküde yakarak küllerini Kırklareli’de değişik yerlere septiler (anlaşılmasın diye). Kız bir başkasıyla evlendikten sonra bir ihbar üzerine olay ortaya çıkınca kız ve oğlan tutuklandılar.

    Bir başka medya haberi:

    Güneydoğu illerinden bağımsız aday olmak isteyenlerin isimlerinin birleşik oy pusulasına alt alta yazılmasına karar verilince adayların hamileri itiraz ettiler: “iktidar, okuma-yazma bilmezliğimizi istismar ediyor!” Ve sonra çareyi buldular: kime oy verilecekse, tam oraya gelecek şekilde iplere düğüm atılacak ve düğümün geldiği yere mühür basılacak!

    Bir başka gazete haberi:

    4000 üyeli Metina aşireti törenle bir siyasi partiye katıldı ve yapılan törende konuşan aşiret lideri: “ülkemizin kurtuluş reçetesi olduğu için tercihimizi bu yönde kullandık” dedi!

    Yine bir gazete haberi:

    Muğla üniversitesi profesörlerinden filanca, aynı üniversitedeki bir doçentin kafasına sandalye ile vurarak yaraladığını söyleyerek savcılığa başvurdu. Doçent ise “kafasına sandalye ile vurmadım ve küfür etmedim” dedi.

    Bir diğeri:

    Bodrumda çıkan yangında 500 hektarlık alan kül oldu. İstifini bozmayan Türkbükü sosyetesi ise söndürmeye yardım çağrılarına aldırmayıp eğlenceye devam etti.

    Ve bir diğeri:

    Los Angeles kenti, Türkiye’ye müracaat ederek ticaret odası seçimleri için dosya hazırlama know-how’ı talep etti. İsrail de, ticaret odalarımızın nasıl örgütlendiğine ilişkin know-how istiyor.

    Buyrun sonuçları siz çıkarın!

    Çeşitli ilgi ve çıkar gruplarının bireysel olarak ve/ya örgütlenerek kendilerini ifade edip bir denge oluşturdukları rejime demokrasi deniliyor öyle mi!

    Pazar, Temmuz 8, 2007

  • Küreselleşmeye yandaş mı olalım karşıt mı?

    Yandaş ve karşıtlar..

    Hemen her konuda olduğu gibi globalleşme konusunda da toplumumuz ikiye ayrıldı: yandaşlar ve karşıtlar.

    Eminim ki, ortaya atılabilecek ve yandaş veya karşıt olmaya uygun herhangi bir konuda, herhangi bir çaba harcamadan insanımız hemen saf tutmaya hazırdır.

    Küreselleşme konusu da bu kuralın dışında kalamayacağı için ikiye ayrıldık. Ancak işin matematik yönü açısından ilginç bir durum var.

    Kombinezonlar..

    Küreselleşme ortaya çıkmadan önce toplumumuz (n) konuda ayrışmış ise, şimdi bir de küreselleşme geldi diye toplumumuzdaki kamp sayısı (n+1) olmayacak, bunun yerine n.(n+1)/2 + 1 kadar olacaktır.

    Örneğin Galatasaraylılar, Fenerbahçeliler, laikler, laikçiler, dinciler, dindardar, Kürtler ve Kürtçüler olarak 8 gruba ayrılmışken, bir de küreselleşme gelince grup sayısı 9 olmayacak; Galatasaraylı, laik, dindar ve küreselleşme karşıtı gibi yeni gruplar nedeniyle 37’ye çıkacaktır.

    Bu örnek durumu basitleştirmek için verildiğinden, gerçek kamp sayısı olan yaklaşık 250, küreselleşme nedeniyle 31,250 dolaylarına ulaşabilecektir.

    Kuşkusuz bu rakamlar, bölünmenin iki kutuptan birisine iltihak biçiminde gerçekleştiği -basitleştirici- varsayıma dayalıdır. Bir de iki uç arasındaki ılımlılar da katılırsa sayının nüfusumuzu birkaç defa aşacağı kesindir.

    Zihinsel netleşme gerekyorsa..

    Bu durum karşısında, zihinsel netleşmeye bir katkısı olabilir düşüncesiyle aşağıdaki noktaları tesbit etmenin yararlı olacağını düşünüyorum:

    • Küreselleşme tek başına iyi ya da kötü olamaz. Küreselleşmenin bir toplum için yararlı mı zararlı mı olacağı o toplumun karakteristiklerine bağlıdır. Dolayısıyla koşulsuz bir yandaşlık ya da karşıtlık olamayacağı gibi “daima veya asla” yandaşlık veya karşıtlık da olamaz.
    • Küreselleşme yararlıdır. Eğer, karşılıklılık (mütekabiliyet) hem tanımsal hem pratik olarak mevcutsa sermaye, mal ve işgücünün serbest dolaşımına akışkanlık sağlayacağı, yapay duvarları yıkacağı için küresel adaletin ve küresel demokrasinin inşaına katkı sağlar.
    • Küreselleşme zararlıdır. Eğer, başlangıç koşullarının farklılığı nedeniyle karşılıklılık sadece tanımsal olarak mevcut, pratikte ise uygulanamaz durumdaysa, başlangıç koşulları zayıf durumda olanın daha çok ütülmesine, avantajlı başlayanın da giderek şişmanlamasına ve bu fâsit daire (fesat üreten daire) yoluyla küresel sefaletin büyümesine yol açar.
    • Bankalarımızı yabancılara satalım mı satmayalım mı ya da yabancılar Türkiye’de mülk edinsin mi edinmesin mi? Bunlar ve benzerlerinin yanıtı bu basit ilkede saklıdır. Eğer siz de gidip bir diğer ülkede -aynı ölçekte- banka ya da o değerde bir değer üreteci satın alabiliyorsanız, merkez bankanız hariç hepsini satmanızda ya da tüm konutlarınızı yabancılara satıp onlardan kiraladıklarınızda oturup onların ülkelerinde yeni konutlar edinmenizde büyük yararlar vardır.
    • Küreselleşmeye koşulsuz yandaşlık ya da karşıtlık zararlıdır. Çünkü sağlanabilecek olası yararlardan mahrum kalınabileceği gibi, getirebileceği yıkımlardan da korunmak -koşulsuzluk yüzünden- mümkün olamayabilir.

    Sonuç..

    Küreselleşmenin koşulsuz yandaşı ve karşıtları, küreselleşmenin olası zararlarından daha tehlikelidir. Bilerek (bir çıkar karşılığında) ya da bilmeyerek (hesap bilmezlik, ahmaklık vbg nedenlerle) bu tavır içinde olan kişilerin yaratabilecekleri zarar küreselleşme konusuyla sınırlı değildir. Trafikte, tatilde, ev komşuluğunda, ticarette, ibadette, siyasette ve bilumum ortak yaşam alanlarında aynı derecede üretkendirler. Ve tehlikelidirler.

    Cuma, Haziran 29, 2007

  • Yine İşsizlik!

    Bir iddia

    “İnsanlar iş olmadığı için değil, aranılan niteliklere sahip olmadıkları için işsizdirler”.

    Doğru mu bu?

    Bu sava karşı hemen ileri sürülebilecek tez şudur: Öyle olsaydı bu kadar diplomalı işsiz olmazdı; onlar da mı aranan niteliklere sahip değiller?

    Cevap: Diplomanın -nasıl oluyor ise- aranılan nitelikleri kazandırdığı gibi bir “inanç” var. Halbuki böyle bir bağlantı yok. Gerek devlet gerek vakıf üniversitelerinin büyük çoğunluğu -bilinen nedenlerle- diploma veriyor, fakat işgücü piyasalarının gereksindiği nitelikleri kazandıramıyorlar. Kazandıranların mezunları ise son sınıflarda -yurt içi ve dışından- kapışılıyor.

    Diplomanın nitelikli insan yetiştirdiği şehir efsanesini unutup gerçeklerle yüzleşmeliyiz.

    İkinci bir sav ise şu olabilir: İşverenler tam ne istediklerini bildiklerine ve eğitim yaşamı ile de içli-dışlı olduklarına göre nasıl olup da bu nitelik karşılaşmazlığı (mismatching) oluyor?

    Cevap: İşverenlerce yapılan mülakatlara dikkat ediniz. Mülakat tekniği adı altında zırva satanlar, en son okuduğu kitabı, kızdığı zaman ne yaptığını, ev hayvanı besleyip beslemediğini, bıçağı sol el ile tutup tumadığını ve daha ıvır zıvır şeyler sorarak aldıkları paranın karşılığını verdikleri inancını satarlar.

    Gerçekte ise sorgulanması gereken, kişinin, öngörülen iş için genel formasyonunun uygunluğu varsayımıyla, süreç içinde işin gereklerini ne denli kendi başına öğrenebilecek olduğudur.

    Nitekim, insan kaynakları departmanlarının baş derdi durumundaki konu, kendi başına bir şey öğrenemeyeceğine 15-20 yıl boyunca koşullandırılmış kişilerin, işlerinin gereklerini öğrenmek için dışarıdan eğitim verilmesini istemeleri, bu gerçekleşmediği sürece de işverenin görevini yapmadığını düşünmeleridir.

    Halbuki, çalışanın bir numaralı sorumluluğu işinin gereklerine göre “öğrenmek”; işverenin bir numaralı sorumluluğu ise kişilerin öğrenmeleri için “uygun ortamları hazırlamak”tan ibarettir.

    İşte, işgücü piyasasının gerektidiği niteliklerin bir türlü tanımlanamayışının nedeni budur. Tanımlanması gereken, işe alınacak kişilerin “öğrenebilirlikleri”dir.

    Bu nasıl olacak?

    Halbuki tüm eğitim yaşamı boyunca, ileride ihtiyacı olacaklar kendisine “öğretilen” ve bu saklı içerik (hidden curriculum) yoluyla “öğrenemeyeceği öğretilen” kişiler ve bunları çalıştıran kişiler, bu ihtiyacı nasıl hissedebilirler?

    İşte o abuk-sabuk mülakat işkencelerinin nedeni bu aymazlıktır.

    Asgari ahlaki nitelikleri ve yapacağı işe göre genel formasyonu uygun olan bir kişide aranabilecek tek nitelik, öğrenebilirliğini ne ölçüde kaybettiği, bunu ne sürede geri kazanabileceği ve bu konuda ne kadar istekli olduğudur.

    Pazartesi, Haziran 18, 2007

  • İşsizlik ve parti programları

    22 Temmuz seçimlerine doğru siyasi partiler çeşitli konularda politikalarını açıklarken en dikkat çekici konulardan birisi “işsizlik” konusundaki yaklaşımlarıdır.

    Siyasal yelpazenin neresinde olursa olsun partilerin bu konudaki yaklaşımları ortak bir araca dayanıyor: Genelde yatırımlar, özelde ise kamu yatırımları.

    Sözü uzatmadan hemen belirteyim ki bu araç güvenilebilecek bir araç değildir. Aşağıdaki grafik bunu açıkça göstermektedir. Ayrıca da grafiğin ait olduğu yıllara göre yatırım-istihdam bağlantısı, otomasyon, robotics vb nedenlerle daha da zayıflamıştır.

    Bugün için işsizlik olgusunun en önemli parametresi, ekonominin rekabet gücü’dür.

    Türkiye’nin rekabet gücüne etki yapan çeşitli faktörler (döviz fiyatı, katma değer üretimi, yaratıcılık, yönetim kalitesi, teknolojik alt-yapı, insangücü nitelik düzeyi gibi) olumsuza gittikçe işsizlik üretimi de artacaktır.

    Aynı bir malın ithal maliyeti üretim maliyetine göre azaldıkça, doğal olarak artacak olan ithalat tam olarak işsizlik ithali demektir.

    Gelişmiş ülkelerin serbest pazar ekonomisini bu denli kuvvetle savunurken söylemedikleri gerçek, eşit “gibi” görünen ama gerçekte eşit olmayan koşullar altında rekabet yarışında daima kendilerinin önde olacaklarıdır.

    Türkiye’nin rekabet gücünün (RG) yükselmesi ise yatırımlarla değil RG faktörlerinin iyileştirilmesiyle ilgili bir konudur. (Bkz. http://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=752 )

    Bu faktörlerin kısa sürede yükseltilmesi mümkün görünmüyor; daha da ötesi Çin, Hindistan gibi ülkeler nedeniyle göreceli olarak bir RG azalması söz konusudur.

    Bu ise işsizliğin de buna paralel olarak artacağı anlamına gelir.

    Bu durumda çıkar yol nedir?

    RG faktörleri içinde nisbeten kısa süre içinde kontrol edilebilir ve ardışık sonuçları itibariyle etkileri yüksek olan birisi, “insangücü kaynağının niteliği”dir.

    Bir yandan orta-uzun vadeli önlemlerle RG faktörlerinin iyileştirilmesine ve Türkiye’nin üretim yapısının katma değer ağırlıklı hale getirilmesine çalışılırken, bir yandan da insangücü niteliğinin süratle ve okul sistemi dışındaki önlemlerle desteklenmiş olarak yükseltilmesine çalışılmalıdır.

    İdeolojisi ne olursa olsun siyasi partilerin işsizlikle mücadele politikalarının bu yönü ortak olmalıdır.

    Peki bu nasıl olacak?

    Birikmiş işsiz stokunun ve bu stok üzerine sürekli eklenen işsizlerin, mevcut “öğretmeye dayalı” eğitim yöntemleriyle işgücü piyasasının gereksindiği niteliklere kavuşturulması imkansıza yakın güçlüktedir. Zaten günümüz eğitim sisteminin başlıca çıkmazı da bu, yani kişinin kendi öğrenme enerjisini harekete geçirmeksizin ona öğretmeye çalışmasıdır.

    Örgün eğitimde öğrenciler bu imkansız amaçla başa çıkabilmenin yöntemini bulmuşlar, öğretilmek istenilenleri “ezberleyerek” öğrenmiş gibi yapmakta, sonra da hemen unutarak doğal öğrenebilirliklerini korumaktadırlar.

    Öğrenmeye dayalı yaklaşımda ise herhangi bir zorlamaya ihtiyaç yoktur. Canlıların tüm doğal işlevleri (sindirim, üreme, boşalma, uyuma vb) gibi öğrenme de kendiliğinden ve de zevk alarak gerçekleşmektedir. Bunun için gerek ve yeter koşul, kişinin, ihtiyacı idrak etmesidir.

    Artık öğrenme yoldaşı (learning partner) adı verilen kişiler ise iki işlev görmektedirler:

    (1)   Kişiyi, ihtiyacın idraki konusunda iknaya çalışma,

    (2)   Kişiyi, doğuştan gelen yüksek bir öğrenebilirliğe sahip olduğu konusunda ikna etme.

    Türkiye’de BEYAZ NOKTA® GELİŞİM VAKFI (http://www.beyaznokta.org.tr/) tarafından 1994’ten bu yana sürdürülen “öğrenme” çalışmaları 2003 yılından itibaren kurumsallaştırılmış ve KiGeP (Kişisel Gelişim Platformu http://www.kigep.org.tr/kigep/), daha sonra Ömer (Öğrenme Merkezi) ve son olarak da ÖğrEv® (Öğrenme Evi http://www.beyaznokta.org.tr/Common.aspx?Menu=2&Page=GuncelEtkinlik3.aspx) adlarıyla uygulanmaya başlanmıştır .

    Halen biri Ankara’da (Mümin Erkunt ÖğrEv®), diğeri ise İzmir’de (Melahat Yılmayan ÖğrEv®) adında iki Öğrenme Evi bulunmakta olup, 25 ilde de en az birer tane açılmasına çalışılmaktadır.

    Öğrenme 21.yy’ın yeni paradigmasıdır.

    Siyasi partilerimiz, eğitim ve istihdam politikalarının omurgalarını geleneksel “öğretme-benimsetme-koşullandırma” paradigması yerine, “ihtiyaçlarını öğrenme” yaklaşımını seçerlerse sadece bu iki sorunu değil, aynı zamanda tek doğruların benimsetilmesi tehlikelerinden de korunulmuş olacaktır.

    Pazartesi, Haziran 18, 2007

  • Dostluğa sığmayan senaryo!

    Ayıp ettin abi!

    Washington D.C.’de Hudson Institute, bir dizi varsayıma dayalı bir senaryo uyarınca bir analiz yapmış.

    Varsayımlar üst düzey bir devlet görevlisine suikast, ardından 50 kişilik bir katliam ve ardından Türk silahlı kuvvetlerinin 50,000 kişilik bir güçle Kuzel Irak’a girmesi şeklinde. Bunun üzerine neler olabileceğinin tahminlenmesi ise bu çalışmanın amacı imiş.

    “Çirkin” olay!

    Bu haber üzerine Türkiye’de fikri sorulan hemen herkes, bu “çirkin” olayın geleneksel Türk-Amerikan dostluğuna sığmadığı, inşallah böyle bir şeyin gerçekleşmeyeceği, bu deli saçmalarının nasıl olup da akıllara gelebildiği ve benzeri yorumlarda bulundu.

    Bu olay bence de çok vahimdir, çünkü:

    • Akla gelebilecek ve kim için iyi ya da kötü olduğuna bakılmaksızın her türlü kötü olayın varsayıldığı senaryoların tasarımlanması, bu senaryoların, rastlantıların etkilerini en aza indirecek şekilde binlerce defa tekrarlanarak simüle edilmesi (http://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=365), bunlara dayalı olarak da önlem tasarımı, Yöneylem Araştırması disiplininin yani bilimin uluslararası ilişkilere uygulanmasından başka bir şey değildir.
    • Senaryolara konu olabilecek (bizim için) kötü olaylara karşı caydırıcı önlemlerden birisi kuşkusuz Tanrıya sığınmak olabilir. Bunun yolu da “inşallah” teslimiyetiyle dile getirilebilir.
    • Bir diğer etkili önlem ise bu tür çalışmaları yapanları kınamaktır.
    • Bununla beraber, Tanrının bu konudaki sorumluluğu biz kullarına bıraktığını düşünenler için alınması gereken önlemler bağlamında:
      • ne gibi kötü olaylar olabileceğini “düşünmek”,
      • bunların olasılıklarını “sorgulamak”,
      • vukubulduğu takdirde neler yapılabileceğini “düşünmek”,
      • bunlar için “hazırlık yapmak”,
      • zaman ilerleyip koşullar değiştikçe senaryoları ve bunların benzetim algoritmalarını “güncellemek”

    gibi bazı “küçük” ayrıntıları unutmamak gerekir.

    • Yalnız dış politikada değil tüm kararlarda “eğer ….ise ne olur?” analizleri yapmayan, bunları “kem düşünceler” olarak gören zihniyet, en ağır fiili faturaları ödemeye müstahaktır, bunda da yanlış bir yan yoktur.
    • ABD ya da Kongo’luların bu tür analizler yapmasından daha doğal bir şey yoktur. Vahim olan, bu analizleri bizim yapmayışımız, bunları inşallah yoluyla defetmeye çalışmamızdır.

    Pazar, Haziran 17, 2007