• “HATA” NE DEMEKTİR?

    “HATA” NE DEMEKTİR?

    Daima yarım saat geri kalan ya da kırkbeş dakika ileri giden bir saat zamanı doğru gösterebilir mi? Evet, hem de hiç şaşmadan gösterir. Saat her kaçsa ona yarım saat ekler ya da kırkbeş dakika çıkarırsanız zamanın doğru değerini bulursunuz. Dolayısıyla böyle bir saat hatasızdır.

    Pekiyi, hatası böylesine sabit değil de ve mesela tek saatlerde on dakika, çift saatlerde bir dakika yanlış gösteriyorsa ne olacak? Yine sorun yoktur. Bu sistematik yanlışa göre saatin gösterdiği değeri düzeltirseniz yine zamanın doğru sunu bilebilirsiniz. Dolayısıyla böyle bir saat de hatasızdır.

    Hatta bu kadar değil, çok daha karmaşık yanlışlar yapan bir saat de hatasız olabilir. Örneğin, her ayın ilk pazar günü tek saatlerde bir dakika geri kalıp, diğer çift günlerde her saat o kadar dakika geri kalıp, geri kalan zamanda her dakika bir dakika ileri giden bir saat de zamanı doğru gösterir ve de saat yine hatasızdır.

    Hatalı saat, yapacağı yanlışın, hangi algoritma’ya uyduğu belli olmayan, yani düz deyimle ne zaman ne yapacağı kestirilemeyen saatlere denir.

    Saatler için doğru olan bu kural tüm ölçü aletleri ve insan davranışları için de geçerlidir.

    Ölçme denilen bilim dalının bu pek basit kuralının bütün vatandaşlarımızca bilinmesinde sayısız yararlar vardır.

  • “ÇEVRE SORUNLARI” MI, YOKSA “ÇEVRE’DE KRİSTALLEŞEN SORUNLAR” MI?

    “ÇEVRE SORUNLARI” MI, YOKSA “ÇEVRE’DE KRİSTALLEŞEN SORUNLAR” MI?

    Değerli okurlar,

    Daha yazımın hemen başında kalkıp da “Türkiye’mizin çevre sorunları diye bir meselesi yoktur” desem, yazımı okumayı muhtemelen hemen bırakır, “bu adam deli olmuş saçmalıyor” derdiniz. Bu nedenle “şimdilik” böyle bir şey söylemeyeceğim.

    Ama, akıllarınıza, “acaba gerçekten de çevre sorunları diye bir meselemiz yok mu?” diye bir kuşku düşürmeyi istemiyor da değilim.

    “Çevre sorunları” olsun, onun bir parçası olan “erozyon sorunu” olsun, ya da gündemimizin ilk sırasını yıllardır işgal eden “Güneydoğu sorunu” olsun, bu konularda işe yarar önerilerde bulunabilmek için (çünkü işe yaramaz öneride bulunmak için gerekli değildir), adına “Sorun Kimyası” denilebilecek bir kavramı anlamamız ve irdelemelerimizi bu “kimya” nın kanunlarına uygun olarak yapmamız gerekir.

    “Sorun Kimyası” Nedir?

    “Madde Kimyası”, çeşitli maddelerin hangi elementlerden oluştuğu, bunların aralarında nasıl bileşikler yapıp ayrıştığı, sıcak, soğuk, basınç gibi dış etkenlerin bunları nasıl etkilediği gibi soruları açıklar ve bu yolla da insanoğlunun gereksindiği yeni maddeleri nasıl yapabileceği konusunda ona yol gösterir.

    “Madde Kimyası” bütün bunları, maddeleri oluşturan “elementler” ve bu elementlerin birleşip ayrışmalarını düzenleyen “kanunlar” yoluyla yapar.

    “Sorun Kimyası” da benzer şekilde sorunların hangi elementlerden oluştuğuna, aralarında nasıl yeni bileşikler yaptığına, mevcut bir sorun bileşiğinin onu oluşturan elementlerine nasıl ayrıştırılabileceğine, bir sorunun bileşik mi yoksa temel element mi olduğuna nasıl karar verileceğine ilişkin konularla uğraşır.

    “Madde Kimyası”nda olduğu gibi o da bütün bu işleri, sorunları oluşturan “sorun elementleri” ve bu elementlerin birleşip ayrışmalarını düzenleyen “kanunlar” yoluyla yapar.

    Uygulamalı bilimlerde bir alan için geliştirilen tekniklerin bir başka alana uyarlanması pek kullanılan yaygın bir yöntemdir. Örneğin, elektrik akımı için geliştirilen analiz yöntemleri, su ve hava akımlarının tahlili için, hatta trafik akımlarının çözümlenmesi için kullanılır.

    Sosyal bilimlerle uğraşanlar genellikle bu yalınlıktan rahatsız olurlar ve “içine insan öğesi giren olaylar kolay anlaşılmaz” diyerek kendilerine biraz pay çıkarırlar. İçinde insan davranışı bulunan olayların çözümlenmesinin güç olduğu doğru ama o tür olayların da kendine özgü kurallarının bulunmadığı ve bulmaya çalışmanın boş iş olduğu da bir o kadar yanlıştır.

    “Sorun Kimyası” Kimin İşine Yarar?

    Her bilim dalı ve her yeni metot bir ihtiyaçtan doğmuştur.

    “-75 derecede yorgandan dışarı çıkan ayağın nasıl üşümeyeceği” eskimoların sorunudur. Eskimoların yapmaları gereken rasyonel davranış, başka kimseyi ilgilendirmeyen bu sorunu anlamaya ve sonra da çözmeye çalışmaktır.

    “Sorun Kimyası” ise, yukarıdaki gibi bir sorunu bulunan ve çağdaşlaşma konusunda pek bir iddiası bulunmayan toplumların değil, bizim gibi sorunu çok ve özellikle de onları çözmekte yetersiz kalan toplumların meselesidir. O halde diğer bilim dallarının geliştiği ülkelerin değil bizim, sorunlarla ilgilenen bir bilim alanı tanımlamaya çalışmamız gerekmektedir.

    Çağdaş toplumlar, sorunları bulunmayan değil onları çözebilen toplumlardır. Toplumumuz da çağdaş olma arzusundaysa onları çözmek, çözmek için anlamak, anlamak için anladığını sanmaktan vazgeçmek ve bunun için de onları anlayabilmek için bir metotlar dizisi (adına bilim diyemesek de) geliştirmek zorundayız.

    “Sorun Kimyası” ‘nın Temel Kanunları!

    “Madde Kimyası”nın temel yasası Lavoisier Kanunu’dur: “Hiçbir madde yok olmaz, yoktan da var olmaz, ancak şekil değiştirir” biçiminde ifade edilebilecek bu kanunun “Sorun Kimyası” ‘ndaki üç karşılığı şöyledir:

    Kanun 1- Sorunlar yoktan var edilebilir. Her akılsızca davranış en az bir sorun üretir.

    Kanun 2- Hiç bir sorun onu meydana getiren nedenler ortadan kaldırılmadıkça çözülemez, ancak şekil değiştirir.

    Nedenleri yok etmeye dayalı olmayan her çözüm girişimi yeni sorunların üremesine yol açar.

    Kanun 3- Bir sorun çözülmediği sürece doğurma ve başka sorunlarla birleşme yoluyla çoğalma eğilimindedir.

    Görüldüğü gibi iki kimya arasındaki başlıca fark “yoktan var etme” konusundadır. O da, işin içine insanın (insanın akılsızca davranışlarının) girmesi nedeniyledir.

    Bu yeni kavramı ve onun kanunlarını öğrenmek zorundayız. Sorunlar ağırlaştıkça, ortaya çok sayıda kurtarıcının çıkması geleneksel bir eğilimdir. Bu yeni kimyayı öğrenmekten ve böylece sorun çözme kabiliyetimizi geliştirerek onlardan kurtulmaktan başka çıkış yolu yoktur.

    Bu yaklaşımın ışığı altında bir adım daha atarak, sorunların nasıl formüle edilmesi gerektiğine ilişkin bazı düşünceler üretilebilir.

    Sorunlar “doğru” adlandırılmalıdır!

    “Adlandırma”, bilimin en temel yöntemidir. Bilinmeyenlerin bilinir hale getirilme çabası demek olan bilim, onları önce adlandırır sonra gruplar ve sonra da inceleyerek “bilgi” türetmeye çalışır. Eğer böyle yapmasaydı, evrenin tüm bilinmezleri ile karşı karşıya bulunan insanoğlu onları tek tek incelemeye kalkardı ki herhalde pösteki saymak onun yanında hiç kalırdı.

    Toplumsal sorunlar da ait olduğu toplumlar için “bilinmezler” olduğuna göre, bu sorunların adlandırılması da bilimin yukarıda anılan değişmez yaklaşımı nedeniyle büyük önem taşımaktadır. Yine bu yapılmazsa sorunları birbirine karıştırıp, örneğin kamyon üstünden kayan konteyner’in yanından geçen araç içindekileri ezmesinin “trafik kazası”, milletvekillerinin meclise devamsızlığının “tembellik”, eğitimdeki nicelik ve nitelik sorunlarının “parasızlık” gruplarına konulması ve öylece çözüm aranması tehlikesi doğar.

    Hücre zarının işlevlerinin astronomi kavramlarıyla incelenmeye çalışılması nasıl bir “gruplama” hatasıysa bu sorunların da bu adlar altında incelenmesi o denli yanlıştır.

    Araç üzerinden konteyner kayması bir boyutuyla trafiği, meclise devamsızlık bir boyutuyla çalışkanlığı ve eğitim sorunları da bir boyutuyla mali kaynakları ilgilendirirse de yanlış, sorunların hangi ana grup(lar) ve hangi tali grup(lar)a girdiğinin belirlenmesindedir.

    Nitekim araç üzerinden yük kayması sorununun içine dahil olacağı tali gruplar, konteynerlerin taşıma usulleri standartı nedeniyle “standartlar” ; karayollarında yük taşımacılığı usulleri nedeniyle “taşımacılık” ; virajlarda doğan merkezkaç kuvvetler hakkında herkesin bilmesi gereken genel bilgiler nedeniyle “fen okur-yazarlığı”; hasar nedeniyle de “sigortacılık” ile ilgilidir. Ana gruplar ise “halkın kurallara uyma bilinci” ile “otoritelerin kural yaptırımı” dır.

    Basit gibi görünen bir adlandırma yanlışı, trafikle pek az ilgisi bulunan bir sorunu trafik polislerinin çözmeye çalışması ve diğer alanlardakilerin “bu işin benimle ilgisi yok” diyerek kulaklarının üzerine yatmalarına yol açar.

    Yanlış adlandırma bir dilbilim sorunu değildir. Toplumun tüm kaynaklarının sorun çözmek için kullandığı düşünülürse, yanlış adlandırmanın kaynaklarının yanlış tahsisine, bunun da, hiç akla gelmeyen sorunların üremesine yol açacağı kolayca görülecektir. Bunları görüp de şaşmamak hatta üzülmemek elde değildir.

    Ülkemizde her fırsatta bilime ve teknolojiye yeterince kaynak ayrılmadığı söylenir. Bir tali grup, daha doğrusu doğan sonuçlardan birisi olarak bu tanı doğrudur. Ama bilimden beklememiz gereken bir numaralı işlev, sorunların doğru adlandırılması konusunda duyarlık kazanılması olmalıdır.

    Ülkemizde bilimden beklenen işlevin bu hedefe yönlendirilmeyip, yalnizca AR-GE’ye ayrılan payın artırılmasının doğal sonucu, “ana grup” taki sorunun bir kenarda kalması ve “sorun kimyası” kanunlarına göre durduğu yerde yeni sorunlar üretmesidir. Bir başka deyimle parasıyla başına dert almaktır.

    Dünya da sorunlarını para harcayarak çözmeye çalışan çok toplum vardır. Ama para harcayarak sorun üreten herhalde yalnız biziz.

    İşte bu nedenle, hemen herkesin adına “çevre sorunları” dediği sorunların doğru adlandırılması büyük önem taşımaktadır.

    Sorunları “doğru” ifade etme kuralları!

    Şu 3 kurala uyulduğu sürece, sorulacak bir sorun genellikle doğru formda ifade edilmiş olacaktır:

    Kural 1– Belirsiz (muğlak) kavramlar kullanmamak,

    Kural 2– Gereksiz söz / sözcük kullanmamak

    Kural 3– Tüm sorunu tek soru ile tanımlamaya çalışmak yerine, kısa adımlı ardışık sorular sormak.

    Belirsiz kavramlar birkaç biçimde olabilmektedir. Bir türü, “iyi tanımlanmamış kavramlar” nedeniyle doğan belirsizliklerdir.

    Örneğin, “çevre kirliliğinin önlenmesi”, hem türev ve hem de belirsizlik içeren bir kavramdır. Dünya yüzünde sapıklar ve bu işi belirli bir amaçla -mesela bir başka ülkeye zarar vermek gibi- yapan profesyoneller dışında çevreyi kirletmek için kirleten kimse yoktur. Çevre kirliliği, başka faaliyetlerin birer türevi olarak ortaya çıkmakta olup ve burada üzerine gidilmesi gereken “çevre kirliliği” değil, “kendi çıkarını, başkalarının çıkarlarını çiğneyerek sağlamak” olgusudur. Bu eğilim ise yalnız çevreyi değil birçok başka sosyal kurumu da tahrip etmektedir.

    Ayrıca da buradaki “çevre” ve “kirlilik” kavramları da iyi tanımlanmış deyimler değildir. Dünyayı kirletmemek için nükleer atıkların uzaya yollanması halinde kirletilen bir “çevre” var mıdır, varsa hangisidir? Kirlilik de en az çevre kadar belirsizdir. Birisi için kirlilik sayılan bir eylem -mesela rüşvet- bir başkası için uyanıklık, bir diğeri içinse zorunluk olarak değerlendirilebilmektedir.

    `Belirsiz’ (muğlak) hedefler koymak, fazla düşünmekten kaçarak her şeyi (yani hiç bir şeyi) ifade etme kurnazlığının ya da yalın, kavramları birbirine karıştırmadan düşünememenin, çoğu zaman da bu iki nedenin bir karışımının sonucudur.

    Toplumumuzun kavramlar dağarcığında bulunan önemli kavramların çoğu iyi tanımlanmamış olup bu, bir çok yeni sorunun ortaya çıkmasında bir “kaynak” rolü oynamaktadır.

    Yine bu sınıfa girebilecek bir alışkanlık da ne olduğu pek belli olmayan ama kulağa hoş gelen ya da söyleyenin belirli bir entellektüel ve/ya ideolojik sınıfa ait olduğunu çağrıştıran kalıp söz ve/ya kavramlar kullanmaktır.

    İkinci kural kapsamına girenler ise çeşitli nedenlerle kullanılan, ama sorunu ortaya koymada herhangi bir yararı bulunmayan söz ve sözcüklerdir. Bu gereksiz kullanımın nedenlerinden birisi güzel konuşma isteği, bir diğeri ne söyleyeceğini bil(e)meme, sonuncusu ise uyarılma, kendini belli etme gibi kişisel gereksinimlerdir. Süslenmiş, dışı hoş içi boş uzun sözlerin ardında muhtemelen bu nedenlerden birkaçı birden bulunmaktadır.

    Yanlış formda soru sormanın üçüncü grup nedeni ise, uzun atlama merakı denilebilecek bir arzudan doğmaktadır. Aile-okul-çevre üçlüsünün öğrettiği soru sorma ve yanıtlama biçimi, doğru yanıtların bir defada bulunmasına ya da bulunamayıp yanılmasına dayalıdır. Bir sorunu, birbirine yakın gibi görünen, ama her defasında küçük bir bilinmez eklenerek geliştirilen bir dizi soru’dan oluşturma usulü, doğru soru sormanın üçüncü kuralıdır.

    Şimdi, şöyle bir itiraz giderek daha anlamlı hale gelmektedir: “çevre sorunları” biçiminde dile getirilegelen sorunlar, aslında, bazı yapı taşlarından oluşmaktadır ve bu yapı taşları yalnız “çevre sorunları”nı değil, birçok başka sorunları da oluşturmaktadırlar.

    Bu ise iki önemli somut sonuç doğurmaktadır:

    1. “Çevre sorunları”, iletişim kolaylığı sağlayan bir adlandırma ise de, gerçekte bağımsız olarak var olmayan yani görüntüsel (phantom) sorunlardır. Dolayısıyla bu halleriyle “halledilebilir” sorunlar değillerdir.

    2. “Çevre sorunları”nı oluşturan “yapıtaşı sorunlar” halledildiği takdirde, bambaşka “görüntülerdeki” sorunlar da halledilmiş olacaktır.

    “Çevre sorunları”nı oluşturan “yapıtaşı sorunlar” nelerdir?

    İnsanı, hayvanı, bitkisi ve taşı-toprağı ile tüm varlıkları içinde bulunduran eko-sistemin, bu ögelere “sürdürülebilir bir yaşam” sağlayamaması şeklinde ifade edilebilecek “çevre sorunları”nı oluşturan yapıtaşları şunlardır:

    1. Toplumumuzda insanların, eko-sistem bilincinin yetersizliği,

    1. Kullanılagelen sosyo-ekonomik kalkınma teknolojilerinin, eko-sistemin kendini yenileyebilirliğine uygun olmayışları,

    2. Bireysel ya da toplumsal ölçeklerde kullanılagelen sosyo-ekonomik kalkınma süreçlerinin, eko-sistemin kendini yenileyebilirliğine izin vermeyecek biçimde kullanılması.

    Bu ana başlıklarda dile getirilen sorunlara yol açan ikincil, üçüncül ilh. sorunlar ardışık olarak* şöyle değerlendirilmektedir:

    1. Toplumumuzda insanların, eko-sistem bilincinin yetersizliği:

    1. Sorunların “görüntüleri” ile “kaynakları”nın ayrılamayıp, görünen nedenlere ağırlık verilerek çözümlenebileceğinin sanılması (ve çoğu halde de, giderilen bir görüntünün başka ve daha derinde yeni sorunlar yaratması ve bu durumun, sorunun, çözüldüğü biçiminde algılanarak kaynaktaki nedenlerin gözardı edilmesi).Bu yanlış algılama, “bilinç yaratma”nın öneminin anlaşılmayışına yol açmaktadır:

      1. Toplumumuzun düşünme biçiminde “nedensellik bileşeni” nin yeterince yer almayışı.

    1. Herhangi bir sorunun çözümü sürecinde, vazgeçilemez koşulun, “çözümlerin üzerine oturacağı bir bilinç temelinin oluşturulması” olduğu gerçeğinin önemsenmeyişi:

      1. Çözümlerin genellikle anti-demokratik biçimlerde (tepeden inme) bulunup uygulanması geleneğimiz.

    2. Eko-sistemin hassas dengeleri konusunda bilgisizlik:

      1. Okul müfredatlarında bu konuların yetersizliği,

      2. Öğretmen ve velilerin -ki toplumun birer kesiti oldukları için böyle olması doğaldır- bu konulardaki bilgi yetersizlikleri,

      3. Medya araçlarının bu konulardaki ilgisizlikleri,

      4. Ekolojiyle uğraşan bilim kuruluşlarının, bu konulardaki gelişmeleri yeterince izlemeyişleri ve/ya topluma aktaramayışları,

      5. Sanatçıların, eko-sistem bilincini geliştirebilecek etkinliklere yer vermeyişleri

      6. Çevre konusunda faaliyette bulunmak üzere örgütlenmiş gönüllü kuruluşların, sorunların kaynakları yerine görüntüleriyle meşgul olmaları,

      7. İdarenin çevre konusunda çalışan birimlerinin, bilinçlendirme yerine kural koyma yöntemini tercih etmeleri,

      8. Adına “29ncu gün sendromu”* denilebilecek olgu hakkında bilgisizlik.

    3. Eko-sistem bilincini geliştirebilecek pratiklerin yerleşmemişliği:

      1. Ev hayvanı besleme alışkanlığının yaygın olmayışı,

      2. Hayvanları yalnız ekonomik değerleri kadar önemseyen kırsal kesim tutumunun baskınlığı

      3. Kurban adetinin, hayvanların öldürülebilirliği konusunda bir anlayışa, tartışmaya kapalı bir zemin yaratması,

      4. Avcılık adı verilen ve yaşamak için ihtiyaçların karşılandığı çağlardaki anlamını tamamen değiştirip, “hayvan katletme eğlencesi” haline dönüşmüş tutumun toplum tarafından hoş görülebilmesi ve bunun doğayı koruma adı altında maskelenebilmesine seyirci kalınması,

      5. Dinin, insan, hayvan, bitki ve diğer doğa ögelerine karşı insan tutumu konusundaki bütünsel yaklaşımının -ki eko-sistem yaklaşımıı ile tamamen özdeştir- dikkate alınmayışı.

    1. Kullanılagelen sosyal ve ekonomik kalkınma teknolojilerinin, eko-sistemin kendini yenileyebilirliğine uygun olmayışları:

    1. Bu teknolojilerin geliştirildiği geçmiş yıllarda, nüfus azlığı, harcanabilir gelir düşüklüğü, tüketim ahlakı yüksekliği gibi nedenlerle, çevre kirlenmesi sorunlarının, farkedilebilir düzeylerin altında kalmış olması

    2. Bu teknolojilerin geliştirildiği geçmiş yıllardaki bilim ve teknoloji genel düzeyinin, eko-sistem yenilenebilirliğine izin verecek teknolojileri geliştirememiş oluşu.

    1. Bireysel ya da toplumsal ölçeklerde kullanılagelen sosyal ve ekonomik kalkınma süreçlerinin, eko-sistemin kendini yenileyebilirliğine izin vermeyecek biçimde kullanılması:

    1. Tüketim ahlakı yetersizliği,

    2. Ülkeler ve ülkelerin çeşitli bölgeleri arasındaki gelişmişlik farkları, eko-sistem dengelerinin göz ardı edilmesine yol açmaktadır.

    3. Tüm ahlak öğretilerinin dayanağı ve kendine, başkalarına, doğaya saygı kavramlarının da kaynağı olan “zarar vermemek” ilkesinin toplum yaşantımızda egemen olmayışı:

      1. Bu ilkenin hayata geçirilmesinde en etkin araç olan dinin, bu işlevinin gözardı edilip siyasal bir araç haline getirilmesi,

      2. Sivil toplum örgütlerinin, sınır tanımayan, “zarar vermeme” ilkesini hiçe sayan tek yanlı çıkar sağlama eğilimlerini dengeleyebilecek etkinlikte olmayışı:

    4. Devletin işlevini yapamayışı:

      1. Devletin, “katalitik” bir rol dışında işlev yüklenmemesi** gerektiği bilincinin kamu yöneticilerinde yerleşmeyişi,

      2. Çevre Bakanlığı örgütlenme felsefesinin, diğer bakanlıklar arasında koordinasyon sağlamaya değil, icraat yapmaya yönelik olması

      3. “kirleten öder” ilkesi. Bu ilke, çevre kirletmenin, bedeli ödenerek telafi edilebilecek bir kusur olduğunu, dolayısıyla ödeme gücü bulunanın çevreyi kirletebileceğini varsaymaktadır. Halbuki doğru ilke “kirletmemek” olmalıdır

      4. Birbiriyle çatışan çeşitli gerçekleri uzlaştırabilecek bir “Türkiye çevre konsepti” nin ve buna dayalı Çevre Stratejik Planı’nın geliştirilmemiş oluşu.

    5. İnsanlarımızın, sosyal ve ekonomik ürünleri tüketme arzularını karşılıyabilecek üretimi yapamayışları:

      1. Buluşculuk yetersizliği:

        1. Eğitimdeki ezber uygulamaları,

        2. Sanayinin, rekabet gücü kazanmasına izin vermeyen “korumacılık”,

        3. I.A.a

        4. Buluşculuğu destekleyecek önlemlerin yetersizliği

      2. Beceri yetersizliği,

      3. “Üretmeden tüketmenin mümkün olamayacağı” doğrusunun gözardı edilmesi:

        1. Politikacıların vaat karşılığı oy sağlama eğilimleri,

        2. Vatandaşların oyları karşılığında çıkar sağlama eğilimleri

        3. Kavramların içlerinin boş olup isteğe göre anlamla yüklenebilmeleri, toplum yaşamının ana denklemleri denilebilecek “doğrular” konusunda akıl karışıklığına yol açmıştır,

        4. Tüketme eğilimlerini tatmin edebilecek bir ölçüde ve nitelikte üretim yapamayan bir toplumun bunu enflasyon ve sosyal çalkantılarla ödeyeceği “doğru” sunun politikacı, bilim adamı ve bürokrat kesimlerce topluma anlatılıp, bir “bilinç temeli” oluşturulamayışı.

    6. Erişkinlerin, gelecek için bugünlerinden fedakarlık yapmayışları:

      1. Toplumumuzun erdem değerleri konusundaki sorunları

      2. Gelecek için yapılması istenen özverilerin, o amaçla kullanılmayışının yarattığı hayal kırıklığı.

    Eko-sistemin kendini yeniliyebilirlik sınırlarının dışına çıkmasına yol açan, nedenlerin dışında bazı bireysel nedenler de kuşkusuz vardır. Ama “80/20 kuralı” da denilen “Pareto Kuralı” uyarınca, bir olgunun %80’i, ona yol açan nedenlerin %20’since oluşturulduğuna göre, yukarıdaki analizde sıralanan nedenler, bozulan çevrelerin en az %80’ininden fazlasına yol açmaktadır.

    Dikkat edilirse bu “yapıtaşı sorunları” yalnız eko-sistem sorunlarına yol açmamaktadır. Bu sorunlardan; I A a, III A,

    III Eb, III Ec3, IIIFa, bütün toplum sorunlarımızın oluşumuna giren 5 temel “Sorun Kimyası Elementi” dir*.

    SONUÇ

    Bu “yapı taşı soruinlar” ın her biri için yaratıcı çözümlerden oluşan bir paket, çevre sorunlarının olduğu kadar, bu yapıtaşlarını girdi olarak alan başka sorunların da çözümüdür.

    Türkiye’mizin sorunlarına böyle bir “kimya” yoluyla yaklaşmak zorundayız. Bu “Yeni Bakış”ı benimseyen politikalar, politikacılar ve siyasi partiler 2000’li yılların Türkiye’sini kuracaklardır.Bu “Yeni Bakış”a dayalı olmayan söylemler ise insanlarımızın enerjilerini emen, umutlarını yok eden beyhude çabalar olarak anılacaklardır.

    Tarih, yalnız başarıların değil, hatta daha da çok başarısızlıkların tarihidir. Toplumsal olarak hastalanmış uluslar ancak bu yeni “kimya” yı benimseyebildikleri takdirde kendilerini kurtarabileceklerdir.

  • BÜYÜCÜLER VE SİSTEM TIKANMASI!

    BÜYÜCÜLER VE SİSTEM TIKANMASI!

    Olayları “açıklayabilmek”, herhalde insanlık tarihi kadar eskidir. İnsanoğlunun başına gelen irili ufaklı her kaza bela, onun açıklama dürtüsünü harekete geçirmiş, başlangıçta kalıplara sonra da nedenlere dayalı bir düşünce biçimi böylece gelişmiştir. Denilebilir ki, bilimin iki temel kaynağı insanların başına gelen istenmeyen olaylar ve onun, bu olayları açıklayabilme merakıdır.

    Başlangıçta çok pratik bir yol bulup, her olayın o olay grubuyla ilgili Tanrı tarafından meydana getirildiğini düşünen insan, giderek başka “açıklama araçları” bulmak gerektiğini idrak etmiştir. İşte medeni toplumların “sorunları açıklama ve çözme kültürleri” bu yolla gelişmiştir.

    Ancak bu dağarcıktaki birikim insanlık ailesinin tüm bireyleri tarafından paylaşılmamakta, bir bölüm toplum bu dağarcığa ne bir şey eklemekte ve ne de birikimden yararlanmaktadır.

    Dünya’nın çeşitli yerlerindeki bir çok ilkel toplum, zelzelenin, koleranın ya da kıtlığın kötü ruhların eseri olduğuna inanmakta, büyücüleri kanalıyla onları lanetleyerek sorunu çözmeye çalışmaktadırlar.

    Çoğumuza pek anlamsız hatta komik görünen büyücü, o toplumlar için su ve hava kadar gereklidir. İnsanlar su ve havasız yaşayabilirler -ki İstanbul’da bu deney yapılmış ve olabildiği görülmüştür- ama olayları açıklayamadan yaşayamaz. Nitekim “çılgınlık” denilen olgunun, olayları kendi kendine açıklayamamanın sonucunda doğan bir “özel uyum durumu” olduğunu biliyoruz.

    Büyücüler, insanları rahatsız eden her ne varsa onları açıklayarak ve ardından da bir çözüm uygulayarak -ki önemli olan birinci safhadır- onları rahatlatırlar. Aynen bilimde olduğu gibi onlar da çeşitli açıklama kategorileri geliştirirler ve zamanla hangi kaza belanın hangi açıklama kategorisine girdiğini şıp diye söylerler. Kendilerine duyulan güven de bu “kendilerine duydukları güvenden” kaynaklanır. (Nitekim bugün de bilim bir çeşit büyücülük yapmakta, bir kısım bilim insanı da ikna edici konuşmalarıyla kaza belayı açıklamaktadır!)

    Büyücünün ana işlevlerinden birisi bu noktadan sonra ortaya çıkmaktadır. Bazı durumlarda ortaya çıkan sorunlar, mevcut açıklama kategorilerinin hiç birisince açıklanamamakta, insanlar telaşa kapılarak büyücüyü görevden almak hatta yargılamak gibi yollara tevessül etmektedirler.

    İşte, yetenekli büyücüler bu gibi durumlarda kendilerini hemen göstermekte, anında geliştirdiği yeni bir “açıklama kategorisi” yardımıyla olayı açıklayıp kendisine umut bağlamış kişileri çıldırmaktan korumaktadırlar.

    Örneğin, bir kadını (veya erkeği) dört keçi karşılığında alarak yaşamını rahatça sürdüren insanlar bir sabah kalkıp da artık dört keçinin yeterli olmadığını görünce bu yüksek enflasyon karşısında derhal büyücüye başvurmakta ve ikna olmak istemekteydiler.

    İyi büyücüler bu gibi durumlarda derhal kafasını işletmekte ve yeni bir açıklama kategorisi yaratarak, “saygıdeğer kabile mensupları, bu durum aslında çok iyi bir durumdur, daha da kötü olabilirdi, dolayısıyla nankörlük etmeyin” gibi fevkalade ikna edici bir açıklama yapmaktaydılar.

    Ancak kabile toplumu da olsa oralarda da kafası işleyen bir takım kimseler bulunmakta ve bu palavraları yutmadığı için itiraz etmekteydiler. İşte bu gibi durumlarda büyücünün prestijinin tehlikeye düşmesi riski doğduğu için büyücüler fevkalade şiddetli tepkiler gösterirler, bağırır çağırır, itiraz sahibine hakaretler ederlerdi. Hatta bazı büyücülerin daha da ileri gidip itiraz sahibini bizzat cezalardırdığı da görülmüştür. Bütün bunlardan görüldüğü gibi, büyücülük çok kritik bir kamu görevidir.

    Büyücülüğün evrimle gelişerek bilim halini alması, bir anlamda açıklama araçlarının gelişmesi, ama ondan da önemlisi tüm büyücülerin aynı araçları kullanmaları ve de her büyücünün aklına geldiği, tebasına yedirebildiği araçları icat edememesi geleneğinden kaynaklanmaktadır. Her büyücü, kullandığı açıklama aracının sertifikasını -her sorulduğu zaman- ibraz etmek zorundadır. Oyunun temel kuralı budur.

    Ülkemiz bir kabile toplumu değildir. Medeniyet skalasındaki yerini göstebilecek “doğrudan ölçme cihazları” da henüz yapılmadığı için tam yerini bilemiyoruz.

    Ama dolaylı bazı göstergelere bakarak, büyücülükten bilime ne denli geçtiğimizi belirleyebiliriz. Madem ki büyücülüğün temel göstergesi, “tutarlılık kaygusu olmadan yerine göre açıklama icad etmek” tir, buna göre kolay kolay hiç bir kabilenin büyücüsü bizimle başa çıkamaz.

    Ülkemiz sorunlarının çoğalması ve idarelerin bunları çözmede yetersiz kalışları, açıklanması gereken bir durumdur. Ama bu açıklamanın, büyücününki gibi değil biliminki gibi olmalıdır.

    “Sistem tıkanmıştır, dolayısıyla sorunlarımız çözülemiyor” gibisinden bir büyücü açıklaması günümüzün yeni modasıdır.

    “Sistem tıkanması” diye bir deyim bilimde var mıdır? Tıkanma ne demektir? Bu bir kanalizasyon borusudur da o mu tıkanmıştır? Bu “açıklama”ları hangi büyücüler icad etmektedirler?

    TV’lerdeki tartışma programlarında sürekli olarak yeni “açıklama kategorileri” izliyoruz. Bunlar yetmezse “bağırma çağırma, hakaret etme hatta üzerine yürüme gibi “açıklama destekleyici önlemler” yer almaktadır. İşin ilginç yanı, bu yeni kategorilerin önemli bir bölümünün, bilim adına icad edilmesidir ve işte üzülmemiz gereken nokta budur.

    Pazar, 8 Ocak 1995

  • “BİZ İCATÇI İNSANLARIZ”

    “BİZ İCATÇI İNSANLARIZ”

    Bir zaman, İsviçre turizm örgütünün, ülkelerine gelen turistlere, turistin dilinde İsviçre’yi tanıtmak üzere hazırlattığı bir yayınlar vardı. Bir harita büyüklüğündeki bu yayının bir yüzünde bir göl ve dağ manzarası, diğer yüzünde ise İsviçre ve İsviçreli’leri tanıtan yazılı bilgiler bulunuyordu.

    Birçok dil arasında Türkçe’nin de kullanıldığı bu depliyandaki bilgiler arasında bir cümle aynen şöyleydi: “biz İsviçreli’ler çok icatçı insanlarızdır…..”. Ve daha sonra, icatçılığın o toplumun yaşamında ne gibi somut değişimlere yol açtığı sıralanıyordu.

    Bu yayın Turizm Bakanlığımızda pek beğenilmiş, hatta aynısının Türkiye için çeşitli dillerde hazırlanması kararı verilmişti. Çünkü metinlerin tasarımı çok emek harcanarak yapılmış, bir ülkeye gelen bir yabancıya verilmesi gereken ne bilgi varsa onlar verilmiş, ama lüzumsuz bir tek sözcük konulmamıştı. Tam, “kanonik ifade” denilebilecek bir güzellikte!

    Gerçekten de fotoğraf ve bilgilerdeki Türkiye uyarlamaları hariç tıpatıp aynı hazırlanmış ve pek de güzel olmuştu. Yalnız dikkatle inceleyince, sadece bir cümlenin metinlerden çıkarıldığı görülüyordu: “Biz Türkler çok icatçı insanlarızdır”..

    Bütün metinlerin aynen korunup niçin sadece bu cümlenin çıkarıldığı sorulduğunda, böylesine alışılmamış bir övünmenin bize hiç yakışmayacağı söylenmişti. Ve bu ne yazık ki doğruydu.

    Bu olayın geçtiği tarihten yaklaşık 10 yıl geçmiş bulunuyor. Bugün Dünyanın geldiği noktada, milletlere artık tek şey zenginlik sağlayabiliyor: buluşçuluk! Sanayide, ticarette, bürokraside, politikada, hatta sanatta buluşçuluk.

    Bilgi toplumlarının ne ürettiğine, onlara zenginliği neyin sağladığına dikkatle bakarsanız, altında yine buluşçuluğu görüyoruz. Son 120 yılda buluşlara alınan patent sayısı yaklaşık 6 milyondur. Bugün ise A.B.D.’de her hafta 6000 ila 9000 arasında patent başvurusu yapılmakta, bunun hemen hemen yarısı tescil edilmektedir. Ama esas patlama, bilgi üretimindedir.

    Günümüzde, bilimsel ve teknik rapor olarak 1 yılda 60 milyon sayfa rapor yayımlanmaktadır. Bunun büyük bölümü, mevcutlardan üretilmiş (icad edilmiş) bilgilerdir.

    Artık ulusların övünebilecekleri tek şey, ne kadar icatçı olduklarıdır. Çünkü bunu yapamayanın yeri bellidir ve o yer beşinci sınıf işleri yapacak olanların arasıdır.

    Birçok sorunumuzun çözümü aslında bu gerçeği ne kadar kavrayabileceğimize bağlıdır. Enflasyon mücadelesinde başarılı olup olamayacağımız, Dünya ölçeğinde ürünler üretip üretemeyeceğimiz, rekabet gücümüzü artırıp artıramayacağımızın başlıca göstergesi her alandaki buluşçuluğumuz olacaktır.

    On yıl önce söylemekten utandığımız bu deyim, bugün kurtuluşumuzun reçetesi haline gelmiştir. Evet artık “eski köye yeni adet getirmeli”, “icat çıkarmalı”, ayıplarımız içinden “icat” kavramını çıkarıp, onun yerine “ezber”i yani kuşkusuzluğu koymalıyız.

  • BİLİM, TÜM EMİN OLDUKLARIMIZI TERKETMEYE HAZIR OLMA TAVRIDIR!

    BİLİM, TÜM EMİN OLDUKLARIMIZI TERKETMEYE HAZIR OLMA TAVRIDIR!

    Bilim, “bilinmeyenleri bilinir kılma çabasıdır” denilebilir. Bu yalın bir tanımdır. Bu tanım nedeniyle akla gelebilecek bir çok ikincil soruya yanıt vermemektedir. Örneğin, falcılık da aynı amaca yönelik olduğuna göre acaba bilim ve falcılık aynı şeyler midir?

    Bu gibi spekülasyonlar insanlık tarihiyle yaşıttır. Hemen bütün düşünürler, bilgi ve bilim ile ilgili birşeyler söylemişlerdir.

    Hemen her konuda uzmanlaşmanın oluştuğu çağımızda bilim de kendisiyle ilgili bir sınıf yaratmış ve “bilim adamı” (kadınlar ne olacak bilmiyorum), kavram dağarcığımıza girmiştir.

    Herşeyi somutlaştırmak eğiliminde olan halk, bilim adamını da kalın gözlüklü, dalgın bakışlı, hafif göbekli, gülmeyen bir tipe indirgemiştir. Einstein’in objektife dilini çıkararak çektirdiği resim bir istisna sayılmak gerekir. Zaten kendisi de “bilim adamı” değil çok meraklı ve kuşkucu birisi olduğunu söylemektedir.

    Bunlar bilim adamının karikatürize edilmiş özellikleridir ve bilim açısından hiçbir tehlikesi yoktur. Hatta bilimi sevimli hale getirdiği dahi söylenebilir.

    Bilim insanlarının çoğunlukla akademi çevrelerinde çalıştıkları, araştırdıkları ve/ya bildiklerini öğrettikleri düşünülürse, akademik unvanlarla bilim arasında zamanla oluşmuş organik bağın nedeni de anlaşılmış olur. Zamanla akademik unvan, doğrudan bilimi çağrıştırır, hatta onun tartışılmaz bir kanıtı olur hale gelmiştir.

    İşte bilim adına ve dolayısıyla toplum adına tehlike de burada başlamaktadır. Akademik unvan, edinilebilir bir özelliktir. Yani birileri isterse birilerine unvan verebilir. Örneğin, bir okulda çaycılık yaparken -ki çaycılığı ya da diğer uğraş alanlarını çok önemsiyorum-, oradaki müdürün gözüne girip doktora, sonra da daha ileri dereceler alınabilir. Ya da ideolojik nedenlerle birbirine akademik unvan veren bilim kurumları olabilir.

    Bunların hiçbiri, o unvana sahip kişilerin bilimle bir ilişkileri olduğu anlamına gelemez.

    Daha da büyük tehlike, unvanlarını bu yollarla değil doğru yöntemlerle edinmiş olanların zamanla, bildiklerinden (daha doğrusu bildiğini zannetikleri bilgilerden) emin hale gelmeleri, bunu bilmedikleri ya da tam emin olmadıkları alanlara da taşımalarıdır.

    Unvanların halk üzerindeki etkisi belli olduğuna göre, bunun ne denli sahtekarlıklara yol açabileceği kolayca düşünülebilir.

    Bilimin saygı gördüğü toplumlarda akademik unvanların ne kadar az kullanıldığı, insanların, söylediklerine kanıt olarak unvanlarını kullanmayışları ne kadar yüksek bir davranıştır.

    Bilim, tüm bildiklerinin tamamının yanlış olabileceğini içtenlikle kabul edebilme tavrıdır. Bilim insanının tek emin olduğu, hiçbirşeyden çok emin olamadığıdır.

    Yobazlık genellikle -hatta daima-, bilgilerinin mutlak, tartışılmaz ve tek olduğunu düşünenler arasında yaygın bir tavırdır. İrtica, inançlılık, laiklik ve yobazlık konularına bu açıdan bir daha bakılmalı ve bu “mutlak doğru” alışkanlığının nerelerde edinildiğine dikkat edilmelidir. O zaman, sorunlar çok daha kolay anlaşılacak ve de çözülebilecektir.

  • BİLİM NEREDE BİTER?

    BİLİM NEREDE BİTER?

    Galiba insanoğlunun en önemli özelliklerinden birisi alışmak olsa gerek. Ekvatorun +60 ve de kutupların -60 derecelik sıcaklıklarına aynı insan alışabiliyor.

    Aynı uyum yeteneği sosyal ve hatta ekonomik alanlarda da var. Acıya, üzüntüye, lükse, fukaralığa bu denli uyum gösterebilen insanoğlunun bu özelliğine bir yetenek gibi bakılabileceği gibi bir şanssızlık olarak da görmek mümkündür. Nitekim keşif ve icatlar hep etrafına farklı bakabilen insanlarca yapılmıştır.

    Girişimcilerin hepsi, etraflarına “alışılmışın dışında” bakabilen insanlardır. Toplum liderleri daima “alışamayan” tipler arasından çıkmaktadır. Bu nedenle, “alışmak tan çok alışamamak bir yetenektir ” demek daha doğrudur.

    Kendimizi bildik bileli varolan, neredeyse soluduğumuz hava kadar -ne kadar kirli olursa olsun- bize doğal gelen bazı konular vardır ki biz onlara da alışmısızdır. (Alışamamış olanlar çıkarsa da hemen usulü ile bertaraf edilir!)

    Bu konulardan birisi de “bilim”dir. Bilimin hayata uygulanışı demek olan “teknoloji” de burada yine aynı çerçeve içinde konu edilmektedir. Bu yazının konusu dolayısıyla aralarındaki ayrımla uğraşmaya gerek yoktur.

    Eğer bilim, sokaktaki insanı ilgilendirmeyen, sadece belli ünvanları elde etmiş insanların “kendi aralarındaki ilişkileri” ni içeren bir alan ise şikayet edebileceğimiz bir durum yoktur. Bu tanıma en çok uyan, en “bilimsel” ülke şüphesiz ki Türkiye’dir. Bu takdirde milli gelirimizin daha büyük bölümünü bilime ayırıp, bu sınırlı sayıdaki insanımızı daha da mutlu etmemiz gerekir.

    Her ne kadar akla, az da olsa ayrılan payın ne işe yaradığı gibi bir soru gelebilirse de, gelmemesi daha iyi olur.

    Yok böyle değil de bilim, insanların refah ve mutluluğunu sağlama yolunda kullanılabilecek bir araç ise bu defa iş çok değişiktir.

    Refah ve mutluluğu sağlanacak insanlar narkoz altında ameliyat masasına yatmış bir hasta; bilim adamları da bu hastayı -hastaya rağmen- refah ve mutluluğa kavuşturacak operatörler gibi düşünülemez.

    O halde, insanların da bu “refah ve mutluluğa kavuşma” sürecine aktif olarak katılmaları gerekecektir. Düşünme biçimleriyle, konuşmalarıyla, eylemleriyle katılmaları gerekecektir. Bu katılım tabiidir ki refah ve mutluluğa kavuşma aracı olarak kullanılacak olan “bilim” yoluyla olabilecektir. O halde sokaktaki insan bilimle bir anlamda “içli dışlı” olmak durumundadır.

    Bu nasıl bir sonuçtur ki, bugüne kadar geçerli olan, bilimin yalnız dalgın, ciddi bakışlı, uzun ünvanlı insanlarımıza ait olduğu ve asla başkalarının anlayamayacağı ve de anlamaması gerektiği anlayışına taban tabana zıt bir yargıya götürmüştür.

    Yani şimdi hiç diferansiyel denklem ve latince deyim bilmeyen, hiç uluslararası kongrelere gitmemiş sokaktaki insan nasıl olacak da bilimle bu denli yakın ilişkiye girebilecektir? Böyle bir şey mümkün olabilir mi?

    Evet bu mümkündür. Mümkün olmak bir yana bir zorunluktur.

    Ama bilimi “alıştığımız” anlamda anlamaya devam ederek değil, o alışkanlığı yıkıp bir başka şekilde anlamaya başlayarak mümkündür.

    Bu, “değişik şekilde” anlamanın sloganı şu olabilir:

    “Bilim, (…mi?) de başlayıp, (…dir.) de biter”

    Her nerede …mi? şeklinde ortaya konan bir soru varsa bilim orada başlıyor demektir. Soran kim olursa olsun. Çocuk, yaşlı, zengin, fakir, alim ya da cahil!

    Her nerede …dir. şeklinde bir yargı varsa, orada bilimden uzaklaşıldığına (ya da uzaklaşılabileceğine) dair bir işaret aranmalıdır. Yargı sahibi kim olursa olsun. Cahil ya da alim!

    Kim ki basit, arasındaki mantık bağı sağlam, kısa adımlı sorular sorabiliyorsa o kişi, bilimsel düşünce yöntemini kullanıyordur.

    Her kim ki arasındaki mantık bağı, ancak kişinin ünvanıyla güvence altına alınabilmiş, parlak, uzun, tumturaklı sözler ediyorsa o kişi de bilim dışı bir yöntem kullanıyor demektir.

    Bu basit görünüşlü anahtar, birçok sorunumuzu aydınlatabilecek bir maymuncuktur. Lütfen etrafınıza bir kulak veriniz. Ne kadar çok …dir. ve ne kadar az …mi? duyuyorsunuz?

    Politikacılarımızın, düşünürlerimizin ve bilim adamı ünvanı sahiplerimizin önemli bir bölümünün nasıl olup da sorunlarımıza bilimsel düşünce yoluyla yaklaşmadığı dahi bu anahtar ile aydınlatılabilir.

    21 Ocak 2008

  • ETKİLEŞEBİLME KABİLİYETİ : UYGARLIĞIN ANAHTARI!

    ETKİLEŞEBİLME KABİLİYETİ : UYGARLIĞIN ANAHTARI!

    Semantik olarak bakılırsa teknoloji(1) dokunulabilirler (tangibles) ile uğraşır. Bunun dışında kalan alandakilere ise genelde metodoloji denilmesi uzun süre yeterli olmuştu.

    Iki alanı ayıran çizgi ise sonuçta ortaya çıkanın tek başına işe yarar bir ürün olup olmadığı idi. Metodoloji, ürünlerin dokusu içine yerleşmekle birlikte, uzun süre tek başına alınıp satılan bir değer sayılmamıştır.

    Gerek yerel, gerekse küresel ölçekte rekabet baskın bir parametre olmaya başladıkça, know-how da tek başına alınıp satılır ürün muamelesi görmeye başlamıştır.

    Hele bilişim yazılımlarındaki patlamadan sonra teknoloji kavramına yüklenmiş olan geleneksel `dokunulabilirlik’ (tangibility) tamamen anlam yitirmiştir.

    Soft teknolojiler

    Bugün hala dokunulabilir (tangible) ve dokunulamaz (intangible) ürünlerle ilgili, teknolojileri ayırmak için yer yer soft teknoloji deyimi kullanılıyor ise de artık tümüne birden teknoloji diyebiliyoruz.

    Şimdi bir kaç soruya yanıt aramalıyız örneğin,

    1. Bir insan topluluğunu medeni bir toplumdan ayıran temel özellik(ler) ne(ler)dir?

    Kullandıkları araç gereçlerin çeşitliliği ve kullanım yaygınlığı bir ölçüt olabilir mi?

    1. Çağdaş uygarlık düzeyi ile arasında geniş bir açıklık bulunan bir topluluğun, çağdaş uygarlık düzeyini yakalayabilmesi için hangi teknolojilere -en geniş anlamı ile- ihtiyacı vardır?

    Yetişmek istediği toplumların kullanmakta olduğu son teknolojileri kullanarak yetişebilir mi?

    Bu iki sorudan birincisine verilebilecek yanıt şudur: bir insan topluluğunun kullanmakta olduğu araç gerecin çeşitliliği gelir düzeyinin, yaygınlığı ise gelir dağılımının düzgünlüğünü gösterir.

    Ama bu, gelir düzeyi ve dağılımının sürdürülebilirliğini göstermez. Yani bugün var olan ve belki de düzgün dağılımlı olan bir gelir yarın böyle olmayabilir.

    Uygarlık ölçütlerinin başlıcası ise içinde bulunduğu çevrelere -fizik, toplumsal, spirutual- net katkılarda bulunabilmektir. Topluluğun kullandığı araç-gereçler bununla ilgili değildir. Hatta, kullandığı araç-gereçlerle, çeşitli çevreleri bozacak şekilde dahi davranabilir.

    Ikinci soru ise özellikle Türkiye açısından geçerlidir. Çağdaş uygarlık düzeyi ile arasında önemli bir açıklık bulunan toplulumumuz bunu nasıl kapatabilir?

    Uygarlık, uygar toplumların tüketim kalıplarını benimsemek midir?

    Toplumumuzda genel kabul görmüş yol, uygar toplumların tükettiklerini tüketmek ve onların kullanmakta oldukları son teknolojileri kritiik teknolojiler olarak benimsemektir.

    Bu genel kabul gören yolla bir süre yol alındıktan ve özellikle de bu yöntemi benimsemiş bilim sınıfı belirli bir genişliğe ve sözü dinlenilirliğe eriştikten sonra artık geri dönüş güçleşmektedir.

    Günümüz Türkiye’sinde en son teknolojilerin benimsenmesinin çağdaş uygarlık düzeyine erişmede bir işe yaramayacağı, hatta açıklığın giderek artmasına yol açacağını -ve de açtığını- tartışmak mümkün müdür?

    Çağdaş uygarlık, her an için yeni teknolojiler üretebilen bir olgu olduğuna göre, onun herhangi bir durağan anında kullanılmakta olduğu teknolojileri benimseyerek aynı üretkenliğe erişmek mümkün olabilir mi?

    O halde bu üretkenliğin arkasındaki itici güç, kullanılan ürünler ya da dokunulabilir teknolojiler olamaz.

    Bu itici gücü çok iyi anlamak zorundayız.

    Bunun için de örneğin `eğitim’ gibi içeriği, amaçları, çıktıları herkese göre değişik olabilecek kılıf sözcüklerden ve onlara dayalı tanılardan uzak kalmayı becerebilmeliyiz.

    Bu itici güç tek odaklı bir şey olamaz. Yalnızca sanatçılardan, yalnız üniversite mensuplarından, yalnız askerler, bürokratlar , sanayiciler yqa da politikacılardan kaynaklanan bir güç, toplumun tüm kesimlerini harekete geçirebilir mi? en ceberrut yönetimler en parlak zamanlarında dahi böylesine tek odaklı bir gelişmeyi başaramamışlardır.

    İtici güç nedir?

    Bu itici güç `etkileşebilme kabiliyeti’ denilebilecek bir özelliktir.

    Bir şirketin veye bir derneğin yönetim kurulunda, bir sempozyumda ya da bir TV açık oturumundaki katılımcılar uygar ülkelerde etkileşmek, uygar olmayan ülkelerde ise önceden belirlenmiş bir kişi veya kişilerce, yine onlarca, belirlenen sonuçlara göre etkilenmek üzere bir araya gelirler.

    Etkileşebilme kabiliyeti şu bir kaç konuya bağlıdır:

    1. Herhangi bir amaçla bir araya gelenlerin, etkileşime kapalı olmalarına yol açabilecek özellikler taşımamaları (ünvan, uzmanlık, arogance, yetki sahipliği, vb),

    2. Etkileşimi kolaylaştırıcı yöntem ve araçlar konusunda donanımlı olmaları,

    3. Ortak aklın değerinin farkında olmaları,

    Etkileşime kapalılık çeşitli formlar altında ortaya çıkabilir.

    Bunların hepsinin kökü aynıdır ve bu durumlar içinde bulunabilecek katılımcıların birbirleriyle etkileşmeleri mümkün olmayıp, yalnızca etkilenmeleri ve onaylamaları için katılımcı olarak seçilmişlerdir:

    Örneğin;

    • Soru sormak (her soru yanıtının büyük bölümünü kendi içinde taşır),

    • Üzerinde konuşulacakları kategorize edip sınırlamak,

    • Katılımcıları belirlemek,

    • Sonuç bildirgesi taslağı hazırlamak,

    • Küçük icra grupları oluşturmak,

    • Danışma kurulu oluşturmak,

    • Farklılıkları yönetmenin güçlükleri arkasına saklanmak,

    • Kamu çıkarları argümanı kullanmak

    • Ve benzer formlar

    Ister bir şirket ya da derneğin yönetim kurulunda isterse bir açık oturumda, isterse bilimsel bir toplantıda olsun, bu birliktelikleri düzenleyenler eğer gerçekten işe yarar çıktılar bekliyorlarsa ilk ve de tek göz önünde tutacakları ölçütler şunlar olmalıdır:

    • Ilgilendiğimiz süreç(ler)in tüm paydaşları çağrılı mı?

    • Paydaşlar içinde etkileşimden hoşnut olmayacaklar var mı?

    • Var ise bunlar nasıl kontrol edilecekler?

    • Paydaşlar, etkileşimin öneminin farkındalar mı?

    • Etkileşim kolaylaştırıcı araçlar mevcut mu?

    Etkileşim ne değildir?

    Bir toplantı sırasında ya da bir masa çevresinde oturan, söz alıp konuşan, hattâ itiraz eden insanların varlığı orada bir ortak akıl süreci bulunduğuna, katılımcıların birbirleriyle etkileştiklerine kesinlikle işaret etmez.

    Uygarlık yarışı bir anlamda etkileşimleri kolaylaştırabilme yarışıdır.

    Etkileşime kapanmanın sonuçları nelerdir?

    Etkileşime kapalı olmanın sonuçları tahmin edilemeyecek kadar dramatiktir. Bunlardan en önemlisi ise “süreç parçalanması” denilebilecek olaydır. Öğeleri arasında etkileşim olması gereken süreçlerin bölünüp her birinin ayrı birer amaç haline gelmesi..

    Bunun en yaygın örneği, herhangi bir konudaki “düşünce üretimi” ile “uygulama”nın ayrılmasıdır. Burada zımnen kastedilen, birilerinin düşüneceği, birilerinin de o düşünülenleri uygulayacağıdır. Gerçekte ise böyle olmaz. Düşünenler uygulamadığı için uygulama kabiliyeti düşük düşünceler üretirlerken, uygulayanlar da başkalarından düşünce almayı reddedeceği için sadece görünür sonuçlar peşinde koşmaya başlarlar. Sonuçta her iki süreç adımı içinde yer alanlar da çaba harcarlar, yorulurlar, kaynak harcarlar, çevresindekilere ümit saçarlar ve fakat sonuçta bir şey üretemezler.

    Ülkemizde süreç parçalanması kadar yaygın bir başka hastalık yoktur. Acı olan, herhangi bir sorunu çözmek durumunda olanların ilk aklına gelen, parçalanmışlıkları bütünleştirmek değil, daha da parçalamaktır.

    Bunun en dramatik örneklerinden birisi de, akıl ve inancın parçalanmasıdır. Aracı bilim olan akıl ile, aracı sezgi olan inanç, bir ve parçalanmaması gereken bir bütün iken parçalanmış, her ikisinin de yandaşları -laikler ve dinciler- oluşmuş ve bunlar kıyasıya çatışmaya girişmişlerdir.

    Etkileşime kapanmanın nedenleri nelerdir?

    Peki bu olgunun nedenleri nelerdir? Bu nedenler bulunabilirse, sinerji denilen sihirli ürün elde edilebilir. Bu nedenler çeşitli olabilir. Ama içlerinden biri diğerlerinden daha etkilidir: sorunların kökleri yerine görüntülerine kilitlenmek ve bu yüzden de “çabuk çözüm”lerin çekiciliğine kapılmak.

    Bunda bir miktar haklılık payı da vardır. Sorunların köklerine ilişkin teşhisler, o teşhislere yönelik olarak önerilen çözümlerin geçerliği, o çözümlerin uygulanmasındaki beceriklilik, gözle görülüp elle tutulabilir somutlukta değildir. Teşhisleri, çözümleri, uygulamaları kimlerin önerip üstlendiğine bağlı olarak kuşkuları içerirler.

    Ama sorunları çözmek için maalesef başka yol da yoktur. J.F. Kennedy, bunu şöyle özetliyor: Bir başkana gelen önerilerin içinden işe yarayan azını bulabilmek, iyi ve kötü başkan arasındaki farkı oluşturur. Yoksa bütün başkanlar dış görünüşleriyle benzerlerdir.

    Grekçe tekhnë, el ile çalışma, zenaat anlamına gelmektedir. (Origins, Eric Partridge, Greenwich House, 1983)

    Macintosh HD:Desktop Folder:etkilesebilme_kabiliyeti.dot, M. Tinaz Titiz Page 1 6/10/01

  • BİLİM MERAKTIR!

    BİLİM MERAKTIR!

    Bilim ve/ya teknoloji konusunda yazılıp söylenenlerin, bu alanlardaki gelişmeler, gelecek tahminleri ya da bir gelişme gösterebilmemiz için yapılması gerekenler gibi noktalara yöneltilmesi alıştığımız üsluptur. Bu yaklaşımın yaygınlığı dahi tek başına, bizim bilim ve teknolojiden niçin istenilen düzeyde yararlanamadığımızın bir işaretidir.

    Bir eksikliği, “o eksiklik olmasaydı neler olurdu ?” şeklinde iştah kabartarak gidermeye çalışmak pek ilkel bir çıkmaz yoldur. Refah ya da mutluluk düzeyine erişmeyi özlediğimiz insan topluluklarının sorunlara yaklaşım yolu ise “iştah kabartma” biçiminde değil, “neden arama” şeklindedir. O halde doğru sorular şunlar olabilmeliydi;

    • “Bireysel ve de toplumsal yaşamımıza bilimin yol göstericiliği ne ölçüde egemendir ?”, “bilim yerine egemen olan yaklaşımlar nelerdir ?”

    • “Bilimin yol göstericiliğini saptıran faktör(ler) nelerdir?”

    • “Bu faktör(ler) ortadan kaldırılabilir ya da yönleri değiştirilebilir mi, nasıl ?”

    Bilim ile inancı birbirinden ayıran en önemli fark, hükümlere varmak için kanıt aramak ya da inancı kanıt saymaktır. Kanıt aramadan sahip olunan ya da bir başka deyişle bilimin süzgecinden geçirmeden sahiplenilen inanca “kör inanç” (taklidi iman), bilimle sürekli olarak test edilip, olabildiğince dogmalardan arındırılan inanca da “sağlam inanç” (tahkiki iman) denilmelidir.

    Böylece, bilim ve inancın “özerklik içinde bütünlüğü” gibi, geleneksel “bilim ve inancın bütünleşemezliği” görüşünden farklı bir noktaya varılmaktadır.

    Üçüncü bin yıla girerken dinsel akımlardaki gelişmeyi bu yaklaşım açıklayabilmekte, ayrıca da köktencilik ile “super fundamentalism” adı verilen akımları da net olarak ayırabilmeye yaramaktadır.

    Toplumumuz, bilimin yol göstericiliğini redderek yalnız dünyevi yaşamını ilkelliğe terketmemiş, dinsel inançlarının da “taklidi iman” sınırını aşamamasına yol açmıştır.

    Yukarıdaki doğru soruların hiç olmazsa birincisi nadir de olsa sorulmuyor değildir. Ama, bilimi dahi “kör inançlar”a dayalı hale getirebilen insanımız, yeterli kanıt aramadan, kendine göre kanıt saydığı “kör inanç baklaları”nı birbirine ekleyerek sözde bir “açıklama zinciri” üretmektedir.

    Bilim birçok işe yarayabilir, ama herhalde en vazgeçilmezi, “bilimin yol göstericiliğinden niçin yararlan(a)madığımız” sorusunun cevaplarının verilmesindeki yol göstericiliğidir.

    Bilim, temel olarak “neden ?”, teknoloji ise “nasıl ?” sorularını yanıtlar. Teknolojinin sloganı olan (know-how) deyimi de, “nasıl” ın bilinmesini işaret etmektedir.

    Bugüne kadar, bu soru yeterince ağırlıkla sorulmadığına göre, “bilim”in yapı taşı olan “neden” sorusunun sorulma geleneğimizin zayıflığı, bilimdeki geri kalmışlığımız ile aynı anlama gelmektedir.

    Yıllardır binlerce defa bir araya gelip, bilim ya da teknoloji konuşan insanlarımızın bu soruları sormadığı, her türlü kanıtıyla ortadadır. İnsanlarımız sormamaktadır, çünkü soruların yanıtlarını bildiğine ilişkin “kör inançlar”a sahiptir. Ama bu “kör inançlar”ına bilim adını koyduğu için, herhangi bir bilimsel kuşkuya da düşmemektedir.

    Gerek (neden) gerek (nasıl) sorusunu sorma geleneğimizin zayıflığı ise tek kavrama indirgenebilir: Merak eksikliği ! O halde bilim ve teknolojide arzu ettiğimiz gelişmeyi gösterebilmemizi engelleyen başlıca neden, “insanımızın meraksızlığı” dır.

    Bundan sonra birkaç soru daha sorulmalıdır. Bunlardan birisi, bu merakın doğuştan mı bulunmadığı, sonra dan mı azaldığı, yoksa her iki durumun birden mi var olduğudur.

    Her sorunu, kör inançlarına göre kestirme biçimde tanımlayıp çözmeye meraklı insanımız, merak azlığının nedenini eğitim verme konusundaki yetersizliğimize bağlamaktadır. Bunun nedeninin ise okullarımızın yetersizliği, onun da nedeninin, ayrılan bütçe paylarının azlığı olduğuna “inanmakta”dır.

    Ama bu tanıyı bütünüyle geçersiz kılan acı gerçek, eğitilmiş insanlarımızın da (çoğunun) meraksız oluşudur.

    Bir toplumun meraklılık düzeyini doğrudan ölçen “merakmetre” gibi bir alet olmasa da dolaylı bir çok ölçüt vardır:

    • Acaba kaç anne-baba, çocuklarına aldıkları bir oyuncağı parçalayıp içindekileri görmek isteyen çocuğunu hoş görür, dahası, kırması için özendirir?

    • Acaba, kaç milletvekili veya belediye başkan adayından vaat olarak, bir “Bilim Merkezi” kurması istenmiştir?

    • Acaba kaç kışi Van gölünün niçin yükseldiğini merak etmektedir?

    • Acaba kaç öğrenci, Yeni Çağ’ın niçin İstanbul’un fethi ile başladığını merak etmiştir?

    • Acaba kaç vatandaşımız, niçin herkesin bize düşman olduğunu merak etmektedir ?

    • Ve acaba kaç kişi niçin meraksız olduğumuzu merak etmektedir?

    Bunlar, olası ölçütlerden sadece birkaçıdır. Bilimin popüler hale getirilmesi, özellikle çocuklardaki merakı uyarabilacek güçlü bir yaklaşımdır. Bilim merkezleri- bilim sirki vb adlarla da anılmaktadır- ise yaklaşımın hayata geçirilmesi için iyi yollardır.

    Ama daha da iyi bir yol, meraksızlığımızın nedenini merak etmek, ama onu “kör inaçla” yanıtlamayıp, kanıt arayarak -ve de her an tekrar kuşkulanmaya hazır ve razı olarak- cevaplamaya çalışmaktır. Bu yol ucuz, hızlı ve de güvenlidir !

    Cumartesi, 13 Temmuz 1996

  • BİLİM ÇANTASI!

    BİLİM ÇANTASI!

    Merakı, araştırmacılığı uyarıldığı için bilim adamı olan ya da buluş yapan ne kadar çok insan vardır.

    Leonardo DaVinci’nin olağanüstü sanat dehasına kaynaklık eden merakının, iyi bir gözlemci olan dayısı tarafından uyarıldığı söylenir.

    “Bir Tutkunun Öyküsü” kitabının yazarı, çok sayıda uluslararası değerde buluşa imza atan Erbil Serter, buluş tutkusunun, babasının kendisine hediye ettiği bir model helikopter planı ile başladığını söylemektedir.

    Toplumumuzun buluşçuluğa karşı tutumundan, buluşunu ancak yurtdışında hayata geçirerek koruyabilen Dr. Ziya Özel de – medyamızın koyduğu isimle Zakkumcu Ziya-, iyi bir gözlemcidir.

    Toplumların, buluşculuk kabiliyetleri ve bunları yaşama geçirmedeki başarılarına göre – neredeyse kesin çizgilerle- ayrıldığı günümüzde, toplumumuzun buluşçuluğa, dolayısıyla merak duyan insanlara ne denli ihtiyaç duyduğu açıktır.

    Bu noktada bir soru akla gelmektedir: anne-baba ocağından okula, oradan iş hayatına varıncaya dek neyi – nasıl yapacağı kalıplar halinde – ve de tek seçenekli olarak- kendisine belletilmiş olan çocuk, genç ve erişkinlerimizin bu yarı – ölü merakları – ki diğer yarısı dedikodu merakına dönüşmüştür – tekrar nasıl uyarılabilir ?

    Erişkinlerimizin meraklarını televole, şamdan, paşa gibi kültür kaynaklarından bir başka noktaya çevirmek pek kolay görünmüyor. Bu nedenle merakları tam ölmemiş çocuklar hedef kitle olarak alınabilir.

    Merakları bir yolla uyarılacak çocuklar bu defa da, “Nil nehrinin uzunluğunu bize niçin belletiyorsunuz?”, “tüm öğrettiklerinizin tek doğrular olduğuna nasıl güveniyorsunuz ?” gibi rahatsız edici sorular sorabilirlerse de bundan korkmamak gerekir.

    Düşünürlerimiz, insanlarımızın meraklarını uyarmak -ve uyarılmış olanları da öldürmemek- için yollar düşünmelidirler. Okullar ders konularını merak paketleri içine sarmalı, anne ve babalar en kıymetli varlıklarının çocukları değil onların merakları olduğunu, merakı öl(dürül)müş bir çocuğun artık yaşamadığını idrak etmelidirler.

    Merakı aşağılayan, onu cinsellik çağrışımlarıyla birleştirerek değer yargılarımızın “ayıplar” bölümüne yerleştirmiş olan geleneğimizin, eğer sinsice bir tuzak değilse ahmaklığımızın bir ürünü olduğunu artık anlayabilmeliyiz.

    Eğer gelişmenin temelinde bilim ve onun da temelin de merak varsa, içinde merakın bulunmadığı, sadece birbirine ünvan tevzi etmek ve bunu da bilim için bir ehliyet saymak gibi bir sahte bilim anlayışının, bizi nasıl bilimden mahrum bıraktığını artık görebilmeliyiz.

    Sevgili okurlarım,

    Sizlere bu çerçevede bir öneride bulunmak ve bilimi, bu tutsaklığından kurtarabilmek için birlikte hareket etmeye davet ediyorum. Düşünce şu:

    Çocuk ve gençlerimize, küçük ve büyüğü birlikte gözleyebilmeleri, içine sıkıştırdığımız tek doğrulu öğretilerden uzaklaşıp kendilerine daha uzlaşmacı ve de merak ve bilim dolu dünyalar kurabilmeleri için birer mikroskop ve teleskop hediye etmek!

    Eğitime katkıda bulunmak isteyen ve de bulunan yüzbinlerce insanımız var. Bunların önlerine koyabildiğimiz tek doğru, eğitim sorunlarının taş ve tuğlalardan -yani okul binaları- ibaret olduğu, dolayısıyla da eğer yeterli paraları varsa okul inşa ettirmeleri, paraları yetmiyorsa derslik yaptırmaları biçimindedir.

    İnsanlarımız buna inanmışlar, hayırseverler harıl harıl ya okul ya da derslik inşaatı yaptırmaktadırlar.

    Geliniz bunun, eğitim sorunlarımızın içinde son sıralarda yer aldığını, hatta önümüzdeki yıllarda, eğitimin okul duvarlarıyla sınırlı olmaktan giderek kurtulacağını herkese duyuralım. Sorun, okul ya da derslik eksiği değil, bunların içinde ne yapıldığıyla ilgilidir.

    Bir böceğin kanatlarını ve gökyüzünün ne denli dolu olduğunu aynı günde görebilen bir çocuğun merakının nasıl uyarılacağını düşünebiliyor musunuz?

    Uyarılan bu merakın, birçok çocuk ve gençte, disiplinli merak denilebilecek – ve bize tanıtılandan çok farklı- olan bilime nasıl dönüştüğünü hep birlikte görebiliriz. Bu tür insanların artması, merak sahibi insanlarımızı boğan atmosferi rahatlatacak, bilimi ünvan almış olmak sanan bilim sahtekarlarına karşı bir koruyucu olacaktır.

    Mikroskop ve teleskoptan ibaret set, bir anlamda yeni bir “bağış birimi” yaratacaktır. Bugün mevcut olan bağış birimi -ki en küçüğü derslik yaptırmaktır-, yaklaşık 5 milyar lira civarındadır. Adına Bilim Çantası denilebilecek setin fiyatı ise yaklışık 150 milyon lira kadar olacaktır.

    Tanıdığı bir çocuğa, başarısından dolayı ya da başarısını özendirmek için hediye vermek isteyen bir kişi için bu iyi bir seçenektir. Tanımadığı bir yerdeki çocuklara hediye vermek isteyen bir kişi için de, mali gücünün yettiği ölçüde Bilim Çantası yollamak yine iyi bir yoldur.

    Böyle bir set ortada olabilse, Doğu ve Güneydoğu başta olmak üzere tüm ülkedeki okullara Bilim Çantaları hediye etmek isteyen yüzbinlerce kişi ortaya çıkacaktır.

    Projenin finansmanı büyük ölçüde kendi içindedir. Çünkü setlerin masrafı bağışları yapanlarca karşılanacaktır. Ama mekanizmaya ilk hareketi vermek, bu trafiği yönetecek birkaç kişiyi görevlendirmek ve belirli bir asgari stoku tutmak için yaklaşık 20 milyar liralık bir harcama gerekir.

    Cenazelere yollanması adet olmuş çelenkler yerine eğitim vakıflarına bağış yapmak iyi bir fikirdi. Şimdi bir adım daha atıp, çocuk ve gençlerimizin meraklarını uyarmak için de bu toplumsal girişimi başlatalım. Ne dersiniz?

  • AZ BİLİM !

    AZ BİLİM !

    Herşeyin azı-çoğu olabildiğine göre acaba bilimin de azı çoğu olamaz mı?

    Önce bu abesle iştigal nereden aklıma geldi onu açıklayayım.

    Bilimle ilgili konumumuzun ve de bunun gerçek nedenlerinin sorgulanması, en katı askeri yasaklardan daha da dokunulmazdır. Bu konuda yalnızca bilime ayırdığımız paranın GSMH’ya oranının ülkemizde az olduğu peryodik olarak dile getirilir ve bu kadar paraya bu kadar bilim denmek istenir.

    Halbuki işin aslı farklıdır. Ayrılan paranın az olması sebep değil, sonuçlardan yalnızca birisidir.

    Sadece bu teşhis dahi, sorunun hiç anlaşılmadığını göstermeye yeterlidir. Ama tartışılmak istenen bu değildir.

    Osmanlı İmparatorluğunun enkazı üzerinde, bir dahinin harekete geçirebildiği “varlığını sürdürebilme silkinişi” ile kurulmuş bulunan Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği, kurumlarımızın göstereceği performansa bağlıdır. Bu kurumların içinde de bilim başta gelmektedir.

    Burada bilim ile yalnızca laboratuvarlarda yapılan deneyleri değil, tüm toplum kurumlarının dokuları içine yerleşmiş bulunan “sorun çözme kaabiliyeti” kastedilmektedir.

    Bir başka deyimle; politikaya, sanata, sanayiye, ticarete, eğitime ve bizzat bilime, bilimsel düşüncenin ne ölçüde hakim kılınabildiği kastedilmektedir.

    Bunu ölçebilmek için ancak dolaylı ölçütlere sahibiz.

    Bu ölçütlerden birisi, bilimsel yaklaşımın neredeyse hakarete varan bir aşağılayıcılıkla kullanılmasıdır.

    “Bu yaklaşım bilimseldir ama işe yaramaz!”

    “Bilimsel olarak iyi ama halk anlamaz!”

    “İşin o tarafı bilim adamlarını ilgilendirir. Biz pratik(!) olmalıyız!” ya da

    “Bilim, öyle adi gündelik sorunlarla ilgilenmez!” vs vs.

    Bir başka dolaylı ölçüt, toplumumuzun çeşitli sorunlarının çözümünde ya da en azından çözümlerinin tartışılmasında bilimsel metodların ne denli kullanıldığıdır.

    Bir sorunu incelemeyi, tartışmayı amaçlayan ortamlarda (kitap, makale, açık oturum, panel vs), o soruna yol açan nedenlerin hepsinin, bilinenlere dayalı olarak (bilimsel anlamda basitlik) ortaya konulduğuna şahit olan pek az kişi vardır.

    İşte bu yüzden, “niçin hızlı çoğaldığımız” yerine köy hanımlarına koruyucu dağıtmak, “çevrenin niçin kirlendiği” yerine fabrika kapatmak, “enflasyonun nerelerden kaynaklandığı” yerine para basımının durdurulmasını temenni etmek gibi yanlış olmayan ama gerçeğin sadece bir bölümünü içeren konular üzerinde konuşulur ve de konuşulur.

    İddiam odur ki, bunların sebebi “az bilim”dir. Ve yine iddiam odur ki “hiç bilim”, “az bilim” den daha iyidir.

    Bu iddiaların dayandığı temel, sorunlarımızın yapısıyla ilgilidir.

    Gündelik hayatta karşı karşıya bulunduğumuz ve hergün yüzyüze olduğumuz için de senli benli hale geldiğimiz sorunların hemen hepsi son derece karmaşık yapılıdır.

    Hiç bir sorun, tek başına o sorun alanıyla ilgili bir bilimsel yöntemin kullanılması suretiyle çözülebilecek kadar yalın (katışıksız) değildir.

    Sorunlar, birbirleriyle süratle birleşmek ve ilk yapılarına hiç benzemeyen yeni sorunlar oluşturmak eğilimindedirler.

    Halbuki, bilimsel yöntemler genellikle yalın sorun alanları için geliştirilirler. Bu metodları kullanarak, karmaşık yapılı sorunların çözümüne uygulanacak hale getirenler teknolojistlerdir. Her teknoloji ise özgün ihtiyaçlar içindir.

    Hindistan’daki ve Türkiye’deki hızlı nüfus artışının sebeplerinin büyük bir bölümü birbirinden farklıdır.

    Bu yüzden, Hindistan için geliştirilmiş nüfus planlaması programı aynen Türkiye’de kullanılamaz, olsa olsa ondan yararlanılabilir.

    Ya da İngiltere veya Kanada’daki yüksek enflasyona karşı uygulanan bir program, Türkiye’de sonuç vermeyebilir, hatta tersine sonuçlar dahi verebilir.

    Sorunların bu karmaşık ve özgün yapıları, bilimin belirli bir yetkinlikle kullanımını zorunlu kılmaktadır.

    Elemanter bir sorun alanı için geliştirilen bir yönteme hakim bir kişi, gündelik sorunların çoğunu çözemeyecek, hatta onları anlayamayacaktır.

    Bu dönerek, bilimin bir işe yaramadığı, sorunların ancak inanç, itikat vb akılcılık dışı yollarla çözümlenebileceği gibi bir noktaya götürür ve de götürmektedir. (Yenilen futbol takımlarımızın yetkililerinin sonucu, sporcuların inançsızlığı ile açıkladığı alışılmış bir çözüm değil midir?)

    Sokaktaki insanların bu yanlış kanısına karşılık bilimle uğraşanlar da, karşılaştıkları sorunların bilimi ilgilendirmeyen meseleler olduğu gibi aynı derecede yanlış bir kanıya varabilirler.

    Bu durumun örnekleri sayılamıyacak kadar çoktur.

    Örneğin, en önemli sorunlardan birisi olan işsizlik için ekonomi teorisinde verilen teşhis, yatırımların azlığının işsizliğe yol açtığı şeklindedir.

    Bu, yanlış değil ama eksiktir. Eğer yenileşme (innovation), beceri kazandırma, iş kurma ortamının gelişmişliği gibi alt-yapılar tamam ise, yapılan her yatırım yeni işlerin doğmasına neden olur.

    Bunların birisinde bir yetersizlik varsa, bu defa yapılan yatırımlar aksine iş kaybına yani işsizliğe yol açarlar.

    Yıllardır işsizlikle ilgilenen bilim adamlarımızın ve onlardan kapma bilgilerle ülke yönetenlerin benimsedikleri “işsizlik yatırımla önlenir” şablonunun yanlışlığının altında, işte bu “az bilim” gerçeği yatmaktadır.

    Benzer şekilde, işsizlikle enflasyonun ters ilişkili olduğu da ekonomi teorisinin öğretilerindendir. Ama bu öğretinin dayandığı bir varsayım, sistemin alt yapısı denilebilecek konularda her hangi bir çarpıklığın bulunmadığı, sistemin kararlı olarak çalışabildiğidir.

    Bir başka deyimle, teorinin tanımladığı işsizlik, enflasyon vb semptomlar, bizim kullanageldiğimiz işsizlik ve enflasyon terimlerinden daha farklıdır.

    Teoride işsizlik denilince, işgücü pazarının gerektirdiği becerilerle donanmış ve pazarın biçtiği ücretten emeğini satmaya hazır bir kişinin iş bulamaması anlaşılır.

    Ülkemizde ise işsizlik denilince, herhangi geçerli bir beceriye sahip olmayan ama bazen elinde bir takım kağıtlar (diploma) bulunduran bir kişinin iş bulamayışı anlaşılmaktadır.

    Birinci durumdaki işsizlik, gerçekten de yatırımla giderilebilirken, bizim durumumuzda sorunun çözümü yatırımda değil beceri kazandırmadadır.

    Aynı çelişkili tanımlama enflasyon için de geçerlidir.

    Ülkemizde enflasyon ve işsizlik adı verilen olguların kaynak nedenlerine yakından bakıldığında, her ikisinde de çok sayıda ortak sebebin bulunduğu görülecektir.

    Yani birisini azaltan nedenler diğerini de azaltacaktır.

    Ünlü siyasi ekonomistlerimizin birisinin katıldığı bir konferansta, enflasyonu hızlı azaltmanın, işsizliği artıracağı şüphecilikten uzak bir tavırla ortaya konulduğunda, bu konferansı izleyenlerin bilime güvenlerinin sarsılacağından endişelenmemek elde değildi.

    İşte bu eksik teşhislerin altında da “az bilim” gizlidir.

    Bu duruma katlanmak söz konusu olamıyacağına göre çare nedir?

    Çare iki bileşenlidir: Birincisi, sorunu bu şekilde anlamak, ikincisi ise sorunlarımıza teşhis koymak durumunda olanları, bilimsel yaklaşımları tam kullanmak yolunda yönlendirmektir.

    Daha da önemlisi, bilimin, sadece bilim adamlarının üniversite ve araştırma kuruluşlarının duvarları içinde meşgul oldukları bir iş değil, sokaktaki insanın dahi günlük yaşamında kullanabileceği “kullanışlı bir araç” olduğu bilincinin geliştirilmesidir.

    Bu ise herkesin, kim tarafından söylenirse söylensin tüm beyanlarına “niçin” sorusunu bıkıp usanmadan sormasına bağlıdır.

    Yasağın her türlüsü sevimsizdir. Ama bir tanesine izin verilmek gerekirse o da, “niçin” sorularının karşılığında verilmesi adet olmuş “bu böyledir, çünkü biz böyle söylüyoruz” cevaplarının yasaklanmasıdır.