• Otobiyografi kesiti-2: Bilişimle ilk tanışıklıklar!

    Otobiyografi kesiti-2: Bilişimle ilk tanışıklıklar!

    Erişkinlikteki yaşamıma bir etkisi olup olmadığını, varsa ne olduğunu bilmiyorum, ama ilk çocukluk yıllarımdan hatırladığım garip bir şeyi anlatarak başlamak istiyorum.

    O zamanlar 4-5 yaşında olduğumu hatırladığıma göre yıl 1946 filan. Fatih’te bir apartman dairesinin 4ncü katında oturuyoruz. Arada şimdiki Fevzipaşa caddesi – o zamanlar birkaçyüz metre genişliğinde görünürdü- ve caddenin öbür tarafında yüksekte, “taşmektep” (şimdi de aynen duruyor).

    Evdekiler sık sık bu okula gideceğimi söylüyorlar ve “sınıf geçme” diye bir şeyden bahsediyorlar. Sınıfın nasıl “geçileceğini” sorunca da, oturduğumuz dairenin penceresinden okula bir kalas uzatılacağını, benim bunun üzerinden yürüyerek “geçeceğimi” açıklıyorlar. Okula gitmek değil ama bu beni çok korkutuyor. Çünkü yerden en az 15 metre yükseklikten karşıya geçmek gerçekten de çok korkutucu. Ama yine de okula gitmek istiyorum.

    Henüz okuma-yazma bilmiyorum. O zamanlar okula gitmeyen bir çocuğa bir şey öğretmenin pek doğru olmadığı gibi bir inançları vardı herhalde.

    Okul denilen şey hakkında pek bir fikrim yok ve okul denilince aklıma tek şey geliyor: kaymak gibi beyaz kağıtlar!

    Bu bende o denli bir takıntı ki, ara sıra annemden yüz para (2 ½ kuruş) alıp evin karşısındaki kırtasiyeciden 5 tane dosya kağıdı alıp eve getiriyorum; sonra oturup büyük bir keyifle her bir sayfayı su ile ıslatıp bir diğerine yapıştırıyorum. Bu operasyon bitince -ki evdekilerin bundan pek hoşlanmadıklarını da demek ki biliyorum- yapışık ve ıslak kağıtları hemen hemen arkasına hiç bakılmayan yüklük gibi bir yere atıyorum.

    Bu iş böyle ne kadar sürdü bilmiyorum, ama bir gün her ne sebepleyse o yüklük gibi yerin temizlenmesi gibi bir ihtiyaç doğunca yüzlerce sayfa buruşuk kağıt deposu ortaya çıkıyor.

    Bu yaşlardaki hemen her çocuğun, erişkin aklının ermeyeceği böyle işleri olmuştur sanırım. Bunu anlatmamın nedeni, yıllar geçip mühendis olduktan sonraki benzer bir deneyim.

    Bu defa yıl 1970. Bir yıl kadar önce, çalıştığım kurum (Ereğli Kömürleri İşletmesi) beni Ankara’da 2 haftalık bir kursa yollamış. FORTRAN-IV programlama dilinin öğretildiği bu kursu tamamlamışım ama, işimle ilgili olarak doğrusu neye yarayacağı konusunda pek de bir fikrim yok.

    O yıllarda çalışanlar bilirler, 10195 sayılı bir ücret kararnamesine göre maaş alıyoruz ve o günün şartlarında iyi bir paradır (1964 yılında işe ilk başladığımda aylık 1600 lira alıyorum ve 1$ yaklaşık 1 TL).

    Eşimle -meslektaşım- benzer ücretleri aldığımız için eve iyi de para giriyor ve bunun düzenli olarak her ay birkaçyüz liralık bölümünü kitap almaya harcıyorum. Kömür işletmesi genel müdürlüğü (o zamanki TKİ) Ankara’da olduğu için sık sık Ankara’ya seyahat ediyorum ve her defasında da Sakarya çarşısının girişinde o zamanki adı Merkez Kitabevi olan kitapçıya uğruyorum. Burası teknik kitaplar satıyor ve çok ilginç kitapları yurt dışından getiriyor.

    Bir defasında rafta bir kitap görüyorum: Simulation with GASP II, A Fortran Based Simulation Language. (demin etiketine baktım 131.20 lira).

    İçini şöyle bir karıştırıp ne olduğunu anlamaya çalışıyorum; FORTRAN kursunda öğrendiklerimize benzer bir takım program kodları var. Ne işe yaradığını anlamıyorum ama kitabın kalınlığı, kağıdının kalitesi, kabının görüntüsü çok hoşuma gidiyor ve satın alıyorum.

    İnsan bir şeye çok para verince onun mutlaka bir işe yaramasını istiyor. Bu nedenle derhal eve gelince kitabı elime alıp giriş bölümünü okumaya başlıyorum. Birkaç paragraf sonra benim hiç ilgilenmediğim, o zamanki işim olan şantiye mühendisliği ile de pek ilgili olmadığı belli olan “simulation” diye bir tekniğe ait bir dil olduğunu anlıyor ve kütüphaneye koyuyorum. En azından satın alma sırasında duyduğum -neye yaradığını bilmeden almanın yol açtığı- huzursuzluğu bir ölçüde tatmin etmiş oluyorum; çünkü “okudum ama anlamadım!”.

    Aylar geçiyor, kitap almaya devam ediyorum ve kütüphanede yer sorunu başlayınca, bir bölüm dergi vs gibi şeyleri ya başkasına veriyor ya da atıyorum. Her defasında GASP kitabına elim gidiyor; atılmaya iyi bir aday, çünkü kimsenin de işine yaramayacağı belli. Ama atamıyorum, çünkü hem kabı güzel, hem kalın ve kağıdı da çok iyi. İçten içe bunun değerli bir şey olabileceği, dolayısıyla da (yüklüğün ardına) atılmaması gerektiğini “seziyorum”.

    Yıl 1972. Maden ocaklarının havalandırma sorunu konusunda bir İngiliz uzman geliyor. Peter Cundall. Bir münasebetle karşılaştığımızda Peter, 2 adet 80 kolonluk kartı (daha disket keşfedilmemişti) üstüste koyup güneşe doğru tutuyor ve bundan bir şeyler anlıyor (sonraları, kopyalanan bir kartın diğeriyle tamamen aynı olup olmadığının göz kontrolunun böyle yapıldığını öğrendim).

    Yaşamımda bu denli büyük bir aşağılık duygusuna kapıldığımı hatırlamıyorum. O da elektrik mühendisi ve benimle aynı yaşta ama ben ne yaptığını dahi anlamıyorum. Belli ki bu GASP ve Peter’in becerisi arasında gizemli bir bağlantı var.

    Bunun üzerine -ilaç içmeye mecbur bir kişinin mantık-duygu çatışmasına benzer biçimde-, GASP kitabını okumaya karar veriyorum. Belli ki Peter gibi olmanın yolu bu.

    Bu defa birkaç sayfa okuyorum ama daha fazla gidemiyorum; kitaptaki konular, şantiyedeki ihtiyaçlarımdan çok kopuk ve tekrar kitabı yerine koyuyorum. Belli ki iyi bir süs eşyası olarak kalacak. Peter’in beceri ve üstünlüğünü de kabulleniyorum: demek ki bunlar böyleymiş!

    Bir taraftan da şantiye işlerinde bazı ihtiyaçlar var. Örneğin, kıt kaynak durumunda olan donanım, bazı özel becerili ustalar gibi. Bunların kullanımını planlayabilmek için neler yapılabileceğini ararken, Milli Prodüktivite Merkezi’nin 3-4 yapraklı bir kitapçığı elime geçti: Kritik Yol Metodu! Meğer aradığım yöntem -hemen hemen- bu imiş.

    Bu arada bir arkadaşım (Dr.İrfan Ergün) aracılığıyla, o zaman işletmemizde mevcut olan IBM 360/20 bilgisayarı -ki o zamanki adı muhasebe makinesi- için yazılmış bir bilgisayar programının mevcut olduğunu öğreniyorum. (Meraklılar için belirteyim; bu bilgisayar 16Kbyte belleğe sahipti).

    Fred Komrush adında bir kişi oturup bu bilgisayar için 8K büyüklüğünde bir Kritik Yol Metodu (CPM) programı yazmış. Programı temin ediyoruz ve şantiyedeki gereksinimlerimiz için işe yarayacağı belli oluyor.

    Bu defa -hiç umulmayan- bir sorun çıkıyor: O güne kadar sadece bordro hesapları için muhasebeciler tarafından kullanılan “makine”nin mühendislerce kullanımına karşı çıkan bürokratlar, makinenin ne idüğü belirsiz işlerde kullanımı sonunda makinenin bozulabileceğini -ki aylık kirası $5500 olan makinenin bir de yedeği var-, dolayısıyla da başkaca işler için kullanımının caiz olmadığı fetvasını veriyorlar.

    Allahtan işletme yönetimi hep mühendislerin (maden mühendislerinin) elinde olduğu için, diğer mühendisler de birazcık daha “beyaz” sayılıyor ve “siyahlara” (mühendis dışı varlıklar) karşı korunuyoruz. Ama bir koşulla: Makine ancak sabahları 04.30 ile 8.30 arasında kullanılabilecek, çünkü 9.00’da esas iş (bordro işleri) başlayacak.

    O günlerde en büyük arzum bir araba sahibi olabilmekti. Çünkü sabahları yaya olarak bilgisayar merkezine giderken -özellikle kışın- çok üşüyordum.

    Neyse böyle böyle, bazen sabah erken, bazen geceleri 24.00den sonra makineyi CPM için kullanmaya başladım. Artık ben de kart kopyalıyor ve ışıkta kontrol edebiliyorum. Demek ki Peter öyle sandığım kadar da muazzam bir adam değilmiş!

    Hatta işi biraz daha ilerletip, FORTRAN kursunda öğrendiklerimi kullanıp, kıt kaynakları optimal dağıtabilecek bir CPM programı yazabilmeyi beceriyorum.

    Bir süre sonra CPM’in olasılıklara da yer veren türünü keşfedince benzetim (simulation) denilen şeyin pekala işime yarayabileceği ortaya çıkıyor. Hoş geldin yöneylem araştırması!

    Tam bu sırada, bir yazılım (yine 80 kolonluk kart desteleri halinde) ithal etmek gerekiyor. İngiltere’den ithal edilecek yazılım yaklaşık £10,000 civarında. Gümrük verigisi de o zamanlar %30 civarında. Zar zor gerekli bütçeyi onaylatıyoruz ve yazılım gümrüğe geliyor.

    Bir heyecanla gümrüğe gidiyorum ve gerekli işlemleri yapıp, üzerine program kodlarının delindiği kartları alacağım. İşlemler bitiyor ve sıra imza atmama geliyor.

    O da ne: toplam ücret sadece yazılımın fiyatından ibaret. Gümrük yok. Hemen itiraz ediyorum ve ileride başımıza gelecekleri -ki devletin bir süre sonra pardon deyip gecikme faizi ve cezasıyla birlikte tahsil edilmesi sehven unutulmuş gümrük verigisini isteyeceğini- tahmin edip hemen itiraz ediyorum: Sayın memur bey bunun gümrük vergisi de olacak!

    Yetkili, “sen bu işlerden anlamazsın” edasıyla göz kapaklarını yarım perde aşağı indirip tok bir sesle cevaplıyor: Hayır unutmadık ama bunlar kullanılmış kart, bak hepsi delikli!.

    Ben de ikna olup kartları alıp sevinçle geri geliyorum.

    Bilişimle ilgim böyle başladı.

    Hala düşünürüm: Yapıştırdığım kaymak kağıtlarla GASP arasında bir ilişki varmı? Bir de acaba şu aralar yine kağıt yapıştırıyor muyum?

    M.Tınaz Titiz

    27 Aralık 2008 Cumartesi

  • OYNAMAYA İSTEKSİZ AYI!

    OYNAMAYA İSTEKSİZ AYI!

    Gün geçmez ki hayvanlara karşı bir cinayet işlenmesin. Bu defa da, Antalya’da 5 aylık bir ayı yavrusu işkenceyle öldürülmüş.

    Her keresinde bu tür olayların komik(!) yanlarını bulup çıkaran yazılı basınımız bu defa -herhalde daha komik olaylar olduğu için- bunu yorumsuz olarak duyurdu. Yalnızca, çenesi parçalanıp ayağından kurşunlanan yavrunun fotoğrafıyla beraber bir haber..

    Ama başka bir şey oldu: Mevcut sözlü, yazılı ve görüntülü tüm basın ve yayın organları içinde kaliteli yayın açısından en üst sıraya konulabilecek bir radyonun, dinlemekten zevk duyduğumuz iki yorumcusu bu olayı, “zoolojik bir vaka; herhalde hayvanın canı dans etmek istemedi, ama sahipleri hayvanın bu arzusunu dikkate almadı” biçiminde ve alaycı bir ses tonuyla -hafifçe gülüşerek- verip geçtiler.

    Bu olaydan bazı sonuçlar çıkarmak mümkündür.

    Her sorunumuzu ya ekonomik yetersizliklere, ya eğitimsizliğe, ya da görgüsüzlüğe bağlıyoruz. Alın bakalım, bu üç -ve belki daha çok sayıda- açıdan da süper denilebilecek iki kişinin davranışını açıklayın.

    Bir yanda, hemen her türlü kaynağın kendi kullanımı için sunulduğunu varsayan, tüm kurumları kendi çıkarlarını korumak için oluşturan androposantrik insanoğlu; diğer tarafta, birkaç canlı-dostu derneğin cılız gücü… Sonuç: çenesi parçalanıp ayağından kurşunlanan -dikkat, doğrudan değil işkenceyle yavaş yavaş öldürülüyor- bir zavallı yavru.

    Bunu yapanların hiçbir canlı türüne ait olamayacak kadar bozuk genli, bozuk ruh yapılı yaratıklar olduğu gerçeği, olayın en önemsiz ayrıntısıdır. Bu birincisi kadar önemsiz bir diğer ayrıntı da, zaman zaman bu tür olayları komik haber yapan, yarı cahil, yarı tok, yarı görgülü bir kısım muhabirin varlığıdır.

    Önemli nokta, tüm ümitlerimizi bağladığımız “eğitim”, “görgü” ve “ekonomik tatmin olmuşluk” öğelerinin, bu noktada bir işe yaramadığıdır. Ve, işe yaramayan bu nokta bir ayrıntı değil, var oluşumuzun belki de tek gerçeğidir.

    Bitkisi, hayvanı, insanı, taş ve toprağıyla tüm varlıkların tam bir bütün olduğu gerçeği kavranmamışsa, başka hangi bilgi, beceri, davranış ya da yeteneğin bir değeri olabilir?

    Bu olay, bütün doğrularımızı masa üzerine korkmadan koyup tekrar tekrar bakmayı gerektiriyor. Özellikle de hiç kuşkulanmadığımız “en doğrularımız”ı !

    Kızılderili Şef’in Büyük Beyaz Şef’e, topraklarının satın alınmak istenmesiyle ilgili olarak yazdığı mektuptaki, “peki, kuşların cıvıltısını, rüzgarın esişini nasıl satın alacaksınız?” biçimindeki sorusu, bu işin, bizim “önemli” saydığımız kurumlarla -eğitim gibi- ilgisi olmadığını göstermiyor mu?

    Bütün’ün ayrılmaz doğal parçası “ olmaktan, “yapay değerler makinesinin dişlileri” olmaya gittikçe, yaradılıştan en duyarlı, en iyi eğitimli, en görgülü insanların dahi bu cinayetleri komik ya da en azından önemsiz bulmasını önleyemeyeceğiz.

    “Canlıya saygı” herhangi bir eğitimle kazandırılamaz. Buna bel bağlayıp okullara doğa bilgisi vs gibi dersler koymak ya da hayvanları koruma yasaları çıkarmak beyhudedir; hatta ümit zayiatına yol açtığı için zararlıdır da.

    Diğer yandan, hayvan dostları da, küçük örgütlenmeler, üzüntü dışavurumları ve benzeri eylemleriyle bu trajedileri önleyemezler. Büyük sistem bunun hesabını soracaktır, muhtemelen halen sormaktadır da!

    Tek çıkar görünen yol -ne denli güç olursa olsun-, insanları bu “yaşamları birbirlerine bağlı olma” konusundaki katı ve soğuk gerçeklerle yüzyüze getirmektir. Bu ise, insanın zamanı algılama ölçeklerine göre biraz uzun zamana ihtiyaç gösteriyor.

  • Kök-sorun İstanbul’a göç müdür?

    Kök-sorun İstanbul’a göç müdür?

    Yerel seçimler yaklaştıkça yörelerin sorunları hakkında siyasi partilerin tanıları da ortaya çıkıyor. Bu, demokrasimizin gelişimi açısından iyidir. Herkes sorunlarla ilgili tanılarını, sorunlara yol açan nedenleri ve öngördükleri çözümleri halkın önüne koyacak, halk da aklının en çok yattığına oy verecek.

    Kuşkusuz siyasi parti ve bağımsız adayların çeşit çeşit ideolojileri vardır, ama kimi konulardaki teşhisleri de ortaktır. İşte bu ortak teşhislerin başında, İstanbul -ve benzeri metropollerin- başlıca kök sorunu’nun “kırsaldan kentlere göç” olgusu olduğu geliyor.

    Herkesin gözü önünde meydana geldiğine göre göç olgusunu reddedecek kimse herhalde yoktur; rakamlar da bu gerçeği doğrulamaktadır.

    Şimdi birkaç rakam; Eurostat verilerine göre:

    ·       İngiltere’de nüfusun %5’i,

    ·       Fransa……%6

    ·       Almanya….%9

    ·       İtalya ……. %2

    ·       Hollanda …%4

    ·       İspanya ….%7’si

    başka ülkelerden göçmüş kişilerdir.

    ABD her yıl 55,000 , Kanada ise 200,000 kişiyi düzenli olarak göçmen kabul ediyor. Yeni Zelanda, Avustralya vb gelişkin ülkelerdeki rakamlar da benzer.

    Peki nasıl oluyor da bu göçmenler o ülkeleri altüst etmiyorlar, tam aksine onlara refah getiriyorlar?

    Bunun cevabını hemen herkes biliyor: Bu ülkelerin hiçbirisi, yatağını yorganını kapıp, alışkanlıklarını da bavuluna koyup bu ülkelere getiremiyor. Getirenle de mücadele ediliyor.

    O halde bir ülke ya da kentin düzenini bozan öğe “göç” değil, “kontrolsuz göç“tür. (http://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=434)

    Kontrolsuz göç’ün temel niteliği “kuralsızlık”tır. Göç alan gelişmiş ülkelere refah katkısı getiren de göçün kurallarıdır.

    İstanbul’un en belirgin özelliği kuralsızlık olup, bundan sadece göç değil, akla gelebilecek tüm olgular olumsuz etkileniyor.

    Örneğin ticaret, gelişmenin başlıca anahtarlarından biri iken, kuralsız ticaret insanların soyulmasına yol açıyor. Benzer biçimde, kurallara bağlı olarak yapıldığı zaman insanların yaşamlarını kolaylaştıran taşımacılık, konut inşaatı, hizmet sektörünün çeşitli alanlarının her biri işkence haline gelebiliyor.

    Yerel seçimlerde -özellikle metropol kentlere- başkan adayı olacakların yapabilecekleri en olumlu vaat, “kentte kural egemenliğini sağlamak” olmalıdır.

    Belediyelerimizin geleneksel hizmet alanları olarak gördükleri alt-yapı inşaatı, ancak kurallı bir ortamda yüksek yaşam kalitesine dönüşebilir. Aksine, kuralsızlık ortamında yapılacak her yaşam kolaylaştırıcı alt-yapı, kuralsız yaşamak isteyen daha çok sayıda insanı kente çekecek ve aynı miktardaki kural yandaşı insan ya kentten göç edecek ya da giderek daha büyük sıkıntılarla karşı karşıya bırakacaktır.

    Bu tür bir kuralsız kent -aynen bir kara delik gibi- giderek daha çok ve azılı kuralsızı kendine çekecek ve daha az “azılı” kuralsızın ise kentten kaçmasına yol açacaktır.

    Bu süreç, en azılı kuralsızların aralarında bir dehşet dengesi oluşana kadar gidecek ve sonunda tüm ülkenin kurallarını belirler hale gelene kadar sürecektir. Sürecin ondan sonrasını, karadeliklerin içlerine göçmesi konusunda uzman kozmologlara sormak gerekir.

    Bu ölümcül süreci önce yavaşlatmaya sonra durdurmaya talip olabilecek adayları ne gibi kaza belanın bekleyebileceğini tahmin etmek güç değildir. Ama hizmet aşkıyla yanıp tutuştuklarını ilan edenler içinde herhalde bu riski de göze alabilecek kişiler çıkacaktır.

    Son söz: Başkan adaylarımız, seçildikleri takdirde ne gibi alt-yapı hizmetleri yapacaklarını ilan ederek yarışıyorlar.

    Kuralsızlığın zirvelerine doğru ilerleyen metropollerde çakılacak her çivinin, bu süreci bir çivi boyu kadar artıracağını idrak edebilen adaylara kavuşmak dileğiyle..

    13 Şubat 2009

  • Bu aralar mutlaka okunmalı

    Bu aralar mutlaka okunmalı

    Bu hafta bir kitap yayımlandı: “Kolay Matematik[i]“. Adına bakıp sadece matematikle ilgilenenler ve öğrenciler için olduğunu sanabilirsiniz.

    Ne demek istediğimi daha iyi anlatmak için önsözünü (ben yazdımJ) aynen aşağı alıyorum:

    “Günümüz bilgi çağı. Bilgisayarın bir tıklaması bilgi gereksinmelerimizi giderebiliyor. Harika! Ancak çağımız kuşkusuzluğun derinleşmesine de yol açtı. Arama motorlarındaki yanıtlar o denli çok ve rahatlatıcı ki, bunların doğruluklarından ya da geçerlilik sınırlarından kuşkulanmak kimin aklına gelir?

    İşte böyle kuşkusuzluk konusunda sorunlu bir toplumda, matematiği eğlendirici bir boya ile boyayıp doğrularımızdan kuşkulandıracak hale getirmek çok zekice bir ‘buluş’tur.

    Kitabın taslağını ilk gördüğümde birçok yerini düzeltmek istedim. Eksik tanımlanmış, dolayısıyla cevaplanması olanaksız, yanıtları aşikarmış gibi duran sorular vs. Daha sonra cevaplara bakınca doğrularıma ne denli sarılmış olduğumu utanarak gördüm. Ezber (kuşkusuzluk) ile nasıl mücadele edilmesi gerektiğini 15 yıldır düşünen biri olarak, bunun en iyi yolunun insanları çok doğru sandıkları hakkında kuşkuya düşürmek olduğunu bana bu kitap gösterdi.”

    İnsanın doğrularından şüpheye düşmesi konusunda bugüne kadar çok kişiyle konuştum, konuşuyorum. Çoğu kimse, bilimin temelinin kuşku olduğunu, kuşku olmasaydı hala taş devrinde yaşayacağımızı, tüm keşif ve icatların kuşku konusunda gerçekleştiğini vs uzun uzadıya ve örneklerle anlatıyor.

    Ve ondan sonra da, doğruluğundan kuşkulanılmaması gereken bir takım “gerçekler” olduğunu, bu gerçekleri doğrulayan çok sayıda “kanıt” bulunduğunu, bunlara inanmamanın bir başka tür bağnazlık olduğunu anlatmaya çalışıyorlar.

    Hele konu çocuklara gelince, o “gerçekliğinden kuşku duyulmaması gereken doğrular” konusunda da kuşkuya düşürülecek çocukların nasıl birer nihilist olup çıkacakları bir kabus gibi görülüyor.

    Ben, her kim ki savunduğu, başkalarına tebliğ etmekle kendini sorumlu saydığı doğruları bulunan kişi varsa bu kitabı okumasını öneriyorum.

    Kişinin özgürleşmesi önce, kendi değer yargıları konusunda iyiden iyiye kafasının karışmasına bağlı. Değer yargılarının doğruluğuyla, dolayısıyla da kendiyle gurur duyan kişilerin birer tutsak olduğunu düşünüyorum.

    Kitabı, özgürleşmeye adım atmak isteyenlere öneriyorum.

    Şubat 20, 2009

  • “Evrim” ve “yaratılış” için mahkeme kararı!

    “Evrim” ve “yaratılış” için mahkeme kararı!

    (On 5 January 1982 U.S. District Court Judge
    William R. Overton enjoined the Arkansas Board of Education from
    implementing the “Balanced Treatment for Creation-Science and
    Evolution-Science Act” of the state legislature. This is the
    complete text of his judgment, injunction, and opinion in the
    case.)


    http://www.tinaztitiz.com/dosyalar/Cesitli_konular/evrim_vs._yaratilis.pdf

    ?????.The application and
    content of First Amendment principles are not determined by public
    opinion polls or by a majority vote.

    Whether the proponents of
    Act 590 constitute the majority or the minority is quite irrelevant
    under a constitutional system of government.

    No group, no matter how
    large or small, may use the organs of government, of which the
    public schools are the most conspicuous and influential, to foist
    its religious beliefs on others.

    (5 Ocak 1982’de A.B.D. Bölge Mahkemesi (Ç.N.
    11 adet federal ceza mahkemesinden birisi) yargıcı William R.
    Overton, Arkansas eyaleti yasama organının çıkarmış olduğu
    “Yaratılış Bilimi” ve “Evrim Bilimi”nin Dengeli İşlem Görmesi
    Yasası’nın, Eyalet Eğitim Kurulu’nca uygulanmasını yasakladı. Bu
    (belge) onun muhakemesinin, verdiği hükmün ve olayla ilgili
    düşüncesinin tam metnidir.)


    http://www.tinaztitiz.com/dosyalar/Cesitli_konular/evrim_vs._yaratilis.pdf

    ????(A.B.D. anayasasının)
    Birinci Değişiklik İlkeleri’nin uygulama ve içeriği kamuoyu
    araştırma anketleri veya bir çoğunluk oyunca
    yorumlanamaz.

    590 sayılı yasayı
    savunanların çoğunluk ya da azınlık olmaları, anayasal idare
    sistemi bakımından tamamen ilgisiz bir konudur.

    Hiçbir grup ne büyüklükte
    olursa olsun idare organlarını -ki kamu okulları onun en açık ve
    etkili parçasıdır-, kendi dini inançlarını başkalarına benimsetmek
    için kullanamaz.



    Vakti olanların, 10 sayfa
    tutarındaki bu mahkeme kararını yukarıda verilen internet
    adresinden okumaları önerilir. Demokrasisi örnek olarak gösterilen
    bu ülkenin bir yargıcının, bir müsbet bilim uzmanlık tezini andırır
    kararını okuyunca -değerli dost Dr. Necati Saygılı vasıtasıyla elde
    ettim- karışık duygular içinde kaldım.

    Bir yanda, yaratılış
    yanlılarının kendilerini tanrı kuvvetleri, evrim yanlılarını ise anti-tanrı kuvvetleri
    olarak tanımlayabilecek kadar toplumu bölmeyi
    düşünebilmeleri; ama diğer yanda da kendi yandaşlarını uyararak
    yaratılışı bir dini inanç olarak değil yaratılış
    bilimi
    olarak adlandırarak
    kullanmaları ve böylece evrim yandaşları ile eşit koşullar
    sağlamaya çalışacak kadar da kurnaz olabilmeleri.

    Ama esas ilginç olan,
    yaratılışçıların inanılmaz örgütlenme ve çabalarına karşın, yargı
    sisteminin sahip olduğu zihinsel netlik‘tir. 10 sayfalık karar, yukardaki kısa çevirinin son
    paragrafında köşeli biçimde dile getirilen ilke üzerine kuruludur:
    Hiç kimse kendi dini inançlarını başkalarına benimsetmek için
    toplum bütününe (kamu) ait olan organları
    kullanamaz
    “.

    Bu o denli sağlam bir
    ilkedir ki, evrim karşıtları buna karşı çıkmak yerine, yaratılışın
    bir dini inanç olmadığını, onun da bir bilim olduğunu savunmak
    zorunda kalmaktadır. Bu noktada ise, kendilerinin de ister istemez
    benimsedikleri bilimin temel nitelikleri[1] karşılarına
    çıkmaktadır.

    Türkiye, Osmanlı
    İmparatorluğu’nun kuruluşundan bu yana 700 yılı aşkın süredir din
    referanslı yaşam kuralları ile içiçedir. Cumhuriyet dönemi -ki
    toplam süre içinde kabili ihmal kısalıktadır- bu içiçeliği bir
    ölçüde -o da yasal zeminde- azaltmış, ama gündelik yaşam
    pratiklerine çok az nüfuz edebilmiştir.

    Bu içiçeliğin dışavurumu
    kılık-kıyafet ya da öğretim birliği bağlamında değildir. Öğretim
    birliği, dini ve seküler öğretilerin çatışmasını önlemek amacıyla
    tasarlanmış, ama kolay değişmeyen değerler sistemi kısa süre içinde
    seküler eğitim dokusu içine din eğitiminin en vazgeçilmez öğesini
    -ezber (sorgulamaya kapalılık)- yerleştirmiştir.

    Günümüzde, seküler sanılan
    eğitim, çağdaş söylemler altında, çağdaş kıyafetlerle ve de dini
    eğitime karşıtlık “görüntüsü” içinde, ama dini eğitimin temel
    öğesini içinde tam olarak barındırarak yapılmaktadır. İşin tuhaf
    yanı, bu uygulamanın en büyük destekçilerinin seküler eğitim
    yandaşlarının olmasıdır.

    Bu satırların yazarının
    bizzat uygulayıcı olarak içinde yer aldığı “ezbersiz eğitim”
    uygulamalarına karşı çıkanların başlıca savunuları, “her şeyi
    sorgulayan çocukların nereye gideceklerinin belli
    olmayacağı
    ” derin inancı olmuştur. Bu
    inanç 700 yıllık din referanslı değer ölçülerinin bir sonucudur.
    Bunu abartılı bulanlar, “soran sorgulayan çocuk
    yetiştirmek
    ” şablon sınırının,
    ailelerin -ve tabii ki onların temsilcilerinin- kendi doğrularının
    sorgulanması olduğunu bizzat deneyimleyerek test
    edebilirler.

    Bir deyişle, seküler
    “görünüşlü” eğitim düzeni, temelde dayanması gereken “bilim”in
    değil, kendini laik sayan kesimlerin, bizzat dini referans alan
    kesimlerin inançları karşısına koydukları başka inançlara “göre”
    tanımlayıp savundukları bir “inanç sistemi“dir.

    M.Kemal Atatürk’ün “en
    hakiki mürşit
    ” olarak israrla bilimi
    işaret etmesinin nedeni muhtemelen bu tehlikeyi sezmiş olmasıdır.
    Değerlerin kolay kolay değişmeyeceğini bilen M.Kemal, laikliğin
    anlaşılmayıp aynen din gibi inanca dayandırılacağını görmüş
    olmalı.

    Bunun iyi anlaşılabilmesi,
    Türkiye’de yaşanmakta bulunan laik anti-laik çatışmasının aslında
    çeşitli inanç sistemleri arasındaki bir çatışma olduğunun
    kavranması açısından önem taşıyor. Türkiye, inanç ve bilim
    arasındaki çatışmayı yaşamıyor. Ekli mahkeme kararı ise inanç ve
    bilim arasındaki çatışmaya ilişkin bir belgedir.

    Çatışmaları çözmek için,
    uzlaşma, hoşgörü, birer adım geri gitmek gibi meselenin yüzeyiyle ilgili yaklaşımlar yerine bir
    ilkeyi kendimize rehber edinebiliriz: Önce anla!

    Nisan 10, 2008

     


    [1]
    http://www.tinaztitiz.com/dosyalar/Cesitli_konular/evrim_vs._yaratilis.pdf

    belgesi Sh.938’de bir
    iddianın bilimselliğini belirleyebilecek bu nitelikler şöyle dile
    getiriliyor: (1) Doğa yasalarının sonucu olmalı, (2) Doğa
    yasalarına referans verilerek açıklanabilmeli, (3) Gözlem ve
    deneylerle test edilebilmeli, (4) Çıkarımları mutlak değil
    değişebilir olarak kabul edilmeli, (5) Yanlışlanabilir
    olmalı.

     

  • SİNEKLER ÖLDÜRÜLMELİ Mİ?

    SİNEKLER ÖLDÜRÜLMELİ Mİ?

    Kavun karpuz mevsimlerinde daha da artan sinekler, her yıl yeni mücadele önlemlerini de beraberinde getirir. Geçmiş yıllarda, belediyelerin seyyar ilaçlama ekiplerince yılnız çöp kutularının ilaçlanması biçiminde sınırlı uygulanan bu mücadele yöntemi, sağlanan başarılardan (!) cesaret alınarak genişletilmiş, şimdilerde tüm havayı dumanlayarak daha etkin ve yaygın bir biçimde yürütülmektedir.

    Bu tür sinek mücadelesi, sineklerin küçük hacimleriyle karşılaştırılamayacak kadar önemli ipuçları vermektedir.

    Bunlardan en önemlisi, ne bu mücadeleleri yapanların, ne de bundan memnun olup sesini çıkarmayanların, ekoloji konusunda olmazsa olmaz denilebilecek düzeyde dahi bilgilerinin bulunmadığıdır.

    Bu bilgisizliğin ucu, eko-sistem dengelerinin bütünüyle “değişmesi”dir. Bu değişme, insanlar için “bozulma”, başka yaratıklar için ise “yeni yaşam ortamlarının doğması” biçiminde olabilir. Örneğin, insanlar yok olurken, karıncalar, timsahlar ve kaktüsler çoğalabilir.

    Çıkarılabilecek ikinci sonuç, Dünya’nın, yalnızca gözlerimizle görebildiğimiz kadar olup, onun da bütünüyle insanlar için yaratılmış olduğu inancının yaygınlığıdır.

    Beş duyumuzun algılama sınırlarının, sonsuzluk içinde ne denli dar olduğunu idrak edebilenler, içiçe geçmiş ortamlar içinde -ve çoğundan habersiz olarak- yaşadığımızın farkındadırlar.

    Üzerine ilaç sıkarak yok ettiğimiz sineklerle birlikte başka hangi yaratıkların da yok olduklarını, onların diğerleriyle nasıl bir etkileşim içinde olduklarını, bu yolla yarattığımız yapay mikro çevrenin nasıl bir dengeye sahip olduğunu, o yeni dengenin insan için ne denli uygun olduğunu bilmiyoruz.

    Kabul edilebilir bir sınırın üzerindeki sinek varlığının rahatsız edici, hatta sağlığımız için zararlı olduğu tartışmasızdır. Ancak buradaki iki ince nokta vardır: Birincisi, kabul edilemez düzeyde çoğalmış bulunan bu sineklerin, hangi neden ya da nedenlerle çoğalmış olduğu, ikincisi ise o neden ya da nedenlerin, sineklerden başka zararlıları da üretip üretmediğidir.

    Sinekleri öldürerek, gözümüze görünen nedeni yok ettiğimizde iki ayrı şey olmaktadır: sineklerin içinden, ilaca dayanabilenler seçilmekte ve böylece daha dayanıklı bir tür gelişmiş olmakta, diğer yardan da, sineklerin üremesine yol açan neden veya nedenler, insanları uzun süre rahatsız etmeden daha melun ürünler üretebilecek bir rahatlığa kavuşmaktadırlar.

    Böyle bakıldığında, sineklerin aslında bir ekolojik denge göstergesi olduğunu, bunları öldürmenin gösterge aletini kırmaktan farkı bulunmadığını görebiliyoruz.

    Hatta daha ileri giderek, ekolojik sistem denge bozukluğunun bu göstergelerinin, insanların büyük sistemle ne denli uyum içinde olduğunun bir göstergesi olarak Tanrı tarafından armağan edildiklerini dahi söyleyebiliriz.

    İnsanlar sinekleri gözleyerek ve de aklını kullanarak, onların çoğalmalarına yol açan nedenleri ve onların da arkalarındaki nedenleri bulabilir ve dengeleri tekrar kurmanın çabası içine girebilir.

    Sinekleri ilaçlayarak yok etmenin ikinci nedeni ise göz boyama ihtiyacıdır. Eko-sistem dengelerinin bilincinde olmayan kalabalıklar gözünde başarılı görünmenin başlıca çaresi, göze görünür sorunların “semptom”larını ortadan kaldırmaktır.

    Kendisi ile başkalarının ve bugünü ile geleceğinin çıkarları arasında çatışma değil uzlaşma bulunması gerektiği bilincindeki insanların rejimi denilebilecek demokrasi, bu niteliklere sahip olmayan, “ben ve de şimdi” den başka bir şeye aldırmayan insanların elinde, bir “semptomları giderme, kaynaklara aldırmama” rejimi haline dönüşür. Bunun ise en yalın anarşiden farkı yoktur. Demokrasinin bu versiyonu, bu tür göz boyama işleri için son derece uygundur.

    Doğal hayatı düzenleyen eko-sistemin yanısıra, onunla tamamen benzer yasalara göre işleyen sosyolojik eko-sistem de benzer “sinekler” üretir. Nedenlerine dikkat edilmediği takdirde, kullanılan mücadele“ ilaç” ları zamanla, o ilaçtan etkilenmeyen, “başkalaşım”a uğrayıp direnç kazanmış yaratıklar üretir.

    Daha da kötüsü, o “sinekler”e yol açan nedenler, başka sosyolojik hastalıklar da üretir.

    Bugün içinde bocaladığımız toplumsal sorunlar, işte böylece sosyo-ekolojik dengelerin bozulmasının sonunda ortaya çıkmış hastalıklardır.

    İlaçla sinek mücadelesinden öğreneceklerimiz bu kadar değildir. Bellenmesi gereken son şey, hiç bir eko-sistem denge bozukluğu hastalığının, o dengeleri daha da bozarak giderilemeyeceğidir. Sistemin içine katılan her ilaç, rahatsız olduğumuz görüntüleri kısa süre için ortadan kaldırırken, mücadele edilmesi daha güç türlerin ortaya çıkması için bir katkı olmaktadır.

    Pazar, 09 Temmuz 1999

  • Cehalet nasıl özendirilir?

    Cehalet nasıl özendirilir?

    Çobanın oyu kaçtır?

    Bir TV programında, saçının rengi nedeniyle zeka özürlü sayılan bir kişi “benim de çobanın da birer oyumuz var, bu haksızlık” deyince -haklı olarak- çok eleştirilmişti.

    Demokrasinin olmazsa olmazlarından birisi olan “eşit oy hakkı” ilkesinin reddi çoğu kimsece eleştirilmiş, ama bir bölüm de, “çoban” sözcüğünde simgeleştirilen “cehalet”in demokrasi ile bağdaşmazlığına da hak vermişti. İki arada bir derede kalanların sayısının epey olduğunu da sanırım.

    Alan okur-yazarlığı

    Kuşkusuz bu çelişkinin çözümü, çobanlara oy hakkının kısıtlanması yoluyla olamaz. “??. okur yazarlığı” deyimiyle ifade edilen çeşitli alanlardaki cehaletlerin yok edilerek, her oy’a yüklenmiş bulunan bilinç düzeyinin eşitlenmeye çalışılması gerekir.

    Örneğin, bilişim okur-yazarlığı düzeyi yükseltilemezse, bir kısım insanımızın ATM kartıyla emekli maaşını çekememesi hatta otobüse binememesi gibi durumlar ortaya çıkabilecek. Yarınlarda elektronik oy verme gerçekleştiğinde bu insanlar oy da kullanamayacaklar.

    Herhangi bir alandaki okur-yazarlığı geliştirmek için en iyi yöntemin, bir dizi aracın birlikte, birbirini tamamlayacak şekilde kullanımı olduğunu biliyoruz. Sadece tek aracın, örneğin sadece okul kurumu olamayacağı, eğer buna bel bağlanırsa çok uzun yıllar beklemek gerekeceğini tahmin etmek güç değildir.

    En etkili öğrenme “ihtiyaçlar” yoluyla sağlanır

    Öğrenme devrimi adıyla -tabii ki sınırlarımızın dışında- gelişen akım olduğu dikkate alındığında, “alan okur-yazarlığı” konusundaki en etkili aracın da insanlarda ihtiyaç yaratmak olduğu kolayca görülebilir.

    İhtiyaç ise “mecbur olmak”tır!

    Hepimiz birbirimize -bireysel ve/ya kurumsal olarak- ihtiyaç yaratabiliriz.

    Çocuğuna sorumluluk vermek isteyen anne babalar, onların harçlık ihtiyaçlarını bir takım sorumluluklar yükleyerek bunu gerçekleştirebilir.

    Çalışanlarının yabancı dillerini geliştirmelerini isteyen kuruluşlar onlara yabancı dil öğrenmelerini mecbur kılacak sorumluluklar verebilirler.

    Sınıfların kirletilmemesini sağlamak isteyen öğretmenler, sınıf temizliği konusunda öğrencilerinden yardım etmelerini isteyebilir. Ve daha yüzlerce örnek.

    Şimdi size, bunların tam aksine, öğrenmeyi değil cahil kalmayı özendiren ve bunu sürekli yapan kurumlarımızdan üç örnek:

    o      Gazetelerimizde, şu tür haberler neredeyse kuraldır: “Marmaray kazısında 9 metre 40 santim derinlikte insan kemikleri bulundu“, “Dört kişilik bir ailenin mutfak masrafı bin 300 lira oldu” vs.

    Niçin 9.40 m değil de 9 metre 40 santim? Niçin 1300 lira değil de bin 300 lira? Bunların nedeni bellidir: Bizim insanlarımız arasında 9.40 m’nin 9 metre 40 santimetre olduğunu bilmeyenler, 1300 sayısını okuyamayanlar vardır; biz hepsini kucaklamalıyız (bu “kucaklama” işi de neyin gizlenmişidir bilmem!)

    o      Profesör ünvanlı insanlar, en azı lise mezunu olan spikerler hava raporu veriyor: “Meteorolojik tahminlere göre önümüzdeki üç günde İstanbul’da ısı 20 derece olacak

    Bu insanlar ısı yerine sıcaklık denilmesi gerektiğini, ikisinin çok farklı olduğunu bilmiyorlar mı? Bilmiyenler olabilir ama çoğu biliyor fakat şu nedenle ısı diyorlar: Bizim insanlarımız arasında sıcaklık deyince soğuk havaların da bulunabileceğini anlamayanlar vardır; biz hepsini kucaklamalıyız.

    o      Seçimlerde kullanılan oy pusulalarının boyu yaklaşık 1 m. Halbuki basit bir form tasarımı ile, pusulalardaki tüm bilgileri -hatta arka yüzüne gereken yasal bilgileri de ekleyerek- A4’ten daha küçük bir yere sığdırmak, mühürleri de çok küçültmek mümkün.

    YSK’nda hiç olmazsa bir kişi bunu akıl edemez mi? Etmesine eder ama gerekçe yine aynıdır: Bizim insanlarımız içinde öyleleri vardır ki bırakın ayrıntılara dikkat etmeyi, ancak eline ip veya şablon pusula verilirse[1] oy kullanabiliyor. Biz tüm yurttaşları kucaklamalıyız ki demokrasi olsun!

    Bu birbirinden farklı örnekler çoğaltılabilir. Ama dikkat edilirse tümündeki felsefe aynıdır: Her ne sistem kurulacaksa, en aptal, en cahiline göre yapılmalı.

    Böylece, insanlara “alan okur-yazarlığı” kazandırabilecek en etkili araç kenara itilmekte, giderek negatif seçim desteklenmektedir. Halbuki evrim ise bunları ayıklıyor.

    Bir anlayış ki doğa kurallarının aksini zorlar, o sistemin yürümesi zordur.

    Nisan 11, 2009

  • “TÜRKİYE BAŞARIYA HAZIRDIR”!!

    “TÜRKİYE BAŞARIYA HAZIRDIR”!!

    HABİTAT konferansı bittikten bir hafta sonra gazetelerde tam sayfa bir teşekkür ilanı çıktı. Sayın Cumhurbaşkanının, katılımcılara teşekkür mesajını içeren bu reklamın başlığı, “Türkiye başarıya hazırdır” idi.

    Ulusal bütünlüğün önemli bir simgesi olan bayrağın bir parti kongresinde indirilip yerine terör örgütü flamasının çekildiği bir günün ertesinde anlamlı bir slogan!

    BM’in sağladığı fonlardan -ki kendi paramızdır- finanse edildiği ve sırf, “ne koparsam kardır” zihniyetiyle reklamcılarca harcandığı belli olan bu gecikmiş reklam, başarı ve başarısızlık değerlerimizin ne denli çarpıldığının canlı bir örneğidir.

    HABİTAT’ı bir fırsat bilip sokak hayvanlarını katleden belediyeler, bu cinayete seyirci kalan milyonlarca insan ve “Türkiye başarıya hazırdır”diyebilen insanlar şu iki olaya dikkat etmelidirler: Birincisi, konferansa katılan yabancıların bu katliamı kınayan tokat gibi sözleridir.

    İkincisi ise ağır bir şamardır. 9-10 yaşlarında küçük bir çocuğun, ilk defa TV kamerasına birşeyler söylemesinin ürkekliğiyle, titrek ama son derece kararlı bir sesle, düşüne düşüne söylediği “mahallemizdeki köpeği zehirleyenlerde insana saygı da olamaz , bunu niçin yaptıklarını bir türlü anlamıyorum” sözleridir.

    Bu iki olay, birbirlerini kutlayan insanların yüzlerinde inmiş birer şamardır.

    Toplumu oluşturan milyonlar sessiz kaldıkça, bu reklamı yayınlayana, onaylayana binlerce protesto telefonu, faksı, mektubu gitmeden, bir avuç insan aklına geleni yapacak, herşeyi kendine yontacaktır.

    HABİTAT hazırlığını fırsat bilip kan içme duygularını kısmen tatmin edenler, bir avuç hayvan dostunun -onlara canlı dostu demek daha doğrudur- vicdanlarında mahkum olmuşlardır.

    Ama kendilerinin kusuru da yok değildir. Oldukça çok sayıda hayvan koruma derneği ya da platformu bulunmasına karşın, aralarında bir “ağ” kuramamışlardır.

    Böylece doğan vakum, ya belediye itlaf ekipleri ya da “apartmanda köpek beslenemez” kararına “evet” diyen Yargıtay üyelerince doldurulmuştur.

    HABİTAT sırasındaki hayvan katliamı, canlı dostlarına bir uyarı olmalıdır.

    Bir “Canlı Dostları Ağı” oluşturulması için bundan daha iyi bir neden olamaz.

    Doğada ne varsa -ki hepsi canlıdır-, onlarla ilgili dernek, vakıf, platform ve de bireyler, kendi kimliklerini ve de örgütlerinin kimliğini kaybetmeden bir “ağ” oluşturabilir ve işbirliği yapabilecekleri alanları belirleyebilirler.

    İlk bakışta bile görünen ortak bilgi “tüm canlılara saygı” değerinin toplumda yaygınlaştırılmasıdır.

    Bu değer oluşturulmadan ne hayvanseverler, ne insan hakları savunucuları, ve ne de erozyonla mücadele edenlerin başarı kazanmalarına imkan yoktur.

    Çarşamba, 26 Haziran 1996