• “Yargıların askıya alınması” ve “düşünme” üzerine

    Düşünme yerli ve yabancı birkaç kaynakta şöyle tanımlanıyor:

    • Bir şey hakkında muhakeme yürütme süreci
    • Bir yargıya varmak ereğiyle bilgileri incelemek, karşılaştırmak ve aradaki bağlantılardan yararlanarak düşünce üretmek, zihinsel yetiler oluşturmak
    • Aklından geçirmek, göz önüne getirmek

    Bu tanımlarda -ve buraya alınmayan birçoğunda- ortak nokta, beynin akıl adı verilen “nöronlar arasında bağlantı arama ve/ya kurma” yetisinin özgürce hayal kurmak ve/ya bir amaca yönelik olarak kullanımıdır.

    Diğer ortak nokta, bu sürecin mutlaka birbirine ve / veya / ise / değil / dir / eğer gibi mantık operatörleri ile ya da birbirinin neden veya sonucu olacak şekilde bağlı olma zorunluğu olmasıdır.

    Damdaki kemancı’nın “eğer zengin olsa idim” düşüncesi böylesine özgür bir düşünce iken, “eğer çevre şartları normal ise su yüz derecede kaynar” cümlesini oluşturan ve her biri tanımı belirli öğeler ise, birbirine mantık operatörleriyle bağlı başka bir düşüncedir.

    Buna göre “hâkim bey düşünsenize bu durumda rüşvet vermeyip de ne yapacaktım?” cümlesindeki düşünme’nin yanlış olduğunu değil, ancak yasalara göre suç olduğu söylenebilir. Bu nedenle düşünme sürecinin başına, onun niteliğini belirten bir sıfat eklenmesi adet olmuştur. Yaratıcı düşünme, rasyonel veya irrasyonel düşünme, ahlak normlarına uygun düşünme, şeytani düşünme, abuk-subuk düşünme vd. daha belirli tanımlar sayılabilir.

    İşaret edilebilecek ikinci nokta, her “düşünme” eyleminin, şu altı öğe ile sınırlı bir alan içinde gerçekleştiğidir:

    (1) Kavram dağarcığı,

    (2) Belleğindeki ve erişimindeki bilgiler,

    (3) Başkaları ile etkileşimler[1],

    (4) Ön yargıları,

    (5) Çevre koşullarının empoze ettikleri[2] ve

    (6) Bu beş öğeyi işleyebilme konusundaki yetisi[3].

    Yukarıda sayılan çeşitli düşünme türlerinin her birisindeki düşünme verili olarak kutsanması gereken bir eylem değildir. Değerli olan düşünme, kişinin düşünebildiği çerçeveyi genişleterek, daha önceden sahip olmadığı bir “buluş” ile sonlanan düşünme olup, buradaki buluş, kişinin mevcut bilgileri ile bağ kurabilme -ki buna akletme[4] deniliyor- sonucudur.

    Düşünme sürecini denetleyen bu öğeleri askıya almaksızın bir buluş üretilemeyeceği net olarak görülüyor. Toplumumuzun, buluşçuluk konusundaki geleneksel zafiyetine[5], akıl kullanma ya da düşünme konusundaki zafiyeti; ona da askıya alma konusundaki çekingenliği açısından bakmak gerekir.

    Bu tür düşünme süreçleri en sonunda kişinin evren tasavvuru denilebilecek bir noktada durmak zorundadır. Bu nokta bir süre, yeni bir düşünme yoluyla değişebilmeye açık bir inanç olarak kalabilir. Örneğin düşen bir cismin, yerçekimi adı verilen bir nedenle düştüğüne “inanılır”; eğer bu inanç değiştirilmeye kapanmaz ise bir süre sonra daha akla yakın başka bir bilgiyle değiştirilip, yeniden değişene kadar yeni inanç olarak benimsenir.

    Düşünme süreci bedendeki enerji bilançosu açısından en önde gelen süreç olup, toplam enerjinin %20 kadarlık bir bölümünü kullanmaktadır[6]. Gerek bu nedenle gerek düşünce çerçevesinin sınırlarını genişletme çabası yeni belirsizlikler getireceği ve onların aşılması için de yukarda sayılan altı öğede değişiklik yapma ihtiyacı nedeniyle ve nihayet doğan belirsizliklerin yaratacağı korkular nedeniyle düşünceler değişime kapatılabilir ve giderek değişime dirençli inançlar oluşabilir.

    Bu süreç dini bağlamdaki inançlar için de geçerli olup, inancın nihai derecesi denilebilecek olan “iman” için dahi İslami öğretideki “tahkîkî iman” (doğrulamaya dayanan iman) kavramı geçerlidir[7].

    Kimi yorumcular “iman”ın, sürekli gelişen bir süreç olmayıp, doğrulamalar sonunda birden sıçranan bir bilinç durumu olduğunu ileri sürseler de, şu cümle iman’ın gelişime açık karakterini göstermeye yeterlidir: “Aslolan her Müslümanın tahkîkî imana sahip olması, neye, niçin ve nasıl inandığının bilincini taşımasıdır[8]”.

    İman’ın bireysel karakteri, bunun “bir başkasının imanını tahkik etme” anlamı taşımayacağı, ancak ve yalnız kişinin kendi imanını sorgulama yoluyla doğrulaması ve giderek onu zayıflatmış olabilecek öğelerden arındırma çabası olması gerektiğini gösteriyor.

    Bu yazının konusunu oluşturan “askıya alabilme” becerisi düşünme çerçevesinin genişletilmesi için en önemli araçtır denilebilir. Düşüncelerinin -ki nihai durumda inançlarının- doğruluğundan emin bir kişi için bilim de din de donmuş birer kalıptan başka bir şey değildir.

    Bunun sürekli bir arayış içinde olmak anlamına geldiği açıktır. Fakat bu durumda, düşünme sürecinin altı öğesinin her biri içindeki çok sayıdaki element de kesinlikten uzak olacağına göre kaotik bir durum doğmaz mı? Eğer her şey değişebilirse neye dayanarak yeni düşünceler üretilebilecektir?

    İşte bu nedenle, altı düşünme öğesinin her biri için “daha az değişeceğine inanılan” birer omurga oluşturulmalı, diğerleri o omurgalar içine yerleştirilmelidir. Kuşkusuz omurgalar da değişime açık olmalıdır; ama her an için yine de elde “sabit duran bir omurgalar sistemi” mevcut olacaktır. Bu omurgalara “temel ilkeler”, “kurucu ilkeler” ya da “maksimler” denilebilir. Çeşitli alanlardaki maksimler için yapılan bir araştırmaya verilen cevaplar http://bit.ly/2BlLpGa adresinde -hiç dokunulmadan- verilmiştir.

    Sonuç: Bir toplumun sorun çözme kabiliyeti, beka (varlığını sürdürebilme) kabiliyeti ile neredeyse eş anlamlı sayılacağına; bu ise doğrudan doğruya o toplumu oluşturan bireylerin düşünsel kapasitelerine bağlı olduğuna göre, başta eğitim olmak üzere çeşitli alanlar için önemli bir yol göstericinin “düşünme becerilerinin geliştirilmesi” olduğu görülüyor.

    Bu yol göstericinin aksi de işe yararlıdır: Bir ülkeyi yok etmek için, onların düşünsel becerilerini azaltacak önlemler (ezber, sorgulamama, değişmez öğretilerle beyinleri doldurma vb) uygulamak, o ülkeyi işgal etmekten daha düşük maliyetlidir.

    Gerektiğinde askıya alınamayan ya da istemli unutulamayan[9] bilgi yararsız bir yüktür; yaratıcılığın, yeni öğrenmelerin ve en önemlisi muhakemenin önündeki aşılmaz engeldir. Bilgiçlik, bağnazlık ve köktenciliğin başlıca yapı taşı bu tür bilgidir.

    19 Aralık 2017

     

     

    [1] Kişinin başkalarıyla etkileşimi yoluyla elde ettikleri, “erişimindeki bilgiler” başta olmak üzere diğer öğeleri de etkilemektedir.

    [2] Örneğin, bir işte çalışan ve yaşamı için gereken ücreti kazandığı iş koşullarının dikte ettiği kimi zorunluklar, kişinin düşünce sınırlarını ister istemez etkilemektedir.

    [3] Bu yetiye zeka (intelligence) adı verilmekte olup ½’sinin genetik, ½’sinin çevrel faktörler olduğu biliniyor. Bkz. https://ghr.nlm.nih.gov/primer/traits/intelligence

    [4] Düşünme sürecini mümkün kılan yetiye akıl veya zihin (mind) adı verilmektedir. Zeka ve akıl arasında ortak yetiler olsa da akıl daha üstün yetiler (muhakeme, problem çözme vb) için kullanılıyor. Bkz. https://goo.gl/aZ2E8h

    [5] Bkz. http://tinaztitiz.com/3634/biz-nicin-icat-yapamiyoruz/, http://tinaztitiz.com/wp-content/uploads/2012/05/total_history-1.pdf

    [6] Bkz. https://popsci.com.tr/cok-dusunmek-insani-yorar-mi/

    [7] Bkz. https://goo.gl/quXUpm Sah 71-72.

    [8] a.g.e. (6)

    [9] Unlearning, geçerliği kalmamış bir bilginin istemli olarak unutulması

  • Sorun Nedir?

    Gözlemler özneldir. Aşağıdaki satırlar da benim gözlemlerimdir, dolaysıyla özneldir. Katılır ya da katılmayabilirsiniz; o size bağlı. Katıldıklarınız, dolayısıyla bulunduğumuz minicik evren parçasında niçin mutsuz olduğumuz konusundaki tanılarınızı değiştirebilir ya da boş verebilirsiniz. Ama her gün üst üste koyup, daha iyi anlamaya çalıştıklarımı bilmek isteyebilirsiniz.

    Adına kök sorun denilebilecek sorunlar birer sorun üreteci olduğu için çok sayıda soruna aynen kimyadaki elementlerin birleşip yeni sorunlar üretmeleri gibi  kaynaklık ediyor. Bu tür sorunlara birkaç örnek:

    • Akraba evliliği
    • Rasyonel ve kritik düşünme yetmezliği
    • Din istismarı (dini ve seküler ahlakın temel ilkelerinin (maxims) aydın kesimin ilgi alanı dışında kalmış oluşu)
    • Sorun Çözme Beceri yetmezliği (complexity management)
    • Sorgulama yetmezliği (koşulsuz doğrular)
    • Dil yetmezliği bağlamında:
      • Önemli bazı kavramların eksikliği (örn. hayalet ve kök sorun, korkmama özgürlüğü vb)
      • Önemli kavramların Türkçe karşılıklarının olmayışı nedeniyle yanlış anlama (örn. organizasyon, koordinasyon, demokrasi, rasyonel ve kritik düşünme vb)
      • Türkçeleştirilmiş kavramların ayırt etme güçlüğü yaratması (örn. çoğunlukçu ve çoğulcu demokrasi)
      • Köken bilim (etimoloji) dalına karşı genel ilgisizlik
    • Toplumun ortak kavram tabanı bulunmayışı
    • Çeşitlilikten arınmış tek tip ideolojiye göre insan yetiştirme amaçlı eğitim (dindar nesil),
    • Vizyon eksiği (birey, kurum ve toplum için)
    • Kadınsız toplum vbg.

    Bu sorunların her biri onlarca soruna kaynaklık etmekte; fakat toplumun büyük çoğunluğu bu sorunlar, kökleri ve türevleri konusunda zihinsel bir netliğe sahip görünmüyor.

    Sıralanan bu örneklerin ele alınması, üzerlerinde çözümlemeler yapılması, bu çözümlemelere dayalı çözümler geliştirilmesi için, toplumun tüm kesimlerince kullanılabilen bir araç üzerinde “geniş uzlaşı” kurmak, bu yollardan geçmiş medeniyetlerin kullandığı ortak bir yöntem.

    Bu araç, yaşamımızın rasyonel (akılla kavranabilen) alanları olduğu kadar irrasyonel (sezgiyle kavranmaya çalışılan) alanları için de ipuçları elde etmek amacıyla kullanılabilir olan “akıl” olagelmiş; böylece akıl ve sezgi arasındaki ilkel çatışmalar, bu defa akıl ve sezgi bütünlüğüne dönüşmüş[1].

    Toplumumuz, gerek sorunlarını anlayıp çözmek, gerekse arzularına erişme yolundaki engelleri aşmak için olsun, akıl (bilim) aracını yeterince kullanamadığından, karmaşıklık içinde rehbersiz yol bulmak gibi bir açmaz içine düşmüşdurumda.

    Genellikle irrasyonel bir bütün olarak tekrarlana tekrarlana çoğunluk tarafından da öyle anlaşılan “din” kurumunca da kuvvetle vurgulanan akıl kullanımı, toplum yaşamına egemen olamamış, akıl’ın bıraktığı boşluk akıldışılık tarafından işgal edilmiştir. Bundan en büyük payı -tahmin edilebileceği gibi- din kurumu almışsa da, -toplum çoğunluğu açısından- bilim de büyük ölçüde payını almış; böylece akıldışılık toplumumuzun başlıca mürşiti (rehberi) haline gelmiştir.

    Akıldışılık ikliminde üremiş / üremekte olan sorun stokumuz, günümüz Dünyasının hakim paradigması olan “sahip olun(a)mayan değerin, sahip olandan akıl (koz), riza (akıldışılık), kurnazlık (ticaret) ve/ya zor (askeri) yollarla ele geçirilmesi[2] uyarınca sorunları istismar et, yok ise yarat kuralınca artmaktadır.

    Sorun stokumuzdaki bu artış, zaten kısıtlı olan Sorun Çözme Kabiliyetimizi[3] daha da zayıflatıyor, bu da dönerek sorun stokunun daha da artmasına yol açıyor. Tam bir spiral !

    Bu kaotik iklimde üremekte olan gündelik sorunlar, birey ve kurumların dikkatlerini üzerlerine çekmekte, böylece en temeldeki akıl dışılık sorununa yönelmesini engellemektedir. Buna göre, ele alınmesi önerilen öncelikli sorun, “sorun’un tam olarak ne olduğunun ve de ne(ler) olmadığının anlaşılması”, sonra da uygun çözüm(ler) geliştirmeye çalışmak değil midir?

    Toplumun çoğunluğu, gündelik sorunlardan umarsızca yakınarak rahatlama yolunu seçse de, daha yüksek nitelikli kesimler de benzer bir “şimdi ve burada çözüm” tuzağına (http://wp.me/p2t6mi-1PH) düşmüş görünüyor. Kısacası, sorun “akıldışılık sarmalı”dir.

    Bu tanı sizlere tatmin edici görünmeyebilir. Ama bu aynen birisinin size kör olduğunuzu, gördüğünüzü sandıklarınızın belleğinizde –kör olmadığınız yıllardan- kalma görüntüler olduğunu söylemesine benziyor.

    Olabilir mi?

    Bir düşünün, ama iyi düşünün.

    Ve tekrar tekrar düşünün.

    Buna inandığınızda birçok çözüm yolu olduğunu, tek engelin, referandum sonucu gibi yanıltıcılar olduğunu göreceksiniz.

    12 Mart 2017

     

    [1]Bkz. http://tinaztitiz.com/3812/akil-sezgi-sarmali-parcalanirsa-ne-olur/

    [2] Kısaca “Değer Transferi” (bkz. https://goo.gl/ctIYDq)

    [3]Mukayese edilebilir ülkelere göre sorun çözme kabiliyetimizin belirgin biçimde düşük oluşu (Bkz. T.Titiz, Sorunların İntikamı, Sah. 23-24, Pegem Yayınevi, 2015), sorun stokumuzun azalmayıp artmasının bir nedenidir.