• “Bütün haklarına saygı”; iyi de nasıl?

    “Bütün” sözcüğü ile canlı ve cansızların tümü kapsanmak üzere, özellikle pandemi sonrası şöyle bir paradigma sıklıkla dile getirilmeye başlandı: Bütün’ün haklarına saygılı bir yaşam.

    Saygı sözcüğü ile de kastedilense şöyle özetlenebilir: “Saygı en genel anlamıyla “zarar vermemek“tir. Buna kişinin kendisi de dahildir. Başkalarına zarar vermezken kendinin de zarar görmemesini gözetmek, bir başka deyişle tarafların hiçbirisine zarar vermemek demektir. Bu kavram, “zarar vermemek ve de yarar sağlamak” biçiminde genişletilmemelidir. Yarar sağlamak, “yarar sağlanana rağmen”e kolayca dönüşebilir. Bu nedenle, zarar vermeyen bir şeyin varlığını kabul etmek, onunla birlikte yaşamaya razı olup, yaşam koşullarını ona göre ayarlayabilmek, o şeye saygı göstermek olarak algılanabilir”.

    Bu haliyle “bütün haklarına saygı” yeterince kapsayıcı ve net görünüyor.

    Bir dakika, başkalarının haklarını bilmeden saygı nasıl olacak?

    Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma ya da tersine kendine davranılmasını istediğin gibi başkalarına davran ilkesi sanki bu sorunun yanıtını veriyor gibi. Ama her insanı bedeni, zihni ve ruhsal yapısı ile biricik yapan özellikleri “benimkiler” ile aynı olmadığına göre, başkalarına karşı davranışlarım ancak benim hoşlandıklarım olabilir; ama bunların bazıları karşımdakine acı veren davranışlar olabilir. Örneğin, polisiye film seven bir kişi, çocukluğunda tacize uğramış bir kişiye bu tür sahneler içeren bir film önerirken ne denli acıya yol açacağını bilemez. Tok açın halinden anlamaz bu gibi durumları ne güzel anlatıyor.

    Her ne kadar empati becerisi, kendini başkalarının yerine koymak olarak tanımlansa da, bunun pratikte ne denli güç olduğunu hemen herkes deneyimlemiştir.

    Ayrıca mesela sadece insanlarla sınırlı da değil!

    Bir an için Kedi Pamuk’un, Köpek Maron’un, bir şizofrenin, bir dâhinin, Sakarya nehrinin, tarım toprağı ya da Erciyes Dağı’nın haklarını -dolayısıyla ihtiyaçlarını- düşününüz. Bırakınız haklarına saygı göstermeyi, haklarının neler olduklarını tam olarak bilebilen insan sayısı ne kadardır?

    Onların haklarını olsa olsa kendimizle nispet ederek tahmin ediyoruz. “Benim karnım acıktığına göre Pamuk’un da acıkıyordur” veya “ben sıcaklayınca elbisemi inceltiyorum peki ya Maron ya da Sakarya nehri?”

    Kolayca ortaya çıkıyor ki, kolayca söyleniveren “başka varlıklara saygı göstermek” öyle pek kolay gerçekleştirilebilir bir şey değil.

    Bu durumda akıl yürütme zincirine bağlanabilecek düşünce baklası “önce tüm varlıkların, en önemlilerinden -ki en önemlilerinin ne olduğu da ayrı bir anlama süreci- başlayarak ihtiyaçlarını öğrenmeye çalış” olabilir. Yalnız burada bir risk, fıtrat tuzağı olabilir. İhtiyaç öğrenme uzun ve meşakkatli bir süreç olacağına göre, kolaylıkla “…….’nın fıtratı öyle; inanıp teslim olmak yeter” gibi bir kestirme yol bu çabayı gereksiz gösterebilir. Bu ise, her varlığın birbirleriyle etkileşim içindeki ihtiyaçlarının insana yüklediği sorumlulukları üstlenmekten kaçınıp, salt söylemle yetinme gibi yaygın bir duruma yol açabilir.

    Tut ki anladık, sonra?

    Yüzbinlerce insan, canlı ve cansızlar dünyasının yapısını (ihtiyaçlarını) anlamaya çalışıyor; araştırma yapıyor, düşünüyor, yazıyor, söylüyor. Buna göre ihtiyaç anlama sürecinde insan türü yalnız değil, büyük sayılabilecek bir kitleyle birlikte; bu iyi haber.

    Kötü (sayılabilecek) haber ise, bu saygının nasıl gösterileceğindeki belirsizlik. Teknik deyimle öyle bir “amaç fonksiyonu” tanımlamak gerekir ki en az şu üç şey arasında bir eniyileme (optimizasyon) sağlayabilsin: Haklar (ihtiyaçlar), alışkanlıklar ve zorlayıcı ve/ya kolaylaştırıcı çevrel koşullar.

    Ezberlerimiz (ve moda) bu amaç fonksiyonunun ne olduğunu hemencik fısıldıyor: Sürdürülebilirlik!

    Tanrı kelamları dahi sorgulanıyor ama sürdürülebilirlik asla!

    Sürdürülebilirlik için kendini yenileyebilirlik deyip bu açmazdan çıkılabileceği düşünülebilir; ama bu defa da kendini yenileyebilme sürecinin çok değişkenli doğası işin o kadar ucuz olmadığını söylüyor. Örneğin, nüfus artışı bu değişkenlerden birisidir. Uzmanlar 10 milyardan sonra doğanın kendini yenileyemeyeceğini söylüyor; ama “eğer bugünkü tüketim profili korunur ise” diye de ön koşul ekliyorlar. Tüm nüfusun avcı toplayıcılıkla geçindiği, modern tıp imkanlarının kullanılmadığı, tarım toplumu öncesi koşullarda (ortalama ömür 40-50 yıl) birkaç on milyarlık nüfusun da sürdürülebilirliği kolayca tahmin edilebilir.

    Ya da daha gerçekçi sorular ile, “hangi asgari konfor koşullarında” veya “dünyanın 3/4ünü oluşturan sulardaki sorun çözme kabiliyeti yüksek olan yaşar protokoluna göre” sürdürülebilirlikler belirsizdir. Nüfusun korunmaya değer bir bölümünün diğer gezegenlerde iskân edilip, geri kalanların din ve etnik tabanlı çatışmalarla birbirlerini hallederken bir yandan da birinci gruptakilerin ihtiyaçları olan değerleri üretmek için yeni tip kölelik[1] düzeni gibi öngörüler de yabana atılamaz.

    Tüm bu sorular niçin?

    Çünkü bu sorulara cevap vermeksizin, canlı ve cansızlar bütününün haklarına hangi amaç fonksiyonuna hizmet etmek üzere ve de nasıl saygı gösterileceği sorusuna işlevsel cevaplar verilemez.

    Ama öyle görünüyor ki varlıkların temel ihtiyaçlarını anlamaya çalışma yolunda -kestirme yollara sapmadan- çaba göstermek ve her eylemimizin kendimiz dışındakileri nasıl etkilediğini merak etmek sağlam birer yaşam ilkesidir.

    12 Temmuz 2021


    [1] Bkz. http://tinaztitiz.com/2012/05/25/bulusculuk-demokrasi-ve-yeni-kolelik/