Neler oluyor, korkmalı mı yoksa paniğe gerek yok mu? (v2.0)

(Sesli özet için lütfen tıklayınız: Ç.Kısa: https://bit.ly/4utmlZ5, Kısa: https://bit.ly/4sLqypy)

Bazı sözcük ya da cümleler anahtarlar gibidir; o anahtarlar (kavramlar) olmadan kilitlerin açılamayışı gibi karşınızdakinin ne dediğini, niçin dediğini anlayamaz, derdinizi de bir türlü ifade edemezsiniz.

Bu anahtar-kilit benzetmesinin amacı, İran’a karşı girişilen İsrail-A.B.D. ortak harekâtı’nın bir sonraki hedefinin Türkiye olacağı yolundaki öngörüler kilidini açabilecek “değer transferi” anahtarının da böyle bir kavram olduğunu ifade etmek idi.

Aslında bugünkü fiili çatışma öncesi uzun süredir -Bn. Rice’ın ağzından BOP dile getirildiğinden, hattâ Sevr’den beri- niyetler açık edilmişti.

Bu satırların yazarının da katılımıyla 2024 sonlarında “Bu Topraklarda Tutunabilmek” başlıklı bir kolektif düşünce notunda, kök sorun denilebilecek şöyle bir tanı ileri sürülmüştü: “Sahip olunan her değer, onu koruyup kollayabilecek bir Sorun Çözme Kabiliyet’ni (SÇK) gerektirir. SÇK ile sahip olunan değer arasındaki yetersizlikler, eldeki değerin yetmezlikle orantılı bir hızda iç ve/ya dış aktörlerce çalınması (kibarca transfer deniliyor) ile sonuçlanır. Bu transfer gönüllü, ticaret ya da sopa[1] yoluyla icra edilir. ”

Bu satırlarda özetlenen SÇK yetersizliğinin tarihimizde de hep ortaya çıktığını, sonuncusundan ise bir büyük insanın (M.K.Atatürk) zekâ ve kararlılığı ve de uluslararası koşulların yarattığı bir iyi talih yardımıyla kurtulduğumuz gerçeğini biliyoruz.

Bu gerçek üzerine yapılanan Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’nın temel varlık nedeninin de SÇK geliştirme yolunda çalışmak olduğu biliniyor.

Yanılgı ise, bu yetmezliğin çok katmanlı bir yapısı olduğu ve insanların -somuta olan düşkünlükleri nedeniyle-, yetmezliği bir fırsat olarak görebilecek aktörlerin en görünen katman olan “fizik katmanı” (yani topraklarımızı) elimizden alabilecekleri gibi bir endişe ya da korkuya kapılmalarının yersizliğidir.

Topraklarımızı birilerinin alıp gitmesi, üstünde yaşayan bizleri de başka yerlere sürmesi gibi bir tehlike -en azından bu aşamada- söz konusu değildir.

Kurtuluş Savaşı’nın yoksunluk içindeki Türkiyesine göre bugünkü, nisbeten daha donanımlı toplumu bu fiziki tehlikeleri bertaraf edecektir. Bu bakımdan “korkmayın bişi olmaz; 90 milyona yakın nüfusu: dünyanın en büyük ordularından birine sahip; kendi savunma araçlarını yapan bir ülkeyi kimse yutamaz. Sosyal medyadaki deyimle, füzeyi yakalayıp hurdacıya traktörle götüren insanları kimse başına dert almak istemez” şeklinde düşünenler haklıdır.

Mesele fiziki katmanla -bu aşamada- ilgili değildir. Osmanlı Devletinin çöküşünde de, Lozan’da da mesele o katmanın altındaki Değer Paylaşım Katmanı ile ilgiliydi.

Kapitülasyonların kaldırılmasıyla Türkiye gümrük tarifelerini kendi belirleme, ayrıcalıklı yabancı şirketleri millileştirme, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını kendi çıkarına işletme imkânı buldu; bu, Değer Paylaşım Katmanı’nın uluslararası boyutunda “değer kimle, hangi şartlarda paylaşılacak?” sorusuna verilen yeni cevaptı.

Değer Paylaşım Katmanı ise doğrudan doğruya SÇK ve Değer Transferi kavramıyla ilgilidir. Osmanlı, ürettiği değerin büyük bir bölümünü kapitülasyonlar ve borç rejimi üzerinden taşıyamayacağı ölçüde dışarı transfer etmek zorunda kaldığı için, zaten zayıflamış olan yapısı çözülmeye sürüklendi. 19. yüzyılda savaşlar, bütçe açıkları ve kapitülasyonlarla kısıtlı vergi rejimi birleşince dış borçlanma patladı; borç ödeyemez hale gelinince Düyun‑u Umumiye kuruldu ve tuz, tütün, ipek, balık avı gibi temel gelir kaynaklarının tahsil yetkisi yabancı alacaklıların kontrolüne geçti.

Lozan ise bir anlamda bu pazarlığın masası idi; Türkiye bu masada rakiplerinin yetersizliklerini olağanüstü bir beceriyle kullanarak masadan egemen bir devlet olarak kalktı.

Bu kısa açıklama yoluyla anlatılmak istenilen, sürekli olarak Yunanistana hangi gece gireceğimiz, Şam da hangi namazı eda edeceğimiz, TelAviv’i işgalimizin kaç saat alacağı gibi iddiaları bir kenara bırakıp, şu anda bile 3.Dünya Savaşı’nın kaçınılmaz katılımcısı[2] durumunda olan ülkemizin DPK katmanı içinde saat be saat ne kadar değer kaybına uğradığımızın farkına varmak ve bu geri gidişte sabit bir yerlere nasıl “tutunabileceğimiz”in hesaplarını yapıp en azından pilot uygulamalarını yapmaya razı üç beş kişiyi bir araya getirebilmesidir.

Üzerinde tarım yapılan, altında değerli mineraller taşıyan, nehirlere yataklık eden topraklarımızın sahibi olarak görünsek de, dünyanın en yüksek iç (ykl %40) ve dış (yak %7) faizle borçlanıyor ve aynı hızla (bugün ya da geçmişte) ürettiğimiz değerleri yurt dışına transfer ediyoruz. Yani “bişey olmaz” diyenler için rahatça kabaca “bir şeyler -yavaş yavaş olmayı sürdürüyor” diyebiliriz.

DPK (Değer Paylaşım Katmanı) altındaki diğer bir sessiz ama belirleyici katman ise Değer Üretim Katmanı (DÜK). Rakamlar her yıl yaklaşık $4.0 milyar tutarında, yabancılara şirket satışı olduğunu; yabancıların ürettiği 30 ton/yıl altının $10 milyar/yıl yurt dışına transfer edilip %10 kadar  vergi ve bir de bozulmuş çevre kazandığımız biliniyor. Bu, değer üretme kabiliyetimizi giderek kendi elimizle (güzellikle) dış aktörlere transfer ettiğimiz anlamına geliyor.

Ama en üst fiziki katmanda, bugüne kadar görülmemiş ölçüde Türk bayrakları dalgalandırıyoruz. Bu bir telâfi psikolojisi olabilir mi acaba?

Peki ne yapalım, korkalım mı?

Yazıyı okuyanların doğal olarak soracakları soru muhtemelen budur. Korku en insanî, hattâ akılla beraber kullanıldığında varlık sürdürmeye yardımcı bir evrim hediyesi, ama akılsız kullanıldığında da o denli işe yaramaz bir duygu.

O halde korku ya da onun eşdeğeri “kozsuz meydan okuma[3] yerine koyulabilecek bir “akıl”a ihtiyaç var.

İyi de o akıl ile ne yapıp da korkmayacağız?                                                                                        Tıklayınız: https://bit.ly/415vh9G    . 

TDK tanımına göre akıl, “kavrama gücü” olarak tanımlanıyor. Kanımca çok anlaşılabilir, mükemmel bir karşılık. Yani daha anlaşılır ifade edilirse:

  • Varlığımızı sürdürme”yi yani SÇK’mizi, 3600’ye yayılı tüm yaşam alanları olarak anlama kaçınılmazlığını “kavramak”,
  • O yaşam alanlarındaki değerlerin nasıl transfere (çalınma) uğradığını “kavramak”,
  • Bir alandaki bir problemin “Sorun Kimyası”[4] uyarınca, başka bir alanlardaki ile bileşikler yapacağını; böylece kısa vadeli bir iyileştirmenin, giderek daha karmaşık (zor kavranır ve çözülebilir) sorunlar olarak tekrar tekrar önümüze geleceğini“kavramak”,
  • 3600’lik bir alana yayılı SÇK bileşenlerinin sadece birinde bile doğabilecek bir yetersizliğin, Liebig’in Minimum Yasası[5] uyarınca tüm sistemin çökmesine yol açabileceği gerçeğini “kavramak”,
  • 3600’lik bir alandaki kritik SÇK bileşenlerini güçlendirici önlemler için pilot uygulamalar yapıp bunların tekrarlanabilirliğini sağlayabilecek çalışmalar yapmanın bir tercih ya da dağınıklık değil zorunluk olduğunu “kavramak”,
  • Bu çalışmaların icra gücünü elinde bulunduran siyasi partiler eliyle yapılmasının, oy kaygısına sahip siyasi partilerce yapılamayacağını; bu nedenle Gri İcra Gücü[6] denilebilecek “muhalefet ve sivil toplum kuruluşlarının (STK) sahip oldukları sınırlı güç” şeklinde bir kavrama ihtiyaç olduğunun “kavranması”,
  • Gri İcra Gücüne sahip, ama bunu “devletin yap(a)madıklarını telâfi etmek” yolunda kullanma yoluna girmenin, tüm STK’nın ortak temel varlık nedenl olan “kamu haklarının savunuculuğuna” aykırı olduğunu[7] “kavramak”,
  • 3600’lik bir alanda SÇK güçlendirme çalışmaları yapmanın sosyal beğeni toplamak bir yana, desteksizlik ve projelerin hayata geçmeyişi şeklindeki eleştiriler anlamına geleceğini “kavramak” ve bunu sindirmeye rıza gösterip, bütün resmin görünmesini sağlayabilecek yeni diller[8] geliştirmeye çaba gösterme zorunluğunu “kavramak”.

Korkmayın ya da korkun!

Bu resim karşısında korkup korkmamak birer bireysel tercihtir.

Eğer, birilerinin gelip (ya da gidip) bu sorunları bizim yerimize “kavrayıp” çözmesi bekleniyorsa en uygun çözüm korkmaktır.

Yok öyle değil de, verili ve/ya ürettiğimiz değerleri koruyabilecek SÇK’ni artırmaya ve bu niyet doğrultusunda gerçekten çaba harcamaya niyetli isek, gönül rahatlığı içinde, korkmama özgürlüğü içinde reçetelerimizi geliştirip yaşamlarımızı sürdürebiliriz.

Reçetelere[9] gelince!

Doğru reçete(ler), her bireyin ve de her kurumun yukarıdaki kavranacaklar listesi’ni bir alışveriş listesi somutluğu içinde ele alıp, listedeki siparişlerin en iyi ve en düşük sosyal maliyetlerle nerelerden alınabileceği gibi düşünülerek; kısacası ellerimizi taşların altına sokarak geliştirilmelidir.

Bu nedenle aşağıdakilerin sadece bir kişinin bireysel tercihleri olarak anlaşılmasını öneririm:

  1. Bir şeyler yapmak isteyenlerin önündeki engellerin ilk sırasında, o kişi ve/ya kurumların fiilen ya da zihnen başka bir şeyleri yapmakla “meşgul” olduğuna inanırım[10]. Meslekler, yönlendirici üyelikler, hobiler, alışkanlıklar” gibi koşullandırıcılar yoluyla birer inanç haline gelebilen “neler mümkün, neler hayal” tasavvurlarından kurtulmak, sipariş listesinin gecikmeden alınması gelen ilk kalemidir. Zaman bütçelerini de şekillendiren bu prangalardan kurtulmak, yeni imkânlara daha açık bir zihinsel ortam yaratacaktır.
  2. Elini taş altına sokmuş kişilerden (gerçek ya da yapay us olabilir) katkı alın.
  3. Gri güç sahibi kişi ve kurumlardan, çözüm önerilerinizi hayata geçirme konusunda imkânlarını harekete geçirebilecek yol arkadaşları edinin.
  4. Çözümlerinizi yapay us ortamında test edin. Bu amaçla “dijital dojo”, “dijital kum havuzu”, “NotebookLM’in Critique” gibi araçları öğrenip kullanımlarını deneyin. Böylece yol arkadaşlarınıza yüklenebilecek maliyetleri azaltın ve daha da önemlisi “bir şey yapmak için iktidarın sahip olduğu icra gücü gerekir” ve “ben ne yapabilirim ki” gibi durduruculardan kurtulun.
  5. Bu yollarla çözerek elinde daha büyük icra imkanları bulunduranlara bir çeşit meydan okuyarak onları da harekete geçmeye zorlayacak uygulamalarınız iki tarafı keskin bıçak gibidir. Başarısız girişimler –bir şey yapmadan beklemeyi gizlenme yolu olarak seçenlerin umdukları– kötü örnekler olacaktır. Bu nedenle, pilot uygulamalarınız, yöneldiğiniz sorunu yeter doğrulukta temsil edecek objektif verilere dayanmalıdır. Bu veriler olmadan tahminlerinize dayalı yola çıkmayın. Unutmayın ki gerçek dünya tahminlerden çok daha karmaşıktır.

Ve bütün bu “iğne ile kuyu kazım süreci” boyunca, M.K. Atatürk’ün yaptıklarının[11] günümüzdeki karşılıklarını hayal ederek ihtiyacımız olan gücü üretebilirsiniz.

Böylece başarılabilecek olanlar, uzun yıllar boyunca oluşmuş sorunların bir anda ortadan kalkmasına yetmeyebilir. Ama kesin olan, bizlerden sonra gelenlere, izlenecek bir doğru yol haritası bırakacağımızdır.

15 Mart 2026

Tınaz Titiz

[1] Bkz. ‘Büyük Sopa İdeolojisi’. https://tinyurl.com/mtsy967p

[2] Savaşların, “doğrudan dövüşenler” kadar “görüntüde katılmayanlar”ı da dalga dalga etkileri nedeniyle birer aktif taraf haline getirdiği kastediliyor.

[3] Kozsuz Meydan Okuma kavramı için bkz. https://www.kavrammutfagi.com/kavram/kozsuz-meydan-okuma

[4] Sorun Kimyası kavramı için bkz. https://bit.ly/470zcqq

[5] Bkz. Liebig’in Minimum Yasası, https://kavrammutfagi.com/kavram/minimum-yasasi-liebig-fici-yasasi

[6] “Gri İcra Gücü” için bkz. https://tinaztitiz.com/gri-icra-gucu/

[7] Bkz. Afetler ve STK Örgütlenmesi, https://bit.ly/47zvXVR

[8] Yeni Dil(ler) ihtiyacı için bkz. https://tinaztitiz.com/yenidillere-ihtiyacimiz-var-hemen/ ve https://tinaztitiz.com/yeni-bir-dil-lazim-hemen-2/

[9] Bkz. Sosyal Girişimcilik. https://bit.ly/4rLoPjI ve Ters Eğilimli Duvara Tırmanmak https://tinaztitiz.com/ters-egimli-duvara-tirmanmak-ve-cozum-arayanlar/

[10] Bkz. https://tinaztitiz.com/birseyyapmak-isteyenler-once-birsey-yapmamayi-bilmeli/

[11] Bkz. https://tinaztitiz.com/telgrafi-ataturk-gibi-kullanmak/

12 Yorumlar

  1. Türkiye nüfus yapısını bilerek bozdular, 10 milyon kişiyi taşıdılar. Bu toprakları vatan bilenler ve çapulcular devlet yönetimini düşmanlara devrettiler.

  2. Tınaz bey kaleminize sağlık. Cumhuriyet’in eksik bıraktığı -başlarda bir zorunluluktu- Osmanlı’nın hangi ekonomik ve sosyal sorunları aşamadığı için çökmüş olduğu hususu sonraki kuşaklar ne yazık ki tamamlamayı ihmal etti; Cumhuriyet’in nimetlerini paylaşmaya odaklandı. SÇK kavramını bütünleşik bir değer üretme ve paylaşma temelinde toplumsal düşünme biçimine ne yazık ki yansıtamadık.

    “…. kritik SÇK bileşenlerini güçlendirici önlemler için pilot uygulamalar yapıp bunların tekrarlanabilirliğini[8] sağlayabilecek çalışmalar yapmanın bir tercih ya da dağınıklık değil zorunluk olduğunu “kavramak” cümleniz bende DOJO için bir pilot kurgu oluşturmayı mutlaka denemeliyiz düşüncesini tetikledi.

    1. Haklısınız Necati bey, Dijital Dojo uygulamasını öne almak, düşüncelerin destek bulmasını sağlamak açısından yararlı olur. Motivasyonunuz bu tasavvuru hızlandıracaktır. Teşekkürler.

  3. Tınaz Bey, Saygıdeğer hocam,

    “anahtar-kilit” benzetmesiyle aslında hepimizin hissettiği ama kavramlaştıramadığı o görünmez “değer tahliyesini” çok berrak bir şekilde ortaya koymuşsunuz. Kaleminize sağlık.

    Değerlerimiz her geçen gün yitmeye ve maalesefki toplumda yozlaşmaya doğru koşar adım gidiyor.

    Yazıda bahsettiğiniz “Gri İcra Gücü”nü oluşturmak için aslında pek çok insan zihninde bir kıvılcım, karanlıkta bir çoban ateşi bekliyor. Ancak paraya ve güce sahip olanlar bu konuda kendi menfaatleri için – sıranın onlara daha geç geleceği veya gelmeyeceği gibi düşüncelerle ya burada çekimser kalıyor ya da yurt dışında kendilerini ve ailelerini kurtaracak formüller üzerine hareket ediyorlar. Onları ayıplamıyor ve kınamıyorum. Ancak günümüz dünyasında ekonomik gücün gerekliliği, devletin bu konulara karşı yaklaşımı oldukça önemli hale gelmiş durumda.

    Bir diğer yandan toplumun bir yarısı teknolojik hızın, diğer yarısı ise yakıcı ekonomik geçim sıkıntısının pençesinde adeta paralize olmuş durumda. Resim her gün küçük ama yıkıcı fırça darbeleriyle değişirken, Türkiye son 25 yıldır —ve belki de 80 yıldır— her anlamda bir aşağı doğru gidiş yaşıyor.

    Bugün geldiğimiz noktada:

    Paralize Olan Toplum: İnsanlar geçim derdi ve belirsizlik içinde “yapacak bir şey yok” duygusuna hapsedilmiş durumda. Konu her zaman “sonraya” kalıyor.

    Siyasi Kısırlık: Siyasi partiler ve milletvekilleri, toplumsal bekadan ziyade kendi dar iktidar alanlarını koruma refleksiyle hareket ediyorlar.

    Güven Bunalımı: Sesini çıkarmaya çalışan sivil toplum liderlerinin susturulması, “kimseye güvenmeme” halini bir savunma mekanizmasına dönüştürdü.

    Buna rağmen, muhtaç olduğumuz o “akıl” ve “güç”, aslında her zaman olduğu gibi damarlarımızdaki o tarihsel bilinçte saklı. Mevcut veya yeni kurulacak STK’ların, Köy Enstitüleri modelini günümüze uyarlayacak yeni eğitim ve üretim odaklarına dönüşmesi yaşamsal bir zorunluluktur. Özellikle 50 yaş üstü, tecrübeli ve dinamik kitleyi bir araya getirecek küçük yerleşim birimleri/köyler üzerinden, çevreye eğitim ve üretimin faydalarını yayacak yapılar kurmalıyız. Üstelik üretim yapacak ve kendi ekonomilerini döndürecek bu köyler fikir insanlarının çözüme yönelik hareket etmelerini sağlayabilir. Bu “Gümüş Güç”, gençlere ve ebeveynlere bu kurulu düzenin kader olmadığını, SÇK ile bu döngünün kırılabileceğini hem anlatacak hem de bizzat uygulayarak gösterecektir.

    Daha önce denenip başarılamamış olsa bile, kaybedecek vaktimiz kalmadığı için denemeye hemen bugün başlanmalıdır. Zira “bir şeyler yavaş yavaş olmaya devam ederken”, sessiz kalmak bu değer transferine rıza göstermektir. Küçük çoban ateşlerini yakmaya başlamak, yangını beklemekten çok daha onurlu bir yoldur.

    Özetle size bu konuda yazdığınız yazı için ayrıca teşekkür eder. Yalnız olmadığımızı ve bu değer kaybının durdurulması gerektiği bilenlerin olduğunu bilmek de bir moral kaynağı.
    Sağlıcakla kalmanızı dilerim.

  4. Kaleminize sağlık değerli ağabeyim. Korkmama özgürlüğü olmayan, yani köleliği reddetmiş, dünya insanı ve aydın olmuş insan sayımız çok çok az. Bu sayı M.K. ATATÜRK döneminde de azdı. Kurtarıcı bekleyen “Ezberle koşullandırılmış ve zihinsel soykırıma uğramış yığınlar” içinden 32 yılda buluşabildiğimiz insan sayısı bu kadar maalesef. DİJİTAL DOJO sözcüklerini de (ben dahil) kaç kişinin anlayabileceğini ya da araştırıp bulabileceğini bilemiyorum. Umarım yararlı olacaktır. 5 M (man, machinery, management, material, money) kuralı her projede bir arada gereklidir. 1 tanesi bile eksik olunca proje yürümüyor ya da yarıda kalıyor. Sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

    1. Değerli kardeşim Hüseyin bey, sizlerle iltiştikçe, en önemli mutluluk kaynaklarından birinin “anlaşılmak” olduğunu idrak ediyorum. İyi ki varsınız.

  5. Tınaz Bey sorunları çözmek için yazınızın sonunda verdiğiniz tavsiyeleri slogan halinde yazmasını istedim YZ’dan😊:

    “1. Meşguliyet bahanesine sığınma, harekete geç!
    2. Yalnız değil, birlikte başar!
    3. Gücü bul, iş birliği kur!
    4. Dijitalde dene, sahada güçlen!
    5. Tahmin etme, kanıtla ilerle!”

    Okuyana cesaret ve enerji vereceğini düşünüyorum. Elinize sağlık.

    1. Bu fikriniz başka yazılardan da sloganlar üretilip BN’nın tanınırlığının artırılmasında kullanılabileceği fikrini çağrıştırdı. Büşra bunları kullanabilir (mi?)

  6. Değerli büyüğüm Tınaz Bey, uzun yıllara yayılan birikiminizden süzülen makalemiz bana yeni ufuklar açtı. Çok teşekkür ederim.
    Yazınızdan ana çözümü, aşağıda paylaştığım cümlenizde; ‘farklı düşünmeye dayalı mücadeleye, gayrete devam etmeli’ şeklinde algıladım.
    “3600’lik bir alanda SÇK güçlendirme çalışmaları yapmanın sosyal beğeni toplamak bir yana, desteksizlik ve projelerin hayata geçmeyişi şeklindeki eleştiriler anlamına geleceğini “kavramak” ve bunu sindirmeye rıza gösterip, bütün resmin görünmesini sağlayabilecek yeni diller[8] geliştirmeye çaba gösterme zorunluğunu “kavramak”.
    Başka bir çözüm olarak; yapay zeka kullanımı… ;
    “Metnin son bölümünde çözüm yolu olarak sunulan Dijital Dojo, NotebookLM ve Yapay Us (AI) kullanımı, 2026 dünyasının ruhuna tam uyum sağlıyor.” (Grok)
    Yazınızda özellikle dikkatimi çekti: Ne yapmalı kapsamındaki bölümde “kavramak” 9 kez geçiyor. Demek ki böyle bir köklü sorunumuz var…
    Makale konusunda bir kitap hazırlanmak istense bölümleri, ‘İçindekiler’ sayfaları ne olmalı şeklinde Chat Gpt’ye soru da sordum.
    Evvelce ‘bankalar, şirketler, evler yabancılara satılıyor’ şeklinde haberler çıkıyordu, basında yazılar kaleme alınıyordu. Yazınızda ise bu sorun farklı bir boyutta değerlendiriliyor. Yazıda verilen 2 sesli özeti dinlediğimde bu yaklaşım zihnimde iyice pekişti.
    Makalenizden özellikle aklımda kalacak olan;
    • “(…) ülkemizin DPK katmanı içinde saat be saat ne kadar değer kaybına uğradığımızın farkına varmak ve bu geri gidişte sabit bir yerlere nasıl “tutunabileceğimiz”in hesaplarını yapıp en azından pilot uygulamalarını yapmaya razı üç beş kişiyi bir araya getirebilmesidir.”
    Yazınız hakkında 3 yapay zekanın değerlendirmesinden seçtiğim cümleleri paylaşırım. https://tinyurl.com/mry3yy6e
    Saygılarımla

  7. Dünyada her saat gündemin değiştiği bir dönemde; aslında bunun bir, yöneticilerin yönetim politikası olduğunu, insanların yaşanan sorunlara “yama yapmasının” bir çözüm olmadığını çok güzel açıklamışsınız.
    Sorunu üretenlerin sorunu geçici çözümler ile aşmak yerine, sorunun ana kaynağını ortaya çıkararak, sorunun kökten giderilmesi bilincine eriştiren bu makale için teşekkürler.
    Şairi hatırlayamadığım bir şiiri (sanıyorum adı da Çalış Mehmet çalış idi) . İnternet ortamında da bulamadım.(sadece birkaç mısrasını hatırlıyorum.)
    Çalış Mehmet çalış,
    Yerin altındaki ve yerin üstündeki,
    Tüm zenginlikler senin,
    Ne çıkarırsan çıkar,
    Hepsi benimdir benim.
    ….
    ….

Yorum Gönder