“Yeni Siyaset Anlayışı” Yazıları – 050126
Anayasaların ne yazdığı tabii ki önemlidir, ama o yazılanlardan ne anlamak istediğimiz, ne anladığımız ve anladıklarımızı nasıl hayata geçirdiğimiz daha da önemlidir.
Örneğin Birleşik Krallık’ta yazılı bir anayasa yoktur. Tek metin halinde “yazılı anayasa” bulunmamasının temel nedenleri tarihsel gelişim, parlamenter egemenlik doktrini ve esnekliğe verilen siyasal değer etrafında toplanır. 1215 Magna Carta, 1689 Haklar Bildirgesi, 1701 Uzlaşı Yasası, 1832 Reform Yasası gibi metinler yüzyıllar boyunca kademeli olarak ortaya çıktığı için, “sıfırdan” yeni ve bütüncül bir kurucu metin yazma ihtiyacı doğmadı.
Bugün Birleşik Krallık anayasası; Parlamento Yasaları 1911–1949, İnsan Hakları Yasası 1998, Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası 2000 gibi “anayasal statüde” kabul edilen çok sayıda yasadan, teamüllerden ve yargı kararlarından oluşan dağınık bir külliyat şeklinde işler.
Türkiye’de ise yazılı anayasaların herkes ve her kurum tarafından aynı şekilde anlaşılıp yorumlanacağı ve de uygulanacağı gibi -neredeyse imkânsız- bir varsayımdan hareketle, “yeni anayasa” konusu gündemde daima ilk sıralarda olagelmiş; hattâ “uygulama anayasaya uymuyorsa anayasayı uygulamaya uyduralım” gibi çözümler de kamuoyu desteği ile yürürlük kazanmıştır.
E.Amiral Türker Ertürk’ün https://t.co/SyePrWHjrO adresli “Yeni bir Muhalefet Felsefesi için Öneriler” başlıklı yazısı bu bakımdan önemli bir siyasi talebi gündeme getiriyor.
Yeni Siyaset kavramı bu düşüncelerden kök alan, “aslolan yasalarda ne yazdığı değil, ne anlayıp uyguladığımızdır” şeklinde bir düşüncenin ürünüdür.
Kavramın temel aldığı ikinci ilke ise, “sözler çiğnenmek için verilir” acı gerçeğini gündemden kaldırabilecek güçteki “çiğnemeyi imkânsız kılan teknoloji desteği” ifadesidir. Bunu bir örnekle açıklamak gerekirse:
TBMM’ne seçilen her üye şu şekilde ifadeler içeren bir yemin (söz) ile fiilen milletvekili olabilir. Söz’e yüklenen anlam tek kelimeyle muhteşemdir:
“ …..adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ……sadakatten ayrılmayacağıma namusum ve şerefim üzerine and içerim.”
Ama bu bağlayıcılığa rağmen geçmişte bu söze uyulmadığını gösteren örnekler maalesef olmuştur.
Niçin?
Yemin ya da sözlere uyul(a)mayış nedenleri çeşitli olsa da, en temel çiğneme nedeni, sözün yerine gelip gelmediğinin kanıtlanabilir somutlukta olmayışıdır. “Adalet anlayışı”, “herkesin, insan hakları” gibi ifadelere sadık kalındığını gerçekten birisi denetlemeye kalksa bunu yapabilir mi?
O halde!
Tüm uyulmasını istediklerimizi virgüllerle birbirine bağlayıp boşluk kalmayacak şekilde anayasalarda tanımlamak “yerine” ya da daha iyisi “yanı sıra”, ilgili yasalarda somut tanımlar yapıp teknoloji yoluyla yaptırıma bağlamak yaklaşımı mümkündür.
Örneğin, siyaset alanının enfekte eden nedenlerden birisi siyasetin finansmanı’dır. Siyaseti bir yatırım ve yatırımın geri ödenmesi şeklindeki bir finansal sürece çeviren bu konu:
- “siyasete girecek kişinin kampanya giderlerini karşılamak üzere kimlerden ne kadar bağış alabileceğini sınırlayan” bir hüküm,
- “bu hükmün çiğnenmesi halinde uygulanacak yaptırım”,
- bu yaptırımı sağlayacak blokzincir temelli bir akıllı kontrat ve nihayet
- zinciri tamamlayacak bir yaptırımı sağlayacak, “söz konusu siyasetçinin bankaya yatırdığı ve otomatik olarak hesaptan kesilip bir kamusal fayda sağlayan hesaba (LÖSEV gibi) aktarılacak makûl bir meblâğ” veya “bir teminat mektubu” ya da bu düzeyde yaptırım anlamına gelebilecek “gönüllü taahhüt edilen güçlük”[1]
yoluyla sağlam bir denetime bağlanabilir.
Tanımlanan bu zincir yine de kişinin elden çanta içinde para alıp vermesini bugün için önleyemez. Bu nedenle akıllı kontratın, bankaya tevdi edilebilecek bir para ya da en azından bir borç senedi ile güvenceye alınması kaçınılmazdır. Kişi, akıllı kontrata konu olacak hükümleri çiğnediğinin kanıtlanması halinde bu borcun kendisi ve hayatta olan birinci ve ikinci derecedeki aile bireylerinden tahsiline rıza gösterdiğini noterden belgeler ve bu belge blokzincire işlenir.
Siyasetin finansmanı açısından karşı taraf ise kampanya giderlerine bağış yapacak olan kişi ve kurumlardır. Akıllı kontrat, bunları da tanımlamak zorundadır. TV haberlerinde sık sık şirket güvenlik görevlisi ya da aşçılarının mutemet gibi görevlendirildikleri ve finansal kara işlemlerin bunlar üzerinden yapıldığı biliniyor. Bunlar arasındaki bağlantıların ortaya çıkarılmasına yardımcı olabileceklerin blokzincirin kontrolündeki bir havuzdan muhbir ödülü ile ödüllendirilmesi mümkündür.
Değer mi?
Bütün bunların sonunda akla gelebilecek bir soru, bu denli sıkı denetime gerek olup olmadığıdır. Yurttaş oyları ile onlardan yetki isteyen kişiler (muhtar ya da milletvekili) kamunun vergileriyle finanse edilen kaynakları kullanacak kişilerdir. Toplumun güvenliği, refah ve mutluluğu, yani yaşamsal dahil tüm ulusal çıkarlar bu kaynaktan karşılanacağı için kaynakların doğru kullanımını sağlayacak her önlem yerindedir.
Siyasete giriş koşullarının bu denli sıkı tutulması, bu topraklarda tutunabilmenin ön koşulu olarak görünüyor.
Tınaz Titiz / 5 Ocak 2026
[1] Bkz. Gönüllü Yaptırım ile Alışkanlık Kazanma (GYAK) https://adilyasam.net/sikca-sorulan-sorular/ No 11..15. Banka hesabındaki bir meblâğın otomatik transferi (kişinin maddi durumu nedeniyle) mümkün olamadığında, benzer etkiyi yaratabilecek “otomatik ve geri dönülemez istifa” ve/ya “suç duyurusunda bulunulması”, “siyasetten geri dönülemez çekilme” ve “yaptırım ve gerekçelerinin kamuoyunun yaygın olarak izleyeceği mecralarda belli aralıklarla yayımlanması” gibi yaptırımlar mümkündür.

Milletvekili yemininde “…namusum ve şerefim…” kavramlarının bugün ulaştıkları değersizlik derecesini anlamak çok zor! Namus ve Şeref bir kişinin (hele de milletvekilinin) en önde gelen değeri olmalıdır. Bu değer nasıl yeniden insanlara giydirilebilir??