• Büyük yanılgı..

    Öz

    1nci düzey ayrıntı

    2nci düzey ayrıntı

    Muhteşem çabaBilim, bitki ve hayvanlar dünyasını anlayabilmek için sınıflandırarak işe başlamıştır
    Bu yaklaşım boyunca, temel özellikleri birbirine benzer olanları “aile (familya)”, aynı türler içinde benzer olanları “cins”, onların içindeki benzerleri “tür” ve sonra da “alt-tür”ler olarak sınıflandırmıştır
    Bu sınıflama hem inceleme kolaylığı, hem de farklı sınıfların “özgün ihtiyaçları”nı bilmemizi sağlamıştır.Örneğin kedi ve kaplan aynı familyaya ait-türler olduğu için birinin incelenmesinden sağlanan bilgiler diğeri için de yol gösterici olmuş,
    ama diğer yandan da kaplanın beslenme ihtiyaçlarının kedininkinden farklı olması nedeniyle birisi ormana salınırken diğeri evlerde beslenme yoluna gidilmiştir. (Bu yapılmasaydı neler olabileceğini bir zamanlar evinde kaplan besleyen bir mafya büyüğümüz uygulamalı olarak göstermiştir)Bu sınıflandırma sayesinde her bir hayvan türü –hatta alt-türü- için ayrı besleme, barınma, tedavi, eğitim, korunma, koruma vb pratikler ortaya çıkmış ve insanın da dahil olduğu tüm canlılar dünyasının birlikte yaşayabilmesi için kurallar bu pratiklerin üzerinde temellenmiştir.
    Tüm hayvanlar için yapılan bu sınıflama bitkiler için de mevcut olup,
    sınıflamanın ne denli iğne ile kuyu kazmak olduğu taksonomiye şöyle bir göz atan herhangi bir kimse tarafından hemen anlaşılabilir.Bilimin, evrenin anlaşılması ve türlerin uyum içinde birlikte yaşayabilmeleri yolundaki bu büyük çabası tek kelimeyle muhteşemdir.
    Fakat o da ne!Böcekler, küçük ve büyük tüm hayvanlar ve bitkiler için uygulanan bu yöntem ilginçtir ki insanlar için doğru dürüst uygulanmamış,
    uygulamaya kalkan birkaç sapık da kendi ideolojilerine destek amacıyla, üstelik de yanıltıcı şekilde uygulamışlar ve faturasını da milyonlarca insanın canı ile ödetmişlerdir.Daha sonraları çeştili etnik (zenciler gibi) ve/ya sosyal grupları (Hindistandaki kastlar gibi) diğerlerinden ayırmak biçiminde süregelen “uyduruk sınıflandırma” yaklaşımını da bu sapık uygulama kategorisinde düşünmek gerekir.
    İnsan dışındaki canlılar dünyasının ihtiyaç ve imkânlarının anlaşılmasını sağlayabilmiş sınıflandırma yönteminin insanlara uygulanmayıp, tüm insanların tek tür (homo-sapiens) olarak kabul edilmesinin altında temelsiz bir varsayım yatmakta,,
    insanların işine geldiği için ret de edilmemektedir.
    Bu basit varsayım şudur: insanlar bütün varlıklardan üstündür!Bu varsayım nereden çıktı?Sadece insanlarca –çoğunluğunca- kabullenilen bu varsayım gerçekten gülünçtür.
    Kendi dışındaki canlı dünyası hakkında hemen hiç bir şey bilmediği zamanlardan pek az şey bildiği günümüze gelene kadar bu iddiayı desteklemek için bulabildiği tek dayanak,
    kendisinde olup diğer sınıflarda olmadığını sandığı “zeka” özelliğidir.
    Şimdilerde durumun pek öyle olmadığı, çeşitli zeka türlerinin olabileceği, bunların bir bölümünün ise insanların idrak alanının dışında kalabileceği (yani zekasının onları kavramaya yetmeyeceği) anlaşılıyor.
    Yapay zeka ve insan zekası üzerindeki çalışmalar her bir yaşam deseni için ayrı bir zeka türünün olabileceğini ve o desen için “en zeki” sayılabileceğini gösteriyor.Her başarım ölçütü için farklı zekalar olabilir ve bu farklılıklar bir hiyerarşi içinde dizildiğinde en temeldeki ölçüt “varlığını sürdürebilme” olur.
    Şunun şurasında birkaç milyon yıldır varlığını sürdürebilen, bunu da tüm dışındaki dünyayı talan edip yok ederek sürdüren bir “tümör türü”nün en büyük yetersizliğinin o çok öğündüğü zekası olduğunu yavaş yavaş anlıyoruz.
    Bu, insan türünün milyon yıllık trajedisidir.
    İnsanın tüm varlıklardan üstün olduğu,
    dolayısıyla da onlara reva görebileceği her tür muameleyi uygulayabileceği
    yalanı, sonunda bu familyanın
    –belki de gezegenin-
    sonunu getirecek görünüyor.İnsan tek “tür” olamaz!
    İnsan, kendi dışındaki canlılar için mükemmelen uyguladığı sınıflamayı ilk çağlardan zamanımıza kadar işine geldiği gibi çarpıtmış,
    bazen ana amaç olarak köleliği almış ve insanları köleler ve sahipleri olarak, bazen siyahlar ve beyazlar, bazen Almanlar ve dışındakiler, bazen inananlar ve ötekiler gibi yüzlerce anahtar kullanmıştır.
    Kaplan ve kedi aynı familyanın aynı cinsine ait olmakla birlikte iki ayrı tür olarak sınıflanmıştır.
    Beslenme alışkanlıkları ve yaşam çevreleri bu türlerin nesnel farklılaşma anahtarları olmuştur.Böyle bakıldığında, benzer beslenme, giyinme, barınma gibi ihtiyaçlara sahip “insanlar”ı ayıran nesnel bazı farkların olduğu görülüyor. Bu farklılıklar belirli bir etnik, dini ya da coğrafi alanın ürünleri olarak değil, daha karmaşık fiziki ve sosyal farklılıklar olarak ortaya çıkıyor.
    Hangi kökene ve kültüre ait olursa olsun insanlar arasındaki çapraz ilişkiler, sonunda o köken ve kültürlere tam uymayan örnekler ortaya çıkarıyor.Kültürü nedeniyle çapraz ilişkilere daha sınırlı olarak açık bulunan kültürlerde ise bu “yabancı” örnekler daha az ortaya çıkıyor.İnsan dışındaki aile, cins ve türler açısından bu çaprazlama çeşitliliği –bu ölçüde- var mıdır?Bu nedenlerle insana, içinde çeşitli alt-türleri bulunduran bir “tür” olarak bakmak daha doğru değil midir?
    Bazı sınıflamalar yanlış ya da yararsızdır!Sahipler – köleler, aşağı ırk – arî ırk gibi sınıflamalar yanlıştır.
    Bir de doğru ama yararsız sınıflamalar vardır: eğitimli-cahil, köylü-kentli gibi sınıflamalar kimi sosyal olguları açıklamak için kullanılıyor.
    Örneğin kent dokusunu bozan gecekondu olgusu ya da trafik düzenine uyulmayış “köylülük” ya da “eğitimsizlik” olarak adlandırılıyor.
    Yani kentlileştikçe ve eğitim arttıkça bunlar azalacak denilmeye getiriliyor.
    Halbuki nesnel anahtar kentlilik ya da eğitim değil, “her şeyin ilişkili bir bütün olduğunu idrak edip etmemek”tir.
    Bunu idrak edebilenler içinde köylüler ve hiç eğitimsizler olduğu gibi idrak edemeyenler arasında en yüksek eğitsel derecelere sahip kentli burjuvalar da vardır.
    Ulusal ölçekte yayın yapan TV kanallarının birisinde, kurban için getirildiği pazardan can havliyle kaçan bir danayı döverek kaçmamaya razı etmeye çalışan “insan”lar köylü ve eğitimsiz, bu sahneleri ana haberlerde –dana güreşi alt yazısı ve bir oyun havası eşliğinde- gösterirken neşeyle açıklamalar yapan spiker bütünlüğü idrak edememiş bir eğitimli kentlidir.Medyanın çeşitli organlarında bu tür vahşetleri ya eğlence ya da AB’ye girerken yapılmaması gereken densizlikler olarak sunan kişiler de eğitimli kentlilerdir.Ama diğer yandan, ormanda bulduğu öksüz ayı yavrularını süt ve balla besleyerek adeta annelik yapan Trabzonun Sürmene ilçesine bağlı Kutlular köyünde yaşayan Mehmet Yılmaz ise “bütünlüğün farkında” bir eğitimsiz köylüdür. Topraklarını satmayı reddeden kızılderili şef de yine bütünlüğün farkındaolan bir eğitimsiz köylüydü.Kuş gribine karşı “kurban etinin cızbız değil kavurma yapılarak yenilmesi” dışında –ayağı ve postuyla enfeksiyon taşıma gibi- bir riskin bulunmadığını TV kanalına beyan eden bir eğitimli-kentli akademisyen ise bütünlüğün farkında değildir.
    Bu birkaç örnekten dahi görülebileceği gibi köylü-kentli, eğitimli-eğitimsiz anahtarları bu bağlamda yararsızdır. Bu tür kolaycı açıklamalar köylülere ve eğitimsizlere karşı haksız birer saldırı, ama daha da vahimi sorunları –bırakınız çözmeyi- anlayamamak demektir.
    Halbuki bunlar ayrı bir alt-tür’dür!Bu “bütünlüğün idraki” özelliğinin nasıl oluştuğu ya da eğer insan alt-türlerinin tamamında var iken neler olup da yok olduğu bilimin açıklayabileceği bir konudur.
    Ama şimdilik önemli olan, “bütünlüğün farkında olup olmama” özelliğinin tam bir ayırıcı özellik olduğu, sahip olanları ayrı bir alt-tür, sahip olmayanları ise ayrı bir alt-türün üyeleri haline getirdiğidir.
    Aynen Neanderthal’ler ve Cromagnon’ların aynı hominind familyasına ait olmakla birlikte  ayrı türler olmaları gibi (http://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=649).
    Bu alt-türleri “insan” saymak onların haklarının ihlalidir!Karanfilleri, kaplanları ya da yunusları insan saymak onlar için tam bir işkence olurdu.
    İnsanlar için oluşturulan ortamlar onlar için “uygun” değildir.
    Ne yani daha ne istiyorsun seni insandan saydık diyerek bir kaplanın apartman dairesinde oturmak zorunda bırakıldığını, çişini pisuara yapmak zorunda kalışını, ev halkıyla şöyle doya doya bir oynaşmasına izin verilmeyişini bir düşünsenize.
    Danaları döverek kesilmeye razı ederek ibadet etmeye çalışanların da haklarını ihlal ediyoruz!
    Bu insanları sürekli aşağılayarak hem onların, hem de köylülerin ve eğitim imkanı bulamamış olanların haklarını ihlal ediyoruz.
    Sırf dış görünüşleri birbirine benzediği için bir arada yaşamalarına izin verilen alt-türler birbirleri için son derece tehlikeli olabilirler.
    Örneğin piranha ve sarı kanat denilen balıklar bir arada ancak birkaç saniye yaşayabilirler. Bir Pitbull ve fino için de ancak birkaç dakikalık bir birliktelik olabilir. Bir iguana ile timsah da oldukça benzerdir ama bir arada yaşayamazlar.
    Bunların hiç biri kötü diğerleri ise iyi değildir, sadece farklıdırlar.Benzer şekilde “bütünün farkında” olan ve olmayan insan alt-türleri de birbirleri için son derece tehlikelidir.
    Aynen diğer örnekte olduğu gibi “farkında olmamak” o insan alt-türünün bir kusuru değildir, sadece özelliğidir.Farkında olmak da diğerinin bir marifeti olmayıp sadece özelliğidir.
    Ama kesin olan, farkında olmayanın farkında olan için tehlike oluşturduğudur.
    Bu tehlike araç kullanırken, ibadet ederken, inşaat yaparken, belediye ya da devleti yönetirken, severken, nefret ederken, ticaret yaparken, futbol oynarken, öğretmenlik ya da öğrencilik yaparken, kariyer sahibi olurken kısacası yaşamın binlerce kesitinin herhangi birisinde doğabilir.
    Bu potansiyel bir risk değildir, mutlaka gerçekleşecek bir risktir. Deprem gibi de değildir. Zamanı da yerleri de bellidir.Demokrasi tüm insan alt-türlerine değil, sadece medeni insan alt-türüne uygundur!
    İşte sorun burada başlıyor.
    Solon
    –Atina’da demokrasi konusundaki sorunlar üzerine-
    ünlü ölçütünü ortaya koyuyor: demokrasi eşitler arasında mümkün olabilen bir rejimdir!İnsanların kendi kendilerini yönetmesi esasına dayalı demokrasi kavramının temelindeki ana öğe “sorumluluk bilinci”dir. Bu bilinç yok olduğunda demokrasinin başlıca elementi olan “katılım” da ortadan kalkacaktır. Böylece gerek kararlarda gerek kararların uygulanmasında ve gerekse uygulamanın denetiminde katılım kalmayacak, gücü eline geçiren haklı da olacaktır.“Farkında olmayan” insan alt-türü ise tanım itibariyle sorumsuzdur.
    Çünkü sorumluluk farkında olmanın bir diğer ifadesidir.
    O halde farkında olmayanların demokrasi ile yönetimi maddeten imkansızdır.
    Durumun kendini tamir etmesi de imkansızdır. Çünkü farkında olmayan alt-türün değer ölçüleri farkında olanları tahrip edecek, onları saf dışına itecek cinstendir. Hiçbir akli, ahlaki kurala uymak sorumluluğu olmadığı için her türlü çatışmanın peşin galibi farkında olmayan alt-türüdür.
    Farkında olanlar için bir nimet olan demokrasi rejimi farkında olmayanların elinde diğerlerine karşı öldürücü bir silaha dönüşmektedir.
    Depremle ya da kuş gribiyle birlikte yaşamaya çalışırken, yollarda araç kullanırken, AIDS’ten korunmaya çalışırken, ibadet ederken, sorun çözerken; her zaman her yerde.
    Her iki alt-tür bir şekilde birbirine karışmış ise ne olacak?Mevcut durum tam da budur.Bunun nasıl çözüleceğinden önce, farkında olanların bu tanı çevresinde uzlaşmaları önem taşıyor.

    Ondan sonraki adım ise yaşamın çeşitli alanlarındaki doğru tavır sahiplerinin dayanışması, hatta ondan da önce birbirlerinin varlığından haberdar olmalarıdır http://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=457

    Bu onlara güç verecektir.
    Bu mücadelede farkında olanların en büyük üstünlüğü diğerlerinin ayırıcı özelliği olan “farkında olmamak”tır. Maalesef başkaca çözüm yolu görünmüyor.

    Perşembe, Ocak 12, 2006

    Bu metin Değişken Derinlikli Yazım yöntemi (Patent Pending No: TPE 2005/03764) ile yazılmıştır. Ayrıntılar için Bkz .http://bit.ly/PhdrXn
  • Büyük yanılgı!

    Muhteşem çaba..

    Bilim, bitki ve hayvanlar dünyasını anlayabilmek için sınıflandırarak işe başlamıştır. Bu yaklaşım boyunca, temel özellikleri birbirine benzer olanları “aile (familya)“, aynı türler içinde benzer olanları “cins“, onların içindeki benzerleri “tür” ve sonra da “alt-tür“ler olarak sınıflandırmıştır. Bu sınıflama hem inceleme kolaylığı, hem de farklı sınıfların “özgün ihtiyaçları”nı bilmemizi sağlamıştır.

    Örneğin kedi ve kaplan aynı familyaya ait-türler olduğu için birinin incelenmesinden sağlanan bilgiler diğeri için de yol gösterici olmuş, ama diğer yandan da kaplanın beslenme ihtiyaçlarının kedininkinden farklı olması nedeniyle birisi ormana salınırken diğeri evlerde beslenme yoluna gidilmiştir. (Bu yapılmasaydı neler olabileceğini bir zamanlar evinde kaplan besleyen bir mafya büyüğümüz uygulamalı olarak göstermiştir).

    Bu sınıflandırma sayesinde her bir hayvan türü -hatta alt-türü- için ayrı besleme, barınma, tedavi, eğitim, korunma, koruma vb pratikler ortaya çıkmış ve insanın da dahil olduğu tüm canlılar dünyasının birlikte yaşayabilmesi için kurallar bu pratiklerin üzerinde temellenmiştir.

    Tüm hayvanlar için yapılan bu sınıflama bitkiler için de mevcut olup, sınıflamanın ne denli iğne ile kuyu kazmak olduğu taksonomiye şöyle bir göz atan herhangi bir kimse tarafından hemen anlaşılabilir. Bilimin, evrenin anlaşılması ve türlerin uyum içinde birlikte yaşayabilmeleri yolundaki bu büyük çabası tek kelimeyle muhteşemdir.

    Fakat o da ne!

    Böcekler, küçük ve büyük tüm hayvanlar ve bitkiler için uygulanan bu yöntem ilginçtir ki insanlar için doğru dürüst uygulanmamış, uygulamaya kalkan birkaç sapık da kendi ideolojilerine destek amacıyla, üstelik de yanıltıcı şekilde uygulamışlar ve faturasını da milyonlarca insanın canı ile ödetmişlerdir.

    Daha sonraları çeştili etnik (zenciler gibi) ve/ya sosyal grupları (Hindistandaki kastlar gibi) diğerlerinden ayırmak biçiminde süregelen “uyduruk sınıflandırma” yaklaşımını da bu sapık uygulama kategorisinde düşünmek gerekir.

    İnsan dışındaki canlılar dünyasının ihtiyaç ve imkânlarının anlaşılmasını sağlayabilmiş sınıflandırma yönteminin insanlara uygulanmayıp, tüm insanların tek tür (homo-sapiens) olarak kabul edilmesinin altında temelsiz bir varsayım yatmakta, insanların işine geldiği için ret de edilmemektedir. Bu basit varsayım şudur: insanlar bütün varlıklardan üstündür!

    Bu varsayım nereden çıktı?

    Sadece insanlarca -çoğunluğunca- kabullenilen bu varsayım gerçekten gülünçtür. Kendi dışındaki canlı dünyası hakkında hemen hiç bir şey bilmediği zamanlardan pek az şey bildiği günümüze gelene kadar bu iddiayı desteklemek için bulabildiği tek dayanak, kendisinde olup diğer sınıflarda olmadığını sandığı “zeka” özelliğidir.

    Şimdilerde durumun pek öyle olmadığı, çeşitli zeka türlerinin olabileceği, bunların bir bölümünün ise insanların idrak alanının dışında kalabileceği (yani zekasının onları kavramaya yetmeyeceği) anlaşılıyor. Yapay zeka ve insan zekası üzerindeki çalışmalar her bir yaşam deseni için ayrı bir zeka türünün olabileceğini ve o desen için “en zeki” sayılabileceğini gösteriyor. Her başarım ölçütü için farklı zekalar olabilir ve bu farklılıklar bir hiyerarşi içinde dizildiğinde en temeldeki ölçüt “varlığını sürdürebilme” olur.

    Şunun şurasında birkaç milyon yıldır varlığını sürdürebilen, bunu da tüm dışındaki dünyayı talan edip yok ederek sürdüren bir “tümör türü”nün en büyük yetersizliğinin o çok öğündüğü zekası olduğunu yavaş yavaş anlıyoruz. Bu, insan türünün milyon yıllık trajedisidir.

    İnsanın tüm varlıklardan üstün olduğu, dolayısıyla da onlara reva görebileceği her tür muameleyi uygulayabileceği yalanı, sonunda bu familyanın -belki de gezegenin- sonunu getirecek görünüyor.

    İnsan tek “tür” olamaz!

    İnsan, kendi dışındaki canlılar için mükemmelen uyguladığı sınıflamayı ilk çağlardan zamanımıza kadar işine geldiği gibi çarpıtmış, bazen ana amaç olarak köleliği almış ve insanları köleler ve sahipleri olarak, bazen siyahlar ve beyazlar, bazen Almanlar ve dışındakiler, bazen inananlar ve ötekiler gibi yüzlerce anahtar kullanmıştır.

    Bilim ise taksonomisinde bu “işine gelme” anahtarı yerine nesnel farklılıkları almıştır. Kaplan ve kedi aynı familyanın aynı cinsine ait olmakla birlikte iki ayrı tür olarak sınıflanmıştır. Beslenme alışkanlıkları ve yaşam çevreleri bu türlerin nesnel farklılaşma anahtarları olmuştur.

    Böyle bakıldığında, benzer beslenme, giyinme, barınma gibi ihtiyaçlara sahip “insanlar”ı ayıran nesnel bazı farkların olduğu görülüyor. Bu farklılıklar belirli bir etnik, dini ya da coğrafi alanın ürünleri olarak değil, daha karmaşık fiziki ve sosyal farklılıklar olarak ortaya çıkıyor.

    Hangi kökene ve kültüre ait olursa olsun insanlar arasındaki çapraz ilişkiler, sonunda o köken ve kültürlere tam uymayan örnekler ortaya çıkarıyor. Kültürü nedeniyle çapraz ilişkilere daha sınırlı olarak açık bulunan kültürlerde ise bu “yabancı” örnekler daha az ortaya çıkıyor.

    İnsan dışındaki aile, cins ve türler açısından bu çaprazlama çeşitliliği -bu ölçüde- var mıdır?

    Bu nedenlerle insana, içinde çeşitli alt-türleri bulunduran bir “tür” olarak bakmak daha doğru değil midir?

    Bazı sınıflamalar yanlış ya da yararsızdır!

    Sahipler – köleler, aşağı ırk – arî ırk gibi sınıflamalar yanlıştır.

    Bir de doğru ama yararsız sınıflamalar vardır: eğitimli-cahil, köylü-kentli gibi sınıflamalar kimi sosyal olguları açıklamak için kullanılıyor. Örneğin kent dokusunu bozan gecekondu olgusu ya da trafik düzenine uyulmayış “köylülük” ya da “eğitimsizlik” olarak adlandırılıyor. Yani kentlileştikçe ve eğitim arttıkça bunlar azalacak denilmeye getiriliyor.

    Halbuki nesnel anahtar kentlilik ya da eğitim değil, “her şeyin ilişkili bir bütün olduğunu idrak edip etmemek“tir. Bunu idrak edebilenler içinde köylüler ve hiç eğitimsizler olduğu gibi idrak edemeyenler arasında en yüksek eğitsel derecelere sahip kentli burjuvalar da vardır.

    Ulusal ölçekte yayın yapan TV kanallarının birisinde, kurban için getirildiği pazardan can havliyle kaçan bir danayı döverek kaçmamaya razı etmeye çalışan “insan”lar köylü ve eğitimsiz, bu sahneleri ana haberlerde -dana güreşi alt yazısı ve bir oyun havası eşliğinde- gösterirken neşeyle açıklamalar yapan spiker bütünlüğü idrak edememiş bir eğitimli kentlidir.

    Medyanın çeşitli organlarında bu tür vahşetleri ya eğlence ya da AB’ye girerken yapılmaması gereken densizlikler olarak sunan kişiler de eğitimli kentlilerdir.

    Ama diğer yandan, ormanda bulduğu öksüz ayı yavrularını süt ve balla besleyerek adeta annelik yapan Trabzonun Sürmene ilçesine bağlı Kutlular köyünde yaşayan Mehmet yılmaz ise “bütünlüğün farkında” bir eğitimsiz köylüdür. Topraklarını satmayı reddeden kızılderili şef de yine bütünlüğün farkında olan bir eğitimsiz köylüydü.

    Kuş gribine karşı “kurban etinin cızbız değil kavurma yapılarak yenilmesi” dışında -ayağı ve postuyla enfeksiyon taşıma gibi- bir riskin bulunmadığını TV kanalına beyan eden bir eğitimli-kentli akademisyen ise bütünlüğün farkında değildir.

    Bu birkaç örnekten dahi görülebileceği gibi köylü-kentli, eğitimli-eğitimsiz anahtarları bu bağlamda yararsızdır. Bu tür kolaycı açıklamalar köylülere ve eğitimsizlere karşı haksız birer saldırı, ama daha da vahimi sorunları -bırakınız çözmeyi- anlayamamak demektir.

    Halbuki bunlar ayrı bir alt-tür’dür!

    Bu “bütünlüğün idraki” özelliğinin nasıl oluştuğu ya da eğer insan alt-türlerinin tamamında var iken neler olup da yok olduğu bilimin açıklayabileceği bir konudur. Ama şimdilik önemli olan, “bütünlüğün farkında olup olmama” özelliğinin tam bir ayırıcı özellik olduğu, sahip olanları ayrı bir alt-tür, sahip olmayanları ise ayrı bir alt-türün üyeleri haline getirdiğidir. Aynen Neanderthal’ler ve Cromagnon’ların aynı hominind familyasına ait olmakla birlikte ayrı türler olmaları gibi (http://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=649).

    Bu alt-türleri “insan” saymak onların haklarının ihlalidir!

    Karanfilleri, kaplanları ya da yunusları insan saymak onlar için tam bir işkence olurdu. İnsanlar için oluşturulan ortamlar onlar için “uygun” değildir. Ne yani daha ne istiyorsun seni insandan saydık diyerek bir kaplanın apartman dairesinde oturmak zorunda bırakıldığını, çişini pisuara yapmak zorunda kalışını, ev halkıyla şöyle doya doya bir oynaşmasına izin verilmeyişini bir düşünsenize.

    Danaları döverek kesilmeye razı ederek ibadet etmeye çalışanların da haklarını ihlal ediyoruz!

    Bu insanları sürekli aşağılayarak hem onların, hem de köylülerin ve eğitim imkanı bulamamış olanların haklarını ihlal ediyoruz.

    Sırf dış görünüşleri birbirine benzediği için bir arada yaşamalarına izin verilen alt-türler birbirleri için son derece tehlikeli olabilirler. Örneğin piranha ve sarı kanat denilen balıklar bir arada ancak birkaç saniye yaşayabilirler. Bir Pitbull ve fino için de ancak birkaç dakikalık bir birliktelik olabilir. Bir iguana ile timsah da oldukça benzerdir ama bir arada yaşayamazlar. Bunların hiç biri kötü diğerleri ise iyi değildir, sadece farklıdırlar.

    Benzer şekilde “bütünün farkında” olan ve olmayan insan alt-türleri de birbirleri için son derece tehlikelidir. Aynen diğer örnekte olduğu gibi “farkında olmamak” o insan alt-türünün bir kusuru değildir, sadece özelliğidir. Farkında olmak da diğerinin bir marifeti olmayıp sadece özelliğidir. Ama kesin olan, farkında olmayanın farkında olan için tehlike oluşturduğudur.

    Bu tehlike araç kullanırken, ibadet ederken, inşaat yaparken, belediye ya da devleti yönetirken, severken, nefret ederken, ticaret yaparken, futbol oynarken, öğretmenlik ya da öğrencilik yaparken, kariyer sahibi olurken kısacası yaşamın binlerce kesitinin herhangi birisinde doğabilir. Bu potansiyel bir risk değildir, mutlaka gerçekleşecek bir risktir. Deprem gibi de değildir. Zamanı da yerleri de bellidir.

    Demokrasi tüm insan alt-türlerine değil, sadece medeni insan alt-türüne uygundur!

    İşte sorun burada başlıyor. Solon -Atina’da demokrasi konusundaki sorunlar üzerine- ünlü ölçütünü ortaya koyuyor: demokrasi eşitler arasında mümkün olabilen bir rejimdir!

    İnsanların kendi kendilerini yönetmesi esasına dayalı demokrasi kavramının temelindeki ana öğe “sorumluluk bilinci“dir. Bu bilinç yok olduğunda demokrasinin başlıca elementi olan “katılım” da ortadan kalkacaktır. Böylece gerek kararlarda gerek kararların uygulanmasında ve gerekse uygulamanın denetiminde katılım kalmayacak, gücü eline geçiren haklı da olacaktır.

    Farkında olmayan” insan alt-türü ise tanım itibariyle sorumsuzdur. Çünkü sorumluluk farkında olmanınbir diğer ifadesidir. O halde farkında olmayanların demokrasi ile yönetimi maddeten imkansızdır.

    Durumun kendini tamir etmesi de imkansızdır. Çünkü farkında olmayan alt-türün değer ölçüleri farkında olanları tahrip edecek, onları saf dışına itecek cinstendir. Hiçbir akli, ahlaki kurala uymak sorumluluğu olmadığı için her türlü çatışmanın peşin galibi farkında olmayan alt-türüdür.

    Farkında olanlar için bir nimet olan demokrasi rejimi farkında olmayanların elinde diğerlerine karşı öldürücü bir silaha dönüşmektedir. Depremle ya da kuş gribiyle birlikte yaşamaya çalışırken, yollarda araç kullanırken, AIDS’ten korunmaya çalışırken, ibadet ederken, sorun çözerken; her zaman her yerde.

    Her iki alt-tür bir şekilde birbirine karışmış ise ne olacak?

    Mevcut durum tam da budur. Bunun nasıl çözüleceğinden önce, farkında olanların bu tanı çevresinde uzlaşmaları önem taşıyor. Ondan sonraki adım ise yaşamın çeşitli alanlarındaki doğru tavır sahiplerinin dayanışması, hatta ondan da önce birbirlerinin varlığından haberdar olmalarıdır (http://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=457). Bu onlara güç verecektir. Bu mücadelede farkında olanların en büyük üstünlüğü diğerlerinin ayırıcı özelliği olan “farkında olmamak”tır. Maalesef başkaca çözüm yolu görünmüyor.

    Perşembe, Ocak 12, 2006

  • Hayvanlar !

    Her nerede insan yaşamını kolaylaştıran bir şey varsa oraya dikkatle bakılmalıdır. Bu kolaylıkların bir bölümü -hepsi değilse de-, bir yandan yaşamı kolaylaştırırken bir yandan da bozarlar.

    Teknolojik araçların çoğu böyledir. Otomobil, hayatı kolaylaştırır ama hem çevrenin bozulmasına hem de insanın hareketsizleşmesine yol açar.

    Çeşitli spreyler içine konan gazlar da böyledir. Ucuz bir biçimde püskürtme işini sağlar ama diğer yandan ozon tabakasını deler.

    Yaşam kolaylaştırıcılar yalnız teknik araç, gereçler değildir. Bazı kavramsal ögeler de yaşamı kolaylaştırırlar.

    Örneğin eğitimde uygulanan ezber (kişinin, mevcut diğer bilgileriyle ilişki kurulmaksızın bellekte tutma), öğrenci, öğretmen, ebeveynin işlerini çok kolaylaştırır. Başarısız öğrenciye öğretmen ya da ana babasınca yapılan tek yol gösterme, “daha iyi çalış” tır ve bunun asıl anlamı “daha iyi ezberle“dir. Gerçekten de başarısız çocuklar bu yolla başarılı hale gelebilmektedirler. Ezber böylece birçok kişinin yaşamını kolaylaştırırken bir yandan da onların yaratıcılıklarını öldürür.

    İşte bu tür kavramsal kolaylaştırıcılardan birisi de “sınıflandırma“dır.

    Bilimin gelişmesinde önemli rol oynayan sınıflandırmanın dayanağı, “birbirine benzer şeyleri bir araya koymak, daha az benzeyenleri üst-guruplar, daha çok benzeyenleri ise alt-guruplar içinde toplamak”tır. Böylece örneğin, “insanlar” bir gurup olmuş, “canlılar” bir üst-gurup, “derisi sarı olanlar” ise bir alt-gurup altında toplanmıştır.

    Çeşitli konularda yapılan sayısız gözlem, ancak bu yolla ait olduğu guruba sokulabilmiş ve o guruba ait önceki bilgilerle ilişkilendirilebilmiştir.

    Sınıflandırmanın güçlü bir alet olduğu bellidir. Ama tüm güçlü aletlerin sakıncasını da içinde barındırmaktadır: Yanlış kullanıldığında zarar vermek!

    İnsanların çok azı sınıflandırma aracını doğru kullanmıştır. Çoğunluk, sınıflandırmayı, “kendinden başkasını yok sayma” gerekçesi olarak kullanmış ve halen de kullanmaktadır.

    Karadenizli’ler (ya da bir alt-gurup olarak Rize’liler), Türk’ler, Kürt’ler, Fenerbahçeli’ler, Mülkiyeli’ler ya da Doğruyol’cu ya da Anap’lılar büyükçe bir bölümü -hepsi dememek için- böyle bir anlayış sonucu guruplaşmışlar, kendi dışındakileri yok sayma kolaylaştırıcılığının etkisine kapılmışlardır.

    Türkiye yalnız Galatasaraylı’lar dan ya da Trabzonlu’lar dan ya da İ.T.Ü.’lüler den ibaret olsaydı, eldeki “imkanlar”ın dağıtımı ne kadar kolay olurdu (ve de olmaktadır).

    Sınıflamanın kötüye kullanımının en ahmakça, en canice uygulaması ise insan-hayvan ayrımında ortaya çıkar. Sadece dış görünüşünün farklı olması nedeniyle, ölümden işkenceye dek tüm ahlaksızlıkların reva görüldüğü hayvanlar ile insan denilen tür arasında yapılan ayrımı anlamsız kılabilecek ölçüde büyük benzerlikler vardır.

    İnsan ve hayvanlardan oluşan kümeyi mutlaka sınıflandırmak gerekiyorsa, mesela, “büyük sisteme uyum gösterenler” ile “büyük sistemi tahribe çalışan ahmaklar -ki aralarında hayvanlar da olabilir” biçiminde bölmek çok daha yararlı olurdu.

    HABİTAT-II nedeniyle yapılan hazırlıklar çerçevesinde sokak hayvanları öldürülüyor.

    Bu iş, zannedilebileceği gibi geri zekalı birkaç belediye başkanının bireysel katliamı değildir. Bu emri yerine getiren itlaf ekipleri, sanki tüm görevlerini yapıyorlarmışçasına bu katil eylemini de zevkle yapmaktadırlar. Buna rağmen bu, onların işi de değildir.

    Hatta, bu cinayetlerde en az sorumluluk, geri zekalı başkanları ile itlaf ekiplerinindir. Çünkü onlar aklen eksiktirler.

    Günlerdir süren bu rezilliğe karşı bir satır yazmayan, bir kelime söylemeyen köşe yazar ve konuşurları, her ağzını açışta doğa lafını ağzından düşürmeyen iş adamları, bürokratlar, politikacılar, sözüm ona devlet adamları ve kadınları esas suçludurlar.

    Onlar, hayvanları ayrı bir “sınıf” olarak öldürülmeye müstahak gören, “büyük sistemi tahribe çalışan ahmaklar” sınıfının asıl üyeleridir.

    Sokak hayvanlarını kuduz nedeniyle öldürdüklerini söyleyip, “öldürmeyip de kuduzun yayılmasına göz mü yumalım?” diyenler, yapmadıkları görevlerinin faturasını şark kurnazlığıyla başkalarına yıkmaya çalışan ilkel yaratıklardır.

    Kuduz tehlikelidir, ama sizler daha tehlikelisiniz. Sizlerin “canlılar sınıfı”ndan tecrit edilmeniz, tedavi altına alınmanız gerekir.

    Bu yazı, tüm milletvekillerine, bakanlara, başbakana, cumhurbaşkanına, büyükşehir belediye başkanına, doğa ile ilgili örgütlerin başkanlarına ve etkili olabilecek kişilere ayrıca fakslanmıştır.

    Eğer bu kişilerden de bir ses çıkmaz, bu cinayetler durdurulmazsa, bunun ne anlama geleceğini ayrıca yorumlamaya, özellikle sınıflandırma açısından gerek kalmayacaktır.

    14 Nisan 1996, Pazar