• Ağ tipi yapılanma..

    Birbirinden farklı yapı, statü ve çalışma alışkanlıklarına sahip kuruluşları -ve hatta kişileri-, bir dizi ortak amaçlar çevresinde bir araya getirmek gereken projelerde, bu kuruluşları tek merkeze bağlamak ve öylece koordine etmek şeklindeki geleneksel yaklaşım işlemiyor.

    Geniş bir alanda ancak “ağ tipi” bir yaklaşım geçerlidir. Ekonomik, sosyal ve kültürel alanlardaki aktörlerin tamamını içine alan ve hiyerarşik olmayan bir yapılanma, böylesine karmaşık ilişkileri gerektiren durumlar için neredeyse tek çözüm olarak görünüyor.

    Bir yapılanma ancak bir dizi sorunun cevaplanması halinde açıklığa kavuşabilir. Örneğin şu sorular yanıtlanmalıdır:

    o      Ağ’ın amaçları nelerdir?

    o      Ağ’ı oluşturacak olan düğüm noktaları bağlamında:

    –        Ağ’a dahil olma ya da dışında kalma ilkeleri neler olmalı?

    –        Ağ’ın düğümleri arasında ilişkiler hangi kurallar uyarınca yürütülmeli?

    –        Ağ’ın yönetimi nasıl olmalı?

    –        Ağı oluşturan düğüm noktaları arasındaki ikili, üçlü , çoklu ilişkileri tanımlayacak olan Alanlar Arası İlişkiler Protokolu-AAİP Neler İçermelidir?

    o      Ağlar-arası ilişkiler nasıl yürütülmeli?

    o      Ağa dahil kişi ve kuruluşların sorumluluk ve ayrıcalıkları neler olmalı?

    o      Ağ amaçlarını gerçekleştirme araçları neler olmalı?

    o      Ağ işletiminin maliyet öğeleri nelerdir ve bu maliyet kimlerce, nasıl (sponsorluk, reklam, aidat, kar bölüşümü vbg) finanse edilecektir?

    o      Düğümler ve/ya ağlar arasıında doğabilecek anlaşmazlıklar, sürtüşmeler ve çatışmalar nasıl çözümlenecek?

    Bu yapılanmanın nasıl yönetilmesi gerektiği konusundaki düşünceler ise şunlardır: Ağı oluşturacak katılımcılar grubundan kabul edenler -genişlemeye ve belli bir model uyarınca değişmeye tabi olmak üzere- bu yapılanmanın yönetim sistemi içinde yer alabilirler ve böylece ilk hareket temin edilmiş olur.

    Bu ilk grubun bir vakıf, dernek ya da benzeri bir kimlik altında bir araya gelmemesi, ağı oluşturan kişi ve kuruluşlara bir hiyerarşi ima etmeyen bir kimliksizlikte olmaları -ve de kalmaları- çok önemlidir. Ağın, katılımlı olarak koyacağı kurallar içinde kendi kendini yönetmesinde katalizör rolü oynayacak olan bu gruba, nötr bir ad olarak AĞ ODAĞI (relay center) denilebilir. Aynen, bir merceğin odak noktası gibi, gerçekte mevcut olmayan, ama bütün kırılan ışınlar aynı noktadan geçtikleri için “varmış gibi” kabul edilen sanal bir nokta!

    AĞ ODAĞI’nın işlevi, ağı oluşturan düğüm noktalarının aralarında yaptıkları ikili -veya çoklu- anlaşmalara -bir noter gibi kimliksiz olarak- şahit olmak ve anlaşmaların ihlalleri halinde, yine tarafların baştan öngördükleri yaptırımları onların öngördükleri biçimde uygulamaktan ibarettir.

    Akla gelebilecek ilk soru, bu ağa hangi aktörlerin ve de nereye kadar katılmayı kabul edecekleridir. Ağ, başlangıçta ona katılmayı kabul eden ve katılma sınırları konusunda birbiriyle uzlaşabilen aktörlerden oluşmalı, daha sonra giderek genişlemeyi hedef edinmelidir. Bunu somutlaştırmak için, katılımcılardan neler isteneceği belirlenmelidir. İddiasız ama güvenli ve doğurgan bir başlangıç olarak şunlar talep edilebilir:

    (1)      Ağın saptanacak amaçlarını benimsediğini beyan etmek,

    (2)      AĞ ODAĞI’nın işletme giderlerine ve denetimine gücü oranında katılmayı kabul etmek,

    (3)      Diğer düğüm noktaları ve AĞ ODAĞI ile yapacağı protokollara uymak ve birincisi için AĞ ODAĞI’nın, ikincisi için bağımsız bir gözlemcinin gözetim işlevini kabul etmek.

    Düğüm noktaları içinde kişiler, özel sektör kuruluşları, gönüllü kuruluşlar, meslek örgütleri ve devlet birimleri bulunabilir, ama yönetim biçimi bunların herhangi birinin egemenliği altında değildir. Bu kesin bir kuraldır.

    Temmuz 24, 2004

  • Hastaneler birleşti, neler birleşmedi?

    SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığına devri yıllardır konuşulurdu, nihayet devredildi, SSK ve devlet hastaneleri birleşmiş oldu.

    Birleşmeden yana olanların savunusu “farklı bakanlıklara bağlı kurumların farklı tellerden çalacağı, aynı telden çalmaları için aynı bakanlığa bağlanmalarının zorunluğu” mealindedir.

    Birleşmeye karşı olanlar ise SSK hastanelerinin işçilere ait olduğunu (ne demekse), işçilerden yapılagelen kesintilerle kurulan bu hastanelerin onların ellerinden (!) alınamayacağını savunmaktadırlar.

    Her iki tarafın savunuları da temelsizdir. Bu ikinci dayanağın çürütülmesi çok kolaydır. Birincisi SSK hastanelerinin -bir kısmının- kuruluşunda işçilerden kesilen SSK pirimlerinin payı vardır, ama gerek geri kalanların kurulması gerekse işletmesi daima bütçeden karşılanmıştır.

    İkincisi, toplumun her kesiminden yapılan özel kesintiler karşılığında oluşturulan kurumların o kesimlere ait olması diye bir saçmalık olamaz. Bu takdirde her kesim kendinin olduğunu iddia edeceği kurum -hattâ inşaata- sahip çıkmaya kalkar.

    Üçüncüsü, SSK da bir kamu kuruluşudur ve devletin bir bakanlığına bağlıdır. Bakanlıklar toplum kesimlerine tahsisli olarak değil, genel idari ihtiyaçlara göre kurulurlar. Çalışma Bakanlığı (uzuncası Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı) işçilere ait olmadığı gibi Sağlık Bakanlığı da memurlara ait değildir.

    Dördüncüsü, SSK hastanelerinin devlet hastanelerine göre daha iyi hizmet verdiği gibi bir iddia ya da gerçek varsa, israr edilmesi gereken herhalde o iyi sistemin devlet hastanelerine de yaygınlaştırılmasını istemektir.

    Daha başka olmazlar da bulunabilir ama vakit kaybından başka bir işe yaramaz.

    Gelelim birleşmeyi savunanların gerekçelerine: Önce basit bir soru: Birleşme ne demektir? SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığına bağlanması ise “bağlanma” ne demektir?

    Bunun, “SSK hastanelerinin personelinin -maaş, tayin, terfi vbg- özlük işlemlerinin Çalışma Bakanlığınca değil Sağlık Bakanlığınca yapılacağı” demek olduğunu, yoksa ameliyatların bundan böyle Sağlık Bakanlığının ideolojik tercihlerine göre yapılacağı anlamını çıkarmanın -hem de koalisyon dönemi olmadığına göre- pek doğru olmayacağını anlıyoruz.

    Peki şimdi yine akla ziyan gibi görünebilecek bir soru: iki grup hastaneyi aynı bakanlığa bağlamanın ne gibi yararları olabilir?

    Herhalde en güçlü iddia “havuz sistemi” oluşturulacağıdır. Yani, çok sayıda hastaya, toplam açısından kısıtlı imkânların tahsisinde aynı bir merkezden yönetilen sistemin daha yüksek verimle cevap verebileceği iddiası.

    İşte, işin püf noktası buradadır. İki grup hastanenin aynı bakanlığa bağlanması, bu “ihtiyaçlara daha yüksek verimle cevap vermesi” amacını gerçekleştirebilecek bir araç değildir. Bambaşka araçlara gerek vardır.

    Nitekim, hergün TV’lerde izlediğimiz saatlerce ambulans bekleme olayları da göstermektedir ki, aynı merkeze (örneğin Sağlık Bakanlığı, Çalışma Bakanlığı, Belediye ya da bir başka merkezi kurum) bağlı ambulanslar arasında -yukarılarda anılan- “bağ” yoktur. Neredeyse her ambulans ayrı bir merkezden yönetilmektedir.

    Sık sık, bir kurumda -hatta özel kurumlarda- kaybolan evraklarımız için, “öbür arkadaş şey yapmış benim haberim yoktu” şeklinde cevaplar alırız. Ambulans gecikmesi ve evrak kaybolması arasındaki bağlantı, SSK ve Devlet Hastaneleri açısından ve de tüm kamu ve özel kurumlarımız -ve şirketlerimiz- için geçerlidir.

    Bir yarar elde edebilmek için önce sorunu doğru tariflemek gerekir. Sorun, çeşitli amaçlarla (yani ihtiyaçlarla) kurulmuş kurumlar, hattâ aynı kurumlar bünyesindeki birimler arasında işlevsel bir işbirliğinin kurulamayışıdır.

    Eğer bir hastaya hangi SSK hastanesinde uygun yer ve tedavi imkânları olduğunu, o hastaneleri tek tek dolaşmadan ve de yetkilileri ile mecelleşmeden bildirebilecek bir koordinasyon ağı yok ise -ki yoktur-, bu hastaneleri Sağlık Bakanlığına “bağlayarak” bu sorun çözülebilir mi?

    İhtiyaç olan, bir koordinasyon ağı sistemi tanımlayıp hayata geçirmek, yapılan ise iki ayrı hastane grubunun aynı bakanlığa bağlamaktır. İhtiyaç ile yapılan arasında bir bağ yoktur.

    Benzer sorun cankurtaranlar için de geçerlidir. Aynı bir kurumun farklı hastanelerinde bulunan cankurtaranları ihtiyaçlara göre yönetebilen bir ağ sisteminiz yoksa o kurumu sağlık bakanlığına bağlayarak sorunu çözebilir misiniz?

    Bu şekilde düşünülerek şu noktaya gelinebilir: Mesele hangi hastanenin hangi bakanlığa bağlı olması değildir. Hattâ, hastanelerin bakanlıklara bağlı olması da değildir. Çeşitli kurumların -belediyeler, özel idareler, sendikalar, özel hastaneler, şirketler, vakıflar vd- ellerinde çeşitli nitelik ve nicelikte tedavi imkânları vardır. Bunları aynı bir bakanlığa bağlamak hem mümkün değildir hem de son derece gereksizdir.

    Yapılması gereken, her imkânı yerinde muhafaza etmek, fakat:

    (1)Tüm tedavi imkanlarının belirli tıbbi ve işletmecilik standartlarında hizmet üretmesini sağlamak,

    (2)Bu imkânların ihtiyaçlara tahsisinde akılcı ve verimli bir “tahsis algoritması” çevresinde tüm bu kurumlarla uzlaşı sağlamak,

    (3)Bu algoritmanın işleyişini denetlemektir.

    Sağlık Bakanlığının teknik otoritesi sayılan bu 3 gereklilik için de gerek ve yeter koşuldur. Sağlık Bakanlığının tam olarak işi budur.

    Böylece ister kamu ister özel, ister SSK isterse Devlet hastanesi ya da bir yerel idarenin küçük kapasiteli sağlık tesisi olsun tüm imkânlar bir yerlere “bağlanmadan” tek elden yönetiliyormuş “gibi” koordinasyon içinde ihtiyaçlara tahsis edilebilir.

    Aksi halde, her kurum başkalarıyla imkân paylaşmaya yanaşmadan vergilerden aldığı paylarla kendi kesimine en iyi hizmeti vermeye kalkar ki bu Türkiye değil en zengin ülkelerin dahi katlanamayacağı bir israf olur.

    Sonuç: Hiyerarşik “bağlama”lara gitmeksizin -ki bir işe yaramazlar- ağ sistemleri kurmayı, bu sistemlerin gerektirdiği etkileşim anlayışını (http://tinaztitiz.com/3302/biz-icatci-insanlariz/) içimize sindirmeyi öğrenmek zorundayız.

    Çarşamba, Mart 16, 2005