• Kuşkusuzluk bir hastalıktır!

    Justus F. von Liebig[1] (1803-1873) bir kimyacı. Minimum yasası[2] adı verilen ve 1828’de Carl Sprengel tarafından bulunan yasayı popüler hale getiren kişi. Özet şu: “Bir bitkinin büyümesi toplam kaynaklara değil, en eksik olana bağlıdır”.

    Sonraları, bu yasanın yalnız bitkilerle sınırlı olmadığı, toplumsal metabolizma ile de yakından ilişkili olduğu iddia edilmiştir[3].

    Şimdi bir sanal deney önerisi üzerine spekülasyon yapalım: “Kuşku” denilen duygu muhtelemen evrimin sonuçlarından -hediye diye okuyabiliriz- birisi. İlk defa karşılaştığı bir meyvayı yiyenlerin ya da güzel kürklü bir hayvanın öldürücü olup olmadığı yolunda deneyimi bulunmayan atamız Bay/Bayan Toplar Avcıoğlu kararsızlık içinde kalmışsa bu “kuşku”dur ve bu sayede hayatta kalabilecektir. Bu duygusu yeterince gelişmemiş atalarının ise bu şansa sahip olamadıklarını tahmin edebiliyoruz.

    Diğer bütün yetenekleri üstün olabilen çok sayıda insan (ve canlı) sadece kuşkusuzluk nedeniyle silinip yok olmuşlar, yalnızca kuşku duyabilenler kalmıştır. Bu süreç adaletsiz gibi görünebilir ama, Herr Liebig böyle düşünmüyor. Bir sonuç için gereken girdilerden hangisinin ne kadar kullanılacağına, o girdilerin ne kadar “mevcut oldukları” değil; bu girdilere ihtiyaç duyan canlının bünyesindeki “girdi bileşimi” karar vermekte; bünyenin yapısını koruyabilmek için, girdiler arası oranı sabit tutmaktadır.

    Bu önlem doğanın -yaratıcının- çok zekice bir çözümü olsa da, girdilerden birisinin gereken alt sınırın da altında olması halinde, bünyede tuhaflıklar çıkmasına yol açabiliyor. İnsan türünün fizyolojik ve duygusal ihtiyaçlarının tamamına yakını karşılansa da eksik olan birinin (mesela paylaşma duygusu gibi) ne gibi sorunlara yol açacağına sıkça rastlıyoruz.

    Evrimin bir yanı böyle işlerken, diğer yandan da başka şeyler oluyor. Örneğin, yaşam sürdürme –Sorun Çözme Kabiliyeti ve Beka Kabiliyeti ile eşanlamlıdır -için “kuşku” girdisini zaman içinde geliştiren evrim, bir yandan da sınırlı besin kaynakları karşısında, “kuşku”nun türevi durumundaki “düşünme” çok enerji harcayacağı için onu minimize etmeyi öğretmiştir.

    Böylece, yaşamı güvence altına almak için bir taraftan kuşku’yu geliştirirken, bir yandan da kuşku’dan enerji tasarrufu amacıyla, “ilk bulduğun cevaplara yapışmak” şeklindeki çözümü üretip bir optimizasyon yapmıştır.

    Bu “eniyileme” başlangıçta iyi işlese de zaman içinde bol yiyecek bulabilenler tarafından bozulmuş ve kuşku önlenemez biçimde genişleyerek çeşitli “bilim” dallarını ortaya çıkarmıştır.

    Besin bollaşması zıt bir etkiyi de beraberinde getirmiş; bir yandan besin bölüşümündeki adaletsizlikler nedeniyle giderek dağılım bozulmuş ve çoğunluk, düşünmeyi gerektiren kuşkudan iyice uzaklaşmış; diğer yandan besini fazla bulanlar da az bulabilenleri istihdam ederek (çeşitli kölelikler yoluyla) kuşkudan uzaklaşmıştır.

    Mesele bununla bitmemiş, bol besinli kuşkucuların (bilim insanları) saygınlıklarına öykünen kişiler, “kuşkusuz ama kuşkulu gibi” roller oynamayı öğrenmişlerdir. Günümüzdeki “bilim insanı ünvanlı ama kuşkusu az /yok” sınıf böyle ortaya çıkmış olmalıdır.

    Bütün bu karmaşık süreç sonunda toplumlarda kuşkusuzluk katmanları ortaya çıkıyor; ince bir dilim kuşkucular (bilim ve teknoloji üretenler), biraz daha kalın “kuşku taklitçileri” ve nihayet geniş bir “kuşkusuzlar” dilimi.

    Kuşkusuzluğun normalleşmesi!

    Toplum kalabalığı açısından en küçük dilim hariç tutulursa, toplumun büyük bölümünün -çeşitli düzeylerde- kuşkusuz olduğu kabul edilebilir görünüyor. İşte bu, kuşkusuzluğun normalleşmesi denilebilecek olguyu yaratıyor. Yaklaşık 4-5 milyon yıllık geçmişi olan evrilmişliğimizin damıtık bir ürünü olan “kuşku”, bir yandan son onbin yıllık tarım yoluyla azalan -nispi- besin kıtlığı ve diğer yandan da iletişim devriminin sonuçlarından birisi olan kültürel yozlaşma nedeniyle yaşamlarımızın temel taşı olma özelliğini kaybedip, küçük bir azınlık sayılabilecek “kuşkucu bilimciler”in bir özelliği olmaya sıkışıp kalmış durumda.

    Bu sıkışmışlık üç ayrı sorun üretti!

    Birincisi, her türlü fanatizmin üremesi için mükemmel bir ekosistem demek olan yaygın kuşkusuzluk ortamı. Herhangi bir varsayımı esas alan süzgeçler[4]sadece kendi doğru-iyi-güzellerine geçit verip gerisini yanlış-kötü-çirkin sayarak, selameti “diğerlerini yok etmekte” buluyor.

    İkinci sorun, kuşkusuzluk ekosisteminin, her tür değer sistemini ret eden, sadece kendi amaçlarını önemseyen istismar türlerinin ortaya çıkışını özendiriyor. Kavramların istismarı, kuralların (yasaların) istismarı, ahlak ve etiğin istismarı ve bileşik bir tür olan dinin istismarı gibi.

    Üçüncüsü ise, dar kuşku ortamı içinde oluşan “kuşku fanatizmi”. Deney ve gözleme dayanmayan her olguyu yok sayan, böylece kendi çevresine aşılmaz bir kibir duvarı ören bu fanatizm türü ile kuşkusuzluk içinde üremiş fanatizm türleri arasında sonuç itibariyle bir fark yok; ikisi de katı ve dışlaycı.

    Eh ne yapalım kaderimiz böyleymiş…

    Kuşkusuzluğun normalleşmesi olgusu bir değişmez olarak kabul edildiğinde “kader” yargısına katılmamak elde değil. Yok öyle değil de bu kaderi değiştirmek ya da en azından o yolda elinden gelenin en iyisini yapmak seçeneği benimsendiğinde bu defa biraz daha düşünmek gerekiyor.

    Kuşkusuzluk, beka kabiliyeti’ni dahi olumsuz etkiliyebilecek bir öğe ise, ilk yapılabilecek olan, söz konusu normalleşmenin farkına varılması; bunun propaganda veya kuşkusuzluk sonuçları ile alay edilerek[5] değil, kuşku’nun vazgeçilemezliğini –örneğin akıl-sezgi etkileşiminin[6] ancak kuşku yoluyla mümkün olabileceği– gösterilerek; bir yandan da kuşku kavramının antitezi gibi anlaşılagelen sezgi kavramının giderek deneysel ortamlara konu olduğu gerçeği[7] yollarıyla yapılabilir.

    Kuşkusuzluk yaygın ortamına yol açan nedenlerin başında, toplumun rol model olarak benimsediği –akademik unvan sahipleri, yazarlar, gazeteciler, sanatçılar vb.- kişilerin -daima kuşkuyu esas alan küçük bir bölümü hariç- müthiş bir çoğaltıcı-büyütücü etkiye sahip iletişim ortamlarını kullanarak, hemen hiçbir sınır tanımadan yaptıkları yorumlar geliyor. Şöhret olgusunun bu pervasızlıkta başrolü oynadığı düşünülebilir; bir diğer neden kuşkusuzluk ortamının kendini besleyen etkisi, bir diğeri ise kesinlik yanlısı çoğunluğun beğenilerinin belirleyici etkisi olmalıdır.

    Bu denli kök salmış bir olgunun köklerine yönelik yaygın bir çaba olmaksızın tersine çevrilmesi güç görünüyor. Bu durumda “duruma özgü çözüm araçları” geliştirmek bir çözüm olabilir. Örneğin bir araç “tohumlama[8]” olabilir. Kullanılabilecek çok sayıda tohum fikrinden birisi “bir davranışın toplumsal değerler içinde ayıp ilan edilmesi”[9], bir diğeri “sosyal medyada hiçbir sınır tanımadan ard arda iddiaları sıralayıp bunlardan çarpıcı(!) sonuçlar çıkaran viral paylaşımlar”a karşı kullanılabilecek “kopuk zincir” tohumudur[10].

    Daha uzun vadeli olsa da en derin etki sağlayabilecek tohumlardan birisi de, kuşkusuzluğun kök nedenlerinden birisi olmaya aday “kavram dağarcığı fakirliği”ni azaltmaya yarayabilecek “dağarcığa kavram eklemek” tohumudur[11]. Toplumun ya da en azından bir kesim veya kişinin kavram dağarcığı zenginleştikçe, bir tıkayıcı süzgeç[12] rolü oynayarak tek doğrululuğa (kuşkusuzluk, fanatizm) yol açan kavramlar çeşitleneceği için süzgeç etkisinin azalması beklenebilir.

    Bütün bunlara karşın, süzgeç kavramlar konusunda halis olmayan niyetlerle çaba harcayan kişilerin girişimlerinin önlenmesi için sayılan çareler, özellikle de çocukluk çağlarında -bir çeşit bağışıklık öğesi olarak- “kuşku süzgeci” ile korunmak kadar etkili olamaz.

    Hayal midir bilinmez ama, bir Niels Bohr’un bu topraklarda da çıkıp “benden duyabileceğiniz tüm yargıları lütfen birer soru olarak anlayınız” diyerek, gerek gerçek kuşkucu bilim insanlarımızı daha aktif rol oynamaya, gerekse ikinci grupta olan kuşkucu rolü oynayanlardan küçük bir bölümünü de olsa uyanmaya ikna edebilir (mi?). Hatta ve hatta, bir ilahiyatçımızın çıkıp, “kuşkuya dayalı olmayan, sürekli merakının ardında -bir spiral boyunca- idrak peşinde koşmayan iman kendi kendini kandırmadır” demesi. Çok mu şey bekliyorum dersiniz?

    23 Ocak 2019

     

     

     

     

     

    [1] Bkz. http://bit.ly/2R6DxzH

    [2] Bkz. https://en.wikipedia.org/wiki/Law_of_the_Minimum ve https://goo.gl/zpL8w3

    [3] Bkz. https://www.bio.vu.nl/thb/research/bib/Troo2006.pdf

    [4] Bkz. http://wp.me/p2t6mi-25d

    [5] Bkz. http://wp.me/a2t6mi-25B

    [6] Bkz. http://wp.me/p2t6mi-Zu. Akıl-sezgi etkileşimi dinde sorgulamayı mümkün ve de vazgeçilmez kılan tahkiki iman (https://goo.gl/61Rc93 Sah 71-72) kavramının da temeli olmaya değerde görünüyor.

    [7] Bkz. https://www.livescience.com/54825-scientists-measure-intuition.html

    [8] Bkz. http://wp.me/p2t6mi-24T

    [9] Bkz. http://bit.ly/2D6Uecp No 420

    [10] Bkz. http://bit.ly/2D6Uecp No 425

    [11] Bkz. http://bit.ly/2D6Uecp No 4

    [12] Bkz. http://wp.me/p2t6mi-25d

  • “Yargıların askıya alınması” ve “düşünme” üzerine

    Düşünme yerli ve yabancı birkaç kaynakta şöyle tanımlanıyor:

    • Bir şey hakkında muhakeme yürütme süreci
    • Bir yargıya varmak ereğiyle bilgileri incelemek, karşılaştırmak ve aradaki bağlantılardan yararlanarak düşünce üretmek, zihinsel yetiler oluşturmak
    • Aklından geçirmek, göz önüne getirmek

    Bu tanımlarda -ve buraya alınmayan birçoğunda- ortak nokta, beynin akıl adı verilen “nöronlar arasında bağlantı arama ve/ya kurma” yetisinin özgürce hayal kurmak ve/ya bir amaca yönelik olarak kullanımıdır.

    Diğer ortak nokta, bu sürecin mutlaka birbirine ve / veya / ise / değil / dir / eğer gibi mantık operatörleri ile ya da birbirinin neden veya sonucu olacak şekilde bağlı olma zorunluğu olmasıdır.

    Damdaki kemancı’nın “eğer zengin olsa idim” düşüncesi böylesine özgür bir düşünce iken, “eğer çevre şartları normal ise su yüz derecede kaynar” cümlesini oluşturan ve her biri tanımı belirli öğeler ise, birbirine mantık operatörleriyle bağlı başka bir düşüncedir.

    Buna göre “hâkim bey düşünsenize bu durumda rüşvet vermeyip de ne yapacaktım?” cümlesindeki düşünme’nin yanlış olduğunu değil, ancak yasalara göre suç olduğu söylenebilir. Bu nedenle düşünme sürecinin başına, onun niteliğini belirten bir sıfat eklenmesi adet olmuştur. Yaratıcı düşünme, rasyonel veya irrasyonel düşünme, ahlak normlarına uygun düşünme, şeytani düşünme, abuk-subuk düşünme vd. daha belirli tanımlar sayılabilir.

    İşaret edilebilecek ikinci nokta, her “düşünme” eyleminin, şu altı öğe ile sınırlı bir alan içinde gerçekleştiğidir:

    (1) Kavram dağarcığı,

    (2) Belleğindeki ve erişimindeki bilgiler,

    (3) Başkaları ile etkileşimler[1],

    (4) Ön yargıları,

    (5) Çevre koşullarının empoze ettikleri[2] ve

    (6) Bu beş öğeyi işleyebilme konusundaki yetisi[3].

    Yukarıda sayılan çeşitli düşünme türlerinin her birisindeki düşünme verili olarak kutsanması gereken bir eylem değildir. Değerli olan düşünme, kişinin düşünebildiği çerçeveyi genişleterek, daha önceden sahip olmadığı bir “buluş” ile sonlanan düşünme olup, buradaki buluş, kişinin mevcut bilgileri ile bağ kurabilme -ki buna akletme[4] deniliyor- sonucudur.

    Düşünme sürecini denetleyen bu öğeleri askıya almaksızın bir buluş üretilemeyeceği net olarak görülüyor. Toplumumuzun, buluşçuluk konusundaki geleneksel zafiyetine[5], akıl kullanma ya da düşünme konusundaki zafiyeti; ona da askıya alma konusundaki çekingenliği açısından bakmak gerekir.

    Bu tür düşünme süreçleri en sonunda kişinin evren tasavvuru denilebilecek bir noktada durmak zorundadır. Bu nokta bir süre, yeni bir düşünme yoluyla değişebilmeye açık bir inanç olarak kalabilir. Örneğin düşen bir cismin, yerçekimi adı verilen bir nedenle düştüğüne “inanılır”; eğer bu inanç değiştirilmeye kapanmaz ise bir süre sonra daha akla yakın başka bir bilgiyle değiştirilip, yeniden değişene kadar yeni inanç olarak benimsenir.

    Düşünme süreci bedendeki enerji bilançosu açısından en önde gelen süreç olup, toplam enerjinin %20 kadarlık bir bölümünü kullanmaktadır[6]. Gerek bu nedenle gerek düşünce çerçevesinin sınırlarını genişletme çabası yeni belirsizlikler getireceği ve onların aşılması için de yukarda sayılan altı öğede değişiklik yapma ihtiyacı nedeniyle ve nihayet doğan belirsizliklerin yaratacağı korkular nedeniyle düşünceler değişime kapatılabilir ve giderek değişime dirençli inançlar oluşabilir.

    Bu süreç dini bağlamdaki inançlar için de geçerli olup, inancın nihai derecesi denilebilecek olan “iman” için dahi İslami öğretideki “tahkîkî iman” (doğrulamaya dayanan iman) kavramı geçerlidir[7].

    Kimi yorumcular “iman”ın, sürekli gelişen bir süreç olmayıp, doğrulamalar sonunda birden sıçranan bir bilinç durumu olduğunu ileri sürseler de, şu cümle iman’ın gelişime açık karakterini göstermeye yeterlidir: “Aslolan her Müslümanın tahkîkî imana sahip olması, neye, niçin ve nasıl inandığının bilincini taşımasıdır[8]”.

    İman’ın bireysel karakteri, bunun “bir başkasının imanını tahkik etme” anlamı taşımayacağı, ancak ve yalnız kişinin kendi imanını sorgulama yoluyla doğrulaması ve giderek onu zayıflatmış olabilecek öğelerden arındırma çabası olması gerektiğini gösteriyor.

    Bu yazının konusunu oluşturan “askıya alabilme” becerisi düşünme çerçevesinin genişletilmesi için en önemli araçtır denilebilir. Düşüncelerinin -ki nihai durumda inançlarının- doğruluğundan emin bir kişi için bilim de din de donmuş birer kalıptan başka bir şey değildir.

    Bunun sürekli bir arayış içinde olmak anlamına geldiği açıktır. Fakat bu durumda, düşünme sürecinin altı öğesinin her biri içindeki çok sayıdaki element de kesinlikten uzak olacağına göre kaotik bir durum doğmaz mı? Eğer her şey değişebilirse neye dayanarak yeni düşünceler üretilebilecektir?

    İşte bu nedenle, altı düşünme öğesinin her biri için “daha az değişeceğine inanılan” birer omurga oluşturulmalı, diğerleri o omurgalar içine yerleştirilmelidir. Kuşkusuz omurgalar da değişime açık olmalıdır; ama her an için yine de elde “sabit duran bir omurgalar sistemi” mevcut olacaktır. Bu omurgalara “temel ilkeler”, “kurucu ilkeler” ya da “maksimler” denilebilir. Çeşitli alanlardaki maksimler için yapılan bir araştırmaya verilen cevaplar http://bit.ly/2BlLpGa adresinde -hiç dokunulmadan- verilmiştir.

    Sonuç: Bir toplumun sorun çözme kabiliyeti, beka (varlığını sürdürebilme) kabiliyeti ile neredeyse eş anlamlı sayılacağına; bu ise doğrudan doğruya o toplumu oluşturan bireylerin düşünsel kapasitelerine bağlı olduğuna göre, başta eğitim olmak üzere çeşitli alanlar için önemli bir yol göstericinin “düşünme becerilerinin geliştirilmesi” olduğu görülüyor.

    Bu yol göstericinin aksi de işe yararlıdır: Bir ülkeyi yok etmek için, onların düşünsel becerilerini azaltacak önlemler (ezber, sorgulamama, değişmez öğretilerle beyinleri doldurma vb) uygulamak, o ülkeyi işgal etmekten daha düşük maliyetlidir.

    Gerektiğinde askıya alınamayan ya da istemli unutulamayan[9] bilgi yararsız bir yüktür; yaratıcılığın, yeni öğrenmelerin ve en önemlisi muhakemenin önündeki aşılmaz engeldir. Bilgiçlik, bağnazlık ve köktenciliğin başlıca yapı taşı bu tür bilgidir.

    19 Aralık 2017

     

     

    [1] Kişinin başkalarıyla etkileşimi yoluyla elde ettikleri, “erişimindeki bilgiler” başta olmak üzere diğer öğeleri de etkilemektedir.

    [2] Örneğin, bir işte çalışan ve yaşamı için gereken ücreti kazandığı iş koşullarının dikte ettiği kimi zorunluklar, kişinin düşünce sınırlarını ister istemez etkilemektedir.

    [3] Bu yetiye zeka (intelligence) adı verilmekte olup ½’sinin genetik, ½’sinin çevrel faktörler olduğu biliniyor. Bkz. https://ghr.nlm.nih.gov/primer/traits/intelligence

    [4] Düşünme sürecini mümkün kılan yetiye akıl veya zihin (mind) adı verilmektedir. Zeka ve akıl arasında ortak yetiler olsa da akıl daha üstün yetiler (muhakeme, problem çözme vb) için kullanılıyor. Bkz. https://goo.gl/aZ2E8h

    [5] Bkz. http://tinaztitiz.com/3634/biz-nicin-icat-yapamiyoruz/, http://tinaztitiz.com/wp-content/uploads/2012/05/total_history-1.pdf

    [6] Bkz. https://popsci.com.tr/cok-dusunmek-insani-yorar-mi/

    [7] Bkz. https://goo.gl/quXUpm Sah 71-72.

    [8] a.g.e. (6)

    [9] Unlearning, geçerliği kalmamış bir bilginin istemli olarak unutulması