• Dostlara mektup

    Değerli dostlar,

    Uzun süredir zihinlerimizi meşgul ettiğinden emin olduğum bir konuda düşüncelerimi paylaşmak istiyordum. Bugün okuduğum, toplumun büyük bölümünü kaygılandıran “niteliksizlik” hakkındaki bir yazının son cümlesi beni bu satırları yazmaya itti.

    O cümle şöyle: “Kaynaklarımızın tahsisindeki politikalar değişmedikçe bu sorunun çözümü için ne fikir üretsek nafile”.

    Ben bu yargının, toplumumuzun büyük çoğunluğunca paylaşıldığından eminim. Bu güvenimin dayanağı ise toplumu oluşturan ortalama insanımızın -elinde, otoritenin kendisine verdiği bir güç yok ise- kendini “nafile” saydığı gerçeğidir.

    Daha açık ifadeyle “ortalama” insanımız, ne egemen (tercihlerini kendi yapan) bir “cumhur” ne de demokrat (kendini yöneten) “birey” olup; bu iki anahtar alandaki iradesini seçimden seçime kendisine yapılacak vaatler karşılığında ayrı bir sınıfa (siyasetçi) devretmiş, kendini “nafile” kılmıştır.

    Yukardaki o son cümledeki “politikalar”, siyasetçi sınıfının uygun göreceği, nafile toplum çoğunluğunun ise en çok önerilerde bulunabileceğine işaret ediyor. Gerçekten de, eğer siyasetçi uygun görüp politikalarını değiştirmezse, boyuna fikir üretmenin ne anlamı olabilir?

    Üzerine bu kadar söz ürettiğimiz o son cümle -eğer şöyle düzenlenirse- aslında çıkış yolunu da içeriyor: “Eğer sorunlarımızın en alt katmanında yatan virüsün, bireylerin işlevsizleştirilmesi olduğu fark edilmezse, çözümler için ne fikir üretsek nafile”.

    Ya da şöyle düzenlendiğinde bir ışık doğuyor: “Dönüştürücü sosyal tohumlar yoluyla her bireyin önce kendini, paralel olarak da çevresini değiştirerek sorunların çözülebilmesi ve böylece bir yandan da bireyin tekrar cumhur ve demokrat olması mümkündür”.

    Burada kısırlık ve doğurganlık arasındaki çizgiyi “fikir üretimi” deyimi çiziyor. Eğer fikir üretimi, bildiklerimiz, bildiğimizi sandıklarımız ve inandıklarımız ile sınırlı ise gerçekten de çözüm bulma ümidi zayıftır. Çıkış yolu ise bunların dışında olup o da bildiklerimiz, öyle sandıklarımız ve de inandıklarımızın dışında çözümler olduğuna içtenlikle inanmaktır.

    Bu üçlü sınırlayıcılar bir yandan da yaşamlarımız için birer konfor alanı yaratıyor. O alanda anılarımız anlam kazanıyor, müktesebatımız bugün için değer kazanıyor. Bir an için düşünsenize, altmışlı yaşlara kadar onca umur, şan şöhret görmüş bir kişinin birdenbire bir lise öğrencisi konumuna indirgendiğini. Tekrar -üstelik de yeni ve meydan okuyucu koşullar altında- yeni bilgiler, alışkanlıklar, değerler edinip kendilerimize birer yeni evren tasavvuru üretmek zorunda kaldığımızı.

    Hele, dün savunduklarımızın terslerini savunmak zorunda kaldığımızı. Bu zor katlanılabilir bir durum değil mi? Bunun yerine geçmiş üzerine kurulu bir konfor alanı -yalan da olsa- çok işe yarar değil mi?

    Yeni arayışlar nafile değildir. Çözümlerin bitmiş gibi göründüğü yerde bu hatırlanmalıdır. Çözümsüzlükler varsayımlarımızın birer sonucudur.

    30 Temmuz 2019 Salı

  • “Cumhuriyet” ve de “demokrasi”yi niçin koruyamadık, koruyamıyoruz?

    Başlığın spekülatif yorumlara açık olduğunun farkındayım: “Var mıydı ki korunsun?” ya da “artık yok mu ki?” türündeki uçlar, dikkat çekmek istediğim konuya yardımcı değil; bu yüzden o tür soruları sırasıyla şöyle cevaplayarak geçiyorum:

    Ne kadar vardıysa o kadarını kastediyorum” ve

    bu iki kurumun varlığının temel iki göstergesi olan ‘özgür basın ve kuvvetler ayrılığı’ yoksa, cumhurun kendi tercihlerini yapabilmesi (cumhuriyet) ve o tercihleri dileğince (doğrudan, temsilciler eliyle vd) uygulayabilmesi (demokrasi) söz konusu olamaz

    Dikkat çekmek istediğim, söz konusu “koruma” işlevidir.

    İki soru!

    “Koruma” bağlamında bir soru “korumaya niçin ihtiyaç var?”, diğer soru da “bu işlev kim(ler)in sorumluluğudur?”.

    Hiçbir nedret ürünü kendiliğinden oluşmaz, kendiliğinden sürmez!

    Vahşi bir toplulukta kimin nasıl yaşayacağı (ne yiyip içeceği, nasıl giyineceği, neye inanacağı, inandığını nasıl göstereceği vs) ortak veya birleşik akla[1] göre değil, en güçlü olduğunu, kendisine biat edilmez ise kafa koparacağını kanıtlamış bir “baş”ın isteklerine göre belirlenir.

    Böyle bir “baş”ın kaba güçle kontrol ettiği düzenden “kural koyma”, “kuralları uygulama” ve “her ikisini de denetleme” gibi daha karmaşık ve ince bir denge-denetim düzenine geçebilmek; sonrasında da onlarca bozucu etkene (örneğin daha vahşi başka bir “baş”ın olası tecavüzleri gibi) karşı sistemin bozulmasını önleyebilmek, sıradan değil ender bir süreçtir ve tüm nadir süreçler gibi kesintisiz ve kolektif özen ve çaba ister.

    İyi de 90 yıl nasıl sürdü?

    Bu soru’nun yanıtı aslında bundan böyle ne yapılabileceğinin de yoluna işaret ediyor. Cumhuriyet’in kurucuları sözü edilen kesintisiz özen ve çaba ihtiyacı’nın farkındalardı ve bu ihtiyacı, birisi kısa vadeli ve geçici, diğeri ise uzun vadeli ve kalıcı iki “sigorta”ya bağlamışlardı.

    Kısa vadeli ve geçici sigorta, TSK İç Hizmet Yasası’nın 35nci maddesiydi[2].

    2013 yılında darbelere dayanak yapıldığı gerekçesiyle kaldırılan -gerçekte de 1961, 1971, 1980 ve 1997 müdahalelerine dayanak gösterilen- bu madde, Cumhuriyet kurucularının -zamanın koşulları içinde- kaçınılmaz kısa vade önlemiydi.

    Uzun vadeli kalıcı sigorta ise, M.K.Atatürk’ün 20 Ekim 1927 tarihli Gençliğe Hitabesi’dir. Hitabedeki “Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmek” olarak özetlenen “birinci vazife”nin hangi yollarla yerine getirileceğinin ayrıca açıklanmamış olması, “kalıcı şekilde koruma ve savunma için gerekenlerin tümünü kapsaması” amacıyla olsa gerektir.

    Gerekenlerin tümü, zamana bağımlı bir ifade olsa da değişmeyeceği belli olan bir öğesi “toplumun çeşitli kesimlerinin, zamanın imkan ve kendilerinin yeteneklerine göre, Cumhuriyet’i ve onun uygulama aracı Demokrasi’yi koruyup geliştireceği örgülenmeleri (networking) oluşturmaları” değil miydi?

    Toplumun sivil kesimleri -geleneksel ihale kültürü nedeniyle- bu görevi askerlere bırakıp; asker de Md35’i tek şekilde yorumlayarak kol kola 2013’e gelindi. Sonrasında, ne sivil kesimin geliştirip çoğalttığı demokrasiyi koruyabilecek sorun çözme araçları, ne de askerin Md35 zırhının bulunmadığı korunmasızlık ortamında, kozmik odasını savcı görünümlü ajanlara, kendini de nöbetçi mahkemeye teslim eden Genel Kurmay Başkanına kadar gelindi.

    Yani, çocuklarımızı korumayı abartınca olan, Cumhuriyet’e de oldu!

    Abartılı koruma altındaki çocuklar sorunlarını daima “büyüklerine” ihale ederken, büyükleri de onları koruyarak onların güçsüzleşmelerine ortam hazırlıyor[3], bir anlamda “geleceğin beceriksiz muhtaçları”nı yetiştiriyorlar.

    Sivillerimiz ihale – yakınma – suçlama; askerlerimiz ise Md35 dışında çeşitli akıl tabanlı rejim koruma ve geliştirme araçları üretemeyince, Cumhuriyet ve onun uygulama aracı Demokrasinin de gelebileceği yer burasıydı.

    Bundan sonra gidilebilecek yer varsa o da olup biteni doğru okuyup, dün yapmadıklarımızı yapmaya başlayarak mümkün. Durum bundan ibarettir.

    7 Mayıs 2019

     

     

     

    [1] Bkz. http://bit.ly/2LuvGhZ

    [2] Madde 35: “Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır”. İlk olarak 34. Madde şeklinde 1935 yılında düzenlenmiş, daha sonra 1961 yılındaki düzenleme ile 35nci maddeye dönüşmüştür.

    https://t24.com.tr/yazarlar/dogan-akin/35-madde-hakkinda-her-sey,3761 alıntı: TSK İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesi darbelere dayanak gösterilmesine karşın neden  parlamentodaki siviller tarafından kaldırılmadı?

    1924 ve 1961 anayasalarını uğurlayan, 1982 Anayasası’nı da uğurlamaya hazırlanan 35. maddedeki “Cumhuriyet’i kollama ve koruma” hükmü tam 76 yıldır yürürlükte bulunuyor. Askeri vesayete karşı en ciddi adımların atıldığı son dönemde de söz konusu maddeye ilişkin iktidardan adım gelmedi. CHP 5 yıl önce kaldırma çağrısı yaptığı 35. maddenin değiştirilmesi için bu dönem TBMM’ye yasa teklifi de verdi. Ancak AKP teklifin yasalaşmasına sıcak bakmadı.”

    [3] Bkz. http://tinaztitiz.com/3671/birsakli-icerik-kar-tatili/

  • “Akıl İmecesi” sorusu!

    tinaztitiz.com sitesinin değerli okurları,

    Bu yazımda, bir sorun’a sizlerle etkileşim içinde  cevap oluşturma konusunu ele almayı işleyeceğim. Yöntemin köşe taşları şunlar:

    • Kısmi çözümlü uzlaşı’ya değil, kısmi uzlaşılı tam çözüm’e odaklılık [1].
    • Tam çözüm fikirlerinin ancak uçlarda oluşacağı varsayımı.
    • Uç fikirleri üretebilecek kişiler yanısıra, bilgiye dayalı çözüm ipuçları sağlayacak uzmanlara da yer veren yüksek farklılık (diversity) ortamı.
    • Fikirler arasında güdülenmiş yüksek etkileşim [2].

    Çözülmek istenilen sorun nedir?

    Kültürel çeşitliliğin kültürel bölünmüşlüğe dönüşmesi. Çeşitli kültürlere sahip kesimlerin bu farklılıkları bir zenginlik olarak görüp barış içinde birarada yaşama pratiğini uzun yıllar içinde yerleştirmiş toplumumuzun, bu farklılıkların birleşim yerlerinin belirli istismar amaçlarıyla zorlanması sonunda, birarada yaşama istekliliğinin giderek zayıflaması.

    Peki cevaplanmak istenilen ilk soru ne?

    Çözülmek istenen soruna yol açan en etkili (doğurgan) KÖK-NEDEN(LER) sizce ne(ler)dir?

    Sizlerden beklentim nedir?

    Lütfen yukardaki (soru)ya cevaplarınızı aşağıdaki yorum bölümüne ve/ya @ezbersiz Twitter adresime ve/ya tinaz@tinaztitiz.com e-posta adresime  -gerekçelendirmeden- yazmanızı bekliyorum. Arzu ederseniz birden fazla defa fikir değiştirip yeni cevaplar da yazabilirsiniz.

    Cevaplar neye yarayacak?

    “İnsan kümesi’nin zeka, sezgi ve bilgisine dayalı birleşik akl üretmek” olarak  tanımlanabilecek bir yöntem üzerinde çalışan bir grup var. Yöntemin kritik noktası, çok sayıda ve de birbirinden farklı özellikteki kişilerin birbirlerinden etkilenerek fikir üretmeleridir.

    Peşinen teşekkürlerimi sunarım,

    23 Nisan 2019 (Rev. 24.04.19)

     

     

    [1] Uzlaşı ve çözüm her zaman birlikte gerçekleşemeyebilir. Kimi durumlarda uzlaşı öne çıkarken kimi durumlarda çözüm ağırlık kazanır, hatta ender durumlarda olmazsa olmaz hale gelebilir. Örneğin giderek kendini büyüten bir sorun stoku altındaki toplumun sorunlarında, bu gidişatı durdurabilecek çözümler zorunluk kazanır.

    [2] Katılımcılar birbirlerinin fikirlerinden etkilenerek defalarca fikir değiştirebilir; kısmen veya tamamen fikirlerini değiştirebilir, hatta fikrini terkedip bir başkasının fikrine katılabilir. Bu etkileşimi artırmak için tüm katılımcıların -özellikle de uç fikirler üretebilecek olanların- özel çaba göstermeleri beklenir.

     

     

     

     

  • Damsız girilmez!

    Koyu renk takım elbise şarttır”, “hariçten yiyecek içecek getirmek yasaktır[1]” gibi uyarıları, üzerinde pek ciddiyetle durulmayacak kalıplar olarak görebiliriz; ama her biri birer “özgürlük alanı belirteci”dir ve kullanılmadıklarında çeşitli istenmedik sonuçlara yol açabilirler.

    Örneğin başlıktaki uyarı, yanında bir kadın olmadan söz konusu mekana girecek bir erkeğin arıza çıkarma ihtimalinin biraz daha yüksek olduğunu belirten bir istatistik felsefenin veciz ifadesi iken; takım elbise uyarısı da takım elbise giyenlerin arıza çıkarmayacağını değil, diğer davetlilerle eşit arıza potansiyeline sahip olacağını duyurur.

    Şaka bir yana, herhangi bir öğretinin (örn İslam, Budizm, sosyalizm ya da çay bahçesine giriş kuralları) ne olup ne olmadığı, köşe taşları ile işaretleyip açıkça ilan edilmezse, herkes kendi tasavvurlarını, tutkularını, niyetlerini o alan içine yerleştirebilir. Bu durumda o alan hakkında bilgi sahibi kişilere düşen görev köşe taşlarını bilinir, görünür ve herkesçe benzer şekilde yorumlanabilecek netliğe kavuşturmaktır.

    Benzer durum, demokrasi, cumhuriyet, çağdaş eğitim vb. öğretiler için de aynen geçerlidir.

    Sözü getirmek istediğim yer, İslam dininin çeşitli amaçlarla istismarıdır. İslam’ın -ve aslında tüm inanç sistemlerinin- temel amacının, “daha az sorunlu bir dünyevi yaşam için, köşe taşları ile işaretlenmiş bir etik alanı tanımlamak ve bu alan içinde yaşamayı özendirmek için de ya öteki dünya nimetleri olarak bir dizi teolojik sembolik vaatte bulunmak” ya da bu Dünya için daha iyi bir yaşam vaat etmek gibi bir hareket noktası dindar ve/ya seküler kişiler için kabul edilebilir görünüyor.

    Buna göre, ilk yapılması gereken, dini öğretilerin yüzlerce yıl içinde binlerce niyet sahibinin yorumları ile anlaşılmaz hale getirilip öz ile ilgili olmayan ayrıntılar manzumesine dönüştürülmesine göz yummak yerine, tam aksi yönde hareket edip, o öğretinin içindeki özlerin ortaya çıkarılması değil midir?

    Tam bu noktada kritik soru şu olabilir: İyi de hırsızın -yani dini öğretileri istismar edenlerin- hiç mi kabahati yok?

    Tabii ki istismarcılar kusurludur, suçludur, günahkardır; ama onlar bir ölçüde mazurdurlar. Çünkü ya cahildirler, ya farkında değildirler ya da bunu bilerek yapabilecek ortamları bulmuşlardır. Ama gerçek suçlular aranıyorsa o alanı istismar edenlerden çok, istismara zemin hazırlayan tüm kişi ve kurumlara bakmak gerekmez mi?

    Şimdi din istismarından yakınanlara baktıkça şu soruyu sormadan edemiyorum: Sizler gerçekten samimi misiniz? Bir süre, bu muhataralı durumun kendi kendine düzeleceğini sanmış ya da İslam öğretisinin özlerinin “zaten” Kuran içinde var olduğunu, isteyenlerin bunları bulabileceğini düşünmüş olabilirsiniz.

    Hiç akletmez misiniz” ki bir yanlışı gören o konuda düzeltici yönde bir eylemin sorumlusu olur? Hiç şikayet edip kendi dışındakileri suçlayarak bir sorun çözene rastladınız mı? Bu yolla sorumluluğunuzu başkalarından gizleyebilirsiniz, ya kendinizden?

    İslam’ın kurucu ilkelerini merak edenler Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar yerlerinden kalkmadan -teknolojinin imkanlarıyla- bu konuda bilgilerini paylaşıp ortaya az sayıda “özgürlük alanı belirteci”nin çıkmasını sağlayabilirler.

    Bu ilkelerin iman veya ibadet ilkeleri olmadığını, dünyevi yaşam için “iyi ahlakın köşe taşları” olacağını ve -sürpriz gibi olacak ama- seküler dünya görüşü için de aynı ilkelerin geçerli olacağını belirtmek ayrıca gerekir mi bilemedim[2].

    17 Nisan 2019 (Rev. 23.04.19)

     

    [1] https://www.youtube.com/watch?v=QFnmX2VPrXU

    [2] Söz konusu ilkeler için salt örnek amacıyla verilmiş ilkeler için http://bit.ly/2MVahyO adresinde; seküler ve dini ilke benzerlikleri için ise http://wp.me/p2t6mi-1Y2 adresinde örnek verilmiştir.

  • Arılardan zekiyiz ama onlar daha bilge!

    Arı kolonileri, beslendikleri floradaki -insan eliyle ya da doğal- nedenlerle değişimler sonunda zaman zaman yuvalandıkları yerlerden (kovan) göç etmek zorunda kalıyorlar.

    Bu durumda ortaya çıkan “nereye göç etmeliyiz?” sorusunun cevabını milyonlarca yıldır, muhtemelen deneyerek ve giderek daha az yanılarak kendileri veriyorlar. Buna “kovan aklı” (hive mind) deniliyor.

    İnsanlar uzun yıllardır bu süreci inceliyor ve çoklukla başarılı olan bu karar sürecinin doğasını anlamaya çalışıyor[1]. Örneğin, “yeni nektar kaynaklarını nasıl arıyorlar?”, “hangi bilgileri ve de nasıl toplayıp saklıyorlar?”, en önemlisi “bir araya gelip bu bilgileri nasıl müzakere edip sonuca varıyorlar?”, “kararlarını basit ya da nitelikli çoğunlukla mı alıyorlar?”, “bu kararlar ne kadar doğru çıkıyor?” gibi.

    Bu ansiklopedik nitelikli bilgi üzerinden cevabını bulmak istediğim soru, arıların en az %80 doğrulukla verdikleri karara yol açan müzakerede sadık kaldıkları ilke(ler) nelerdir ve türümüz bu konuda niçin bu denli başarılı değildir? Ya da “daha yetkin olduğunu bildiğimiz beyin donanımımız ile ne yapıp da arılardan geri düşüyoruz?”.

    Beyin ve düşünme süreçleri ile ilgili araştırmalar her geçen gün kimi gizemleri aydınlatıyor. Örneğin yakın zamana kadar öznel olduğu düşünülen sezgi (intuition) kavramının laboratuvar ortamında deneysel olarak gösterilebildiğini artık biliyoruz[2].

    Bu bağlamda gözlemlerimiz şöyle bir hipotez ileri sürmeye götürüyor: Arılar, yeni nektar kaynakları hakkında önemli sayılabilecek bilgileri birer biyolojik sensor sadakatiyle kaydedip geri getiriyorlar ve “waggle dance”[3] adı verilen bir iletişim yöntemiyle “sensor verilerine yorum katmadan” müzakere ortamında paylaşıyorlar.

    İşin içine, bir arının bir diğeri ile ilişkileri, sempati ya da antipatileri, ideolojileri, planları, dini görüşleri, rekabeti gibi faktörler söz konusu olmaksızın salt maddi gerçekliklerin karşılaştırılıp, daha “doğru” olan bilginin yanında toplanıyorlar.

    Bu müzakereler sırasında bir işçi arı belirli bir uzaklıktan, 200 ila 500 arı arasındaki waggle dance yoluyla iletişimleri izliyor ve belirli bir olgunluğa varıldığı anda özel bir ses (piping deniliyor) çıkararak nitelikli çoğunluğun kararının benimsendiği[4] ilan ediliyor.

    İnsan kümelerinin müzakereleri ise buna hiç benzemiyor. Arıların tek amacı hangi veri setinin daha işe yarar olduğunu aramak iken, insan kümelerinin amacı daha karmaşık. Akılcı karar ve zevk alma arasında gidip geliyor[5].

    Şaşırtıcı sonuçlara varmak, bunları başkalarına duyurmak hemen herkese zevk verir. Tek adımlı bir düşünce yoluyla şaşırtıcı sonuca varmak zordur; bunun için çok adımlı süreçlere ihtiyaç var. Örneğin 1=2 gibi bir sonuç çok şaşırtıcıdır ve kanıtlanabilse çok da beğeni toplar. Bu amaçla bir düşünme zinciri şöyle olabilir:

     a2-a2 = a2-a2

    a(a-a) = (a-a).(a+a)

    a=2a

    1=2

    Üç adımda kanıtlanan(!) bu sonuç çok keyif vericidir ve sıfırla bölme kuralı dikkatten kaçtığı sürece çok da beğeni toplayabilir.

    Benzer biçimde, düşünce zincirleri arasına, yanlışlar, tahminler, temenniler, nefretler, tutkular, sempati / antipatiler, ideolojiler ve biraz da doğrular katılarak -hele de unvan ve ses yüksekliği eşliğinde- uzun zincirler oluşturulursa kahvehane veya TV tartışmalarındaki durum ortaya çıkar; yani sıfır değerinde düşünceler.

    Kişilerin -muhtemelen kendilerinin bile farkında olmayabilecekleri- onlarca ön yargı altında, nesnel olarak niteledikleri ama büyük ölçüde öznel seçimlerin söz konusu olduğu, bunların kurumsal, toplumsal çıkarlarla birleşerek daha tanınmaz hale geldikleri görülüyor.

    Bütün bunların önemi nedir?

    Tüm yaşam sorun çözmekten ibarettir” Karl Popper’in ünlü sözü. İçinde yaşadığımız toplumun bir stok oluşturmuş ve her geçen gün kendi içinde yeni bileşikler yaparak büyüyen sorunları ve de bunları çözmek için gereken Birleşik Akıl’lar[6] yerine tek akıllara yönelişimiz de bir realite.

    Bu olgu dikkate alındığında, zincir baklaları içine beğeni artırıcı ama değer azaltıcı elemanlar katılmış düşünceler yerine, biraz alçakgönüllü davranıp arı dostlarımızdan kopya çekmek, sorun stokumuzun artışını durdurabilmek için gerçek bir beka meselesi olarak ortaya çıkıyor.

    Bu durumda başarılı bir müzakere[7] için, düşünce zincirlerimiz içindeki değer azaltıcı elemanlardan sıyrılmak, onları en azından askıya almak gerekiyor ki bunun ne denli güç olduğu da belli.

    Bu yolda yapılabilecekler sınırlı da olsa yok değil, işte birkaçı:

    • Bir sorun çözmek amacıyla Birleşik Akıl (kovan aklı) üretecek kişiler, cinsiyet, etnik köken, inanç vd kültür öğeleri açısından farklılıklar içermeli.
    • Kişiler içinde, yürürlükteki paradigmaların uçlarına götürebilecek provokatif düşünceleri ileri sürebilenler bulunmalı.
    • Bir sorun çözme müzakeresinin performansı, kişiler arası etkileşimlere, o da, kişilerin başkalarının fikirlerinden etkilenerek kendi düşüncelerinde değişiklik yapmalarına, hatta düşüncesini terk edip başka bir düşünceyi benimseyebilme esnekliğini göstermesine ve de gerektiğinde bunu defalarca tekrarlayabilmelerine bağlıdır. Buna göre kişiler böylesi bir esneklik konusunda bir ön-yönlendirmeye razı olabilirler.
    • Ve en önemlisi, kişilerde şöyle bir önyargı oldukça yaygındır: “doğru tektir, aklın yolu birdir; çok sayıda kişi bir araya gelse de -adını ne koyarsanız koyun- ortaya farklı bir şey çıkmaz”.

    Birleşik Akıl (kovan aklı, hive mind) kavramının inanılması güç sihiri, insanoğluna göre daha az zeki arıların, daha yüksek bilgelik göstererek “doğrularına bizler kadar güvenmediğini” gösteriyor.

    Bu nedenle “birikimlerimizi (müktesebat) askıya alabilme” + “objektif bilgi kaynaklarından daha çok yararlanma”, üzerinde en çok durulması gereken nokta olarak öne çıkıyor.

    Sonuç

    Kendi tek akıllarımıza, birikimlerimize bu denli güvenerek gelebildiğimiz son durak burasıdır. Eğer yolculuğa devam edilmek isteniliyorsa bu inatlardan -hep birlikte- vazgeçilip, Birleşik Akıl alçakgönüllülüğünü kabul etmek zorunlu görünüyor. Yeni bir başlangıç aramıyor muyduk, işte burada.

    6 Nisan 2019

    [1] bkz. http://bit.ly/2KcpLNV Sıra No. 2-MD ve 3-MD

    [2] bkz. http://bit.ly/2H3cRvT

    [3] Arıların gövdelerini titreterek ve kanatlarını oynatarak sağladıkları iletişim yöntemine verilen ad.

    [4] Kararın salt ya da nitelikli çoğunlukla alındığı, bir araştırmanın konusu olmuştur.

    [5] Bkz. https://npistanbul.com/tr/haber/362/beynimiz-nasil-calisiyor-tarhan-harward-business-review-e-yazdi

    [6] Uzlaşı (ortak akıl) bir müzakereye katılan kişiler arasındaki kesişim kümesidir.  Birleşik Akıl ise, kişilerin tümünün katkılarından oluşan akıldır. Birleşik Akıl’a katkıda bulunanların hiç birisi sorunu tek başına çözemeyebilir, ama tetiklediği bir ipucu yoluyla çözümün yolunu açabilir. Bu durumda uzlaşı olamayabilir ama çözüm mümkün hale gelebilir. Tabii ki hem soruna çözüm bulup hem de uzlaşı oluşturmak en iyisidir; ancak bu her zaman -hatta çoğunlukla- mümkün olmayabilir.

    [7] Türkiye sorunları üzerine çalışan bir grup (bkz. www.BirlesikAkilAgi.com), sorunların çözümü için algoritmik bir yöntem üzerinde çalışıyor. Bu yoldaki denemelerin birisinde uygulanan kurallar (http://bit.ly/2Vo9QgL) ve Ortak Erişimli Müzakere Formu (http://bit.ly/2UjYi1u) söz konusu müzakere için bir örnektir.

  • ESAS MESELE

    Wilfredo Pareto, 19. asırda yaşamış bir İtalyan ekonomistidir. 80-20 kuralı diye bilinen, “sonuçların %80i sebeplerin %20since oluşturulur” kuralını ilk ortaya koyan odur. Pareto kuralının ilk söylediği, bir sorunun çok sayıda sebebi olduğu, ikincisi ise bu sebeplerin %20 kadarının, sorunun %80ine yol açacak kadar önemli olduğudur.

    Diğer yandan, görevi herhangi bir önem düzeyinde sorun çözmek olan kişilerin (belediye görevlisi, imar plancısı, vali, müsteşar ve ilh..) sorunlarla ilgili yaklaşımları gözlendiğinde hemen hepsinin bir “esas mesele” arayışı (ve buluşu) içinde olduğu görülecektir. Hemen hepsidir, Çünkü dış görünüşü ile gerçek yapısı arasında fark bulunmayan basit sorunlarla uğraşan görevliler herhangi bir “esas mesele” aramaksızın sorun çözerler. Sokaklarımızdaki çöpleri süpürenler, çöpler arasında bir ayrım yapmadan, yani “esas çöpler” aramadan temizlik yaparlar.

    “Esas mesele”, daha üst düzeyde sorun çözümüyle yükümlü görevlilerin bir yaklaşımıdır. Enflasyon konusunda esas mesele….. diye başlayan, belki her biri gerçeğin bir parçasını tanımlayan ama hiçbiri tek başına gerçek olmayan sözleri her gün duymuyor muyuz ?

    Buradaki gariplik, çok boyutlu bir olguyu daha az boyutla (hatta tek) ifade edebilmek isteğinden kaynaklanıyor. Sorunların çoğunluğu çok boyutludur. Çünkü ya birden fazla kök sorunun kendi aralarında birleşerek oluşturduğu sorunlardır ya da tek kök sorunun zaman içinde dallanıp yeni sorunlar yaratması biçiminde oluşmuşlardır. Her iki halde de içlerinde, yaradılışlarındaki kök farklarını yani farklı boyutları taşımaktadırlar.

    İster enflasyon, ister işsizlik, ister milli bütünlük sorunları olsun, hepsinin sosyal, kültürel, teknolojik, hatta psikolojik boyutları yok mudur ? Sorunu bütün bu boyutlarıyla kavrayıp, çözüm araçları geliştirip, mevcut kaynakları bu araçlara tahsis edebilecek duruma gelmeden bu boyutlardan hangilerinin önemli, hangilerinin daha az önemli olduğu gibi bir arayış anlamsızdır. Çünkü her biri kendi arasında da etkileşmesine rağmen bağımsız olarak vardır ve bütün üzerine etki yapmaktadır.

    Çok boyutlu bir sorunu, bir “esas mesele”ye indirgemeye çalışmayı, iç içe iki daireyi gösterip bu nedir? diye sormaya benzetiyorum. Şakaya göre, uyuklayan Meksikalının tepeden görünüşü imiş!

    Acaba insanlarımız sorunlarını tüm sebepleriyle tanımlamak yerine niçin onları birer “esas mesele”ye indirgemeye bu kadar meraklıdırlar? Bunun dar görüşlülükten kaynaklandığına inanmıyorum. Mutlaka başka sebepler olmalıdır.

    Pareto’nun kuralı biraz deforme edilip yanlış anlaşılırsa bu tek boyutluluğa yol açabilir mi ? Pek sanmam. Kural tam aksine sorunların çok sebepli olduğunu, ancak onların içinde %20 kadarının daha önemli olduğunu söylüyor. Esas mesele arayın demiyor. Üstelik de bu kuralın, sorun çözenlerce ne kadar yaygın kullanıldığı da ayrı bir konudur.

    Peki acaba tembellik bir sebep midir ? Olabilir. Uzun uzun uğraşıp birçok sebep keşfetmek yerine önemli gibi görünen birisi, esas mesele olarak ilan ediliyor olabilir. Gibi görünendir, çünkü esas meselelerin gerçekten esas mesele olduğuna pek rastlanmamaktadır. Bu da doğaldır. Bir meselenin gerçekten esas mesele olup olmadığı ancak duyarlık analizi   ile anlaşılabilir. Yani, o esas mesele denilen sebepte 1 birimlik bir değişim tanımlanıp, bunun sorunun bütününde kaç birimlik değişime neden olduğu ölçülür.

    Her soruna ait esas meseleyi hemen biliverenlerin böyle bir analize ihtiyaç duymuş olması olasılığı biraz düşük görünmektedir. Dolayısıyla esas meseleler genellikle kişilerin beğenilerine göre şekillenmektedir. Nasıl ki renkler ve zevkler tartışılmaz ise sorunlara yol açan esas meseleler de böylece tartışılmaz olmaktadır.

    Bir sebep ise sorun çözme kültürümüz denilebilecek alışkanlıklarımızdan gelmektedir. Sorunları teşhis etmek ve çözmek durumunda olanların ortaya koydukları teşhisler, içerik zafiyetini gizleyebilmek için o kadar süslenmektedir ki bunları dinleyenler bütününü okuyup dinleyerek vakit kaybetmemek için bir esas mesele testi yapmaktadırlar. Bu testler genellikle “menfi” çıktığı için testin geçerliği de artmaktadır. Esas mesele arayışı böyle bir içerik zafiyetinden de doğmuş olabilir.

    Bunlardan hangi(ler)inin geçerli olduğuna varın siz karar verin.

    1996 Eylül

  • Otobiyografi kesiti 5: Bir Plaj Nasıl Kumlanmalı?

    EKIYıl 1972, yer Zonguldak. O günkü adı Ereğli Kömürleri İşletmesi (şimdi T.Taşkömürü Kurumu). Etüd-Tesis şubesinde mühendis olarak çalışıyorum.

    Bu şube, işletmenin ihtiyacı olan yatırımları yapmak üzere etütler yapıp, sonra da onların bir bölümünün uygulamalarını bizzat yapmakla yükümlü. Kısacası hem büro hem de şantiye işlerinden ibaret. Bu bağlamda çeşitli projeler için sıkça yabancı uzmanlar gelip gidiyor; bir bölümüne ben de katılıyorum.

    Bu arada -bilenler bilir- Zonguldak kıyıları tüm Karadenizde olduğu gibi denize dik bir yapıda; denize girebilecek plaj alanı neredeyse yok gibi. Bunlardan bir tanesi de -biraz zorlama ile plaja dönüştürülmüş Deniz Klübü. 1800’lü yılların ilk çeyreğinde Zonguldak kömürlerini işletmek üzere kiralayan Yahudi girişimcilerin getirdiği çeşitli şirketlerin (büyük bölümü Fransız ve İngiliz, bir kısmı da Yahudi ve Ermeni küçük işletmeciler) ailelerinin ihtiyaçları amacıyla birazı doğal, çoğu da kayalıklar düzeltilerek kazanılmış bir plaj ve yanında da bir klüp binası.

    Fakat bir sorun Karadenizin haşin yapısı. Şu kadarını söylersem bu konuda bir fikir vermiş olurum. Denize kuş uçuşu uzaklığı en az 400 metre kadar olan bir evde oturuyoruz. Hemen deniz kısısında bir fener var ve mahalle de adını (Fener Mahallesi) bu fenerden alıyor. Denize dik inen sahilden 40-50 metre kadar yükseğe kurulmuş fenerin camlarının fırtına sırasında dalgalar tarafından kırıldığı söylenirdi; doğru mudur bilemem ama evimizin camlarına deniz sepkeninin geldiğini hatırlarım.

    İşte böyle bir denizde plaj yapmanın, kumdan oluşan bir sahili kış mevsiminde korumanın güçlüğü belli. Bu nedenle her yıl deniz mevsiminden önce mavnalarla kum getirilir ve sahile dökülerek yapay bir plaj oluşturulur ama daha mevsim bitmeden dalgalar kumları alır götürürdü. Bu nedenle de her sene daha çok kum dökülürdü.

    Zonguldak limanındaki kömür ve maden direği yükleme boşaltmasını sağlayan tesisler bir Hollanda şirketi tarafından yapılmıştır. Bu nedenle de zaman zaman oradan uzmanlar gelirdi. İşte sözünü ettiğim bu Hollandalı uzman da o münasebetle gelmiş bir liman uzmanıydı.

    Kendisini ağırlamak için Deniz Kulübünde bir öğle yemeği sırasında bu sürekli kumlama meselesini sorunca adam gülmüş ve bu şekilde kum dökmekten vazgeçmemizi öğütlemiş; “e peki ne yapalım?” diye sorunca da şu cevabı vermişti: “Kum dökmek doğru ama sahilde dik bir engel şeklinde kum yığınları oluşturduğunuzda dalgaların kinetik enerjisini boşaltacağı bir yer yapmış olursunuz ve o enerji sadece kumları almakla kalmaz, alttaki sağlam zemini de alır ve böylece her yıl daha çok kum döker ve kendi kendinize sahili kazmış olursunuz. Bu nedenle rüzgar ve akıntı durumuna göre belirlenecek sahilden uzak bir yere kum dökülür; dip dalgaları çok yavaş biçimde kumu sahile taşır ama doğa sizin yaptığınız gibi değil, bir kum duvarı oluşturmayacak eğimde sahili kumlar”.

    Gerçekten de sorunlarla baş etmenin en kötü yolunun “önüne doğrudan engel koyarak doğrudan çözmeye kalkışmak” olduğunu böylece anlamıştım. Acaba “plaj yapıyoruz derken sağlam sahili derinleştirme işini -birçok sorun alanında- kendimiz mi yaptık?”

    Sağlam sahil derinleştirme uzmanları”mız acaba tohum[1] konusuna bir de böyle bakarlar mı acaba?

    7 Şubat 2019

     

     

    [1] Bkz. http://bit.ly/2FumYIw

  • Kuşkusuzluk bir hastalıktır!

    Justus F. von Liebig[1] (1803-1873) bir kimyacı. Minimum yasası[2] adı verilen ve 1828’de Carl Sprengel tarafından bulunan yasayı popüler hale getiren kişi. Özet şu: “Bir bitkinin büyümesi toplam kaynaklara değil, en eksik olana bağlıdır”.

    Sonraları, bu yasanın yalnız bitkilerle sınırlı olmadığı, toplumsal metabolizma ile de yakından ilişkili olduğu iddia edilmiştir[3].

    Şimdi bir sanal deney önerisi üzerine spekülasyon yapalım: “Kuşku” denilen duygu muhtelemen evrimin sonuçlarından -hediye diye okuyabiliriz- birisi. İlk defa karşılaştığı bir meyvayı yiyenlerin ya da güzel kürklü bir hayvanın öldürücü olup olmadığı yolunda deneyimi bulunmayan atamız Bay/Bayan Toplar Avcıoğlu kararsızlık içinde kalmışsa bu “kuşku”dur ve bu sayede hayatta kalabilecektir. Bu duygusu yeterince gelişmemiş atalarının ise bu şansa sahip olamadıklarını tahmin edebiliyoruz.

    Diğer bütün yetenekleri üstün olabilen çok sayıda insan (ve canlı) sadece kuşkusuzluk nedeniyle silinip yok olmuşlar, yalnızca kuşku duyabilenler kalmıştır. Bu süreç adaletsiz gibi görünebilir ama, Herr Liebig böyle düşünmüyor. Bir sonuç için gereken girdilerden hangisinin ne kadar kullanılacağına, o girdilerin ne kadar “mevcut oldukları” değil; bu girdilere ihtiyaç duyan canlının bünyesindeki “girdi bileşimi” karar vermekte; bünyenin yapısını koruyabilmek için, girdiler arası oranı sabit tutmaktadır.

    Bu önlem doğanın -yaratıcının- çok zekice bir çözümü olsa da, girdilerden birisinin gereken alt sınırın da altında olması halinde, bünyede tuhaflıklar çıkmasına yol açabiliyor. İnsan türünün fizyolojik ve duygusal ihtiyaçlarının tamamına yakını karşılansa da eksik olan birinin (mesela paylaşma duygusu gibi) ne gibi sorunlara yol açacağına sıkça rastlıyoruz.

    Evrimin bir yanı böyle işlerken, diğer yandan da başka şeyler oluyor. Örneğin, yaşam sürdürme –Sorun Çözme Kabiliyeti ve Beka Kabiliyeti ile eşanlamlıdır -için “kuşku” girdisini zaman içinde geliştiren evrim, bir yandan da sınırlı besin kaynakları karşısında, “kuşku”nun türevi durumundaki “düşünme” çok enerji harcayacağı için onu minimize etmeyi öğretmiştir.

    Böylece, yaşamı güvence altına almak için bir taraftan kuşku’yu geliştirirken, bir yandan da kuşku’dan enerji tasarrufu amacıyla, “ilk bulduğun cevaplara yapışmak” şeklindeki çözümü üretip bir optimizasyon yapmıştır.

    Bu “eniyileme” başlangıçta iyi işlese de zaman içinde bol yiyecek bulabilenler tarafından bozulmuş ve kuşku önlenemez biçimde genişleyerek çeşitli “bilim” dallarını ortaya çıkarmıştır.

    Besin bollaşması zıt bir etkiyi de beraberinde getirmiş; bir yandan besin bölüşümündeki adaletsizlikler nedeniyle giderek dağılım bozulmuş ve çoğunluk, düşünmeyi gerektiren kuşkudan iyice uzaklaşmış; diğer yandan besini fazla bulanlar da az bulabilenleri istihdam ederek (çeşitli kölelikler yoluyla) kuşkudan uzaklaşmıştır.

    Mesele bununla bitmemiş, bol besinli kuşkucuların (bilim insanları) saygınlıklarına öykünen kişiler, “kuşkusuz ama kuşkulu gibi” roller oynamayı öğrenmişlerdir. Günümüzdeki “bilim insanı ünvanlı ama kuşkusu az /yok” sınıf böyle ortaya çıkmış olmalıdır.

    Bütün bu karmaşık süreç sonunda toplumlarda kuşkusuzluk katmanları ortaya çıkıyor; ince bir dilim kuşkucular (bilim ve teknoloji üretenler), biraz daha kalın “kuşku taklitçileri” ve nihayet geniş bir “kuşkusuzlar” dilimi.

    Kuşkusuzluğun normalleşmesi!

    Toplum kalabalığı açısından en küçük dilim hariç tutulursa, toplumun büyük bölümünün -çeşitli düzeylerde- kuşkusuz olduğu kabul edilebilir görünüyor. İşte bu, kuşkusuzluğun normalleşmesi denilebilecek olguyu yaratıyor. Yaklaşık 4-5 milyon yıllık geçmişi olan evrilmişliğimizin damıtık bir ürünü olan “kuşku”, bir yandan son onbin yıllık tarım yoluyla azalan -nispi- besin kıtlığı ve diğer yandan da iletişim devriminin sonuçlarından birisi olan kültürel yozlaşma nedeniyle yaşamlarımızın temel taşı olma özelliğini kaybedip, küçük bir azınlık sayılabilecek “kuşkucu bilimciler”in bir özelliği olmaya sıkışıp kalmış durumda.

    Bu sıkışmışlık üç ayrı sorun üretti!

    Birincisi, her türlü fanatizmin üremesi için mükemmel bir ekosistem demek olan yaygın kuşkusuzluk ortamı. Herhangi bir varsayımı esas alan süzgeçler[4]sadece kendi doğru-iyi-güzellerine geçit verip gerisini yanlış-kötü-çirkin sayarak, selameti “diğerlerini yok etmekte” buluyor.

    İkinci sorun, kuşkusuzluk ekosisteminin, her tür değer sistemini ret eden, sadece kendi amaçlarını önemseyen istismar türlerinin ortaya çıkışını özendiriyor. Kavramların istismarı, kuralların (yasaların) istismarı, ahlak ve etiğin istismarı ve bileşik bir tür olan dinin istismarı gibi.

    Üçüncüsü ise, dar kuşku ortamı içinde oluşan “kuşku fanatizmi”. Deney ve gözleme dayanmayan her olguyu yok sayan, böylece kendi çevresine aşılmaz bir kibir duvarı ören bu fanatizm türü ile kuşkusuzluk içinde üremiş fanatizm türleri arasında sonuç itibariyle bir fark yok; ikisi de katı ve dışlaycı.

    Eh ne yapalım kaderimiz böyleymiş…

    Kuşkusuzluğun normalleşmesi olgusu bir değişmez olarak kabul edildiğinde “kader” yargısına katılmamak elde değil. Yok öyle değil de bu kaderi değiştirmek ya da en azından o yolda elinden gelenin en iyisini yapmak seçeneği benimsendiğinde bu defa biraz daha düşünmek gerekiyor.

    Kuşkusuzluk, beka kabiliyeti’ni dahi olumsuz etkiliyebilecek bir öğe ise, ilk yapılabilecek olan, söz konusu normalleşmenin farkına varılması; bunun propaganda veya kuşkusuzluk sonuçları ile alay edilerek[5] değil, kuşku’nun vazgeçilemezliğini –örneğin akıl-sezgi etkileşiminin[6] ancak kuşku yoluyla mümkün olabileceği– gösterilerek; bir yandan da kuşku kavramının antitezi gibi anlaşılagelen sezgi kavramının giderek deneysel ortamlara konu olduğu gerçeği[7] yollarıyla yapılabilir.

    Kuşkusuzluk yaygın ortamına yol açan nedenlerin başında, toplumun rol model olarak benimsediği –akademik unvan sahipleri, yazarlar, gazeteciler, sanatçılar vb.- kişilerin -daima kuşkuyu esas alan küçük bir bölümü hariç- müthiş bir çoğaltıcı-büyütücü etkiye sahip iletişim ortamlarını kullanarak, hemen hiçbir sınır tanımadan yaptıkları yorumlar geliyor. Şöhret olgusunun bu pervasızlıkta başrolü oynadığı düşünülebilir; bir diğer neden kuşkusuzluk ortamının kendini besleyen etkisi, bir diğeri ise kesinlik yanlısı çoğunluğun beğenilerinin belirleyici etkisi olmalıdır.

    Bu denli kök salmış bir olgunun köklerine yönelik yaygın bir çaba olmaksızın tersine çevrilmesi güç görünüyor. Bu durumda “duruma özgü çözüm araçları” geliştirmek bir çözüm olabilir. Örneğin bir araç “tohumlama[8]” olabilir. Kullanılabilecek çok sayıda tohum fikrinden birisi “bir davranışın toplumsal değerler içinde ayıp ilan edilmesi”[9], bir diğeri “sosyal medyada hiçbir sınır tanımadan ard arda iddiaları sıralayıp bunlardan çarpıcı(!) sonuçlar çıkaran viral paylaşımlar”a karşı kullanılabilecek “kopuk zincir” tohumudur[10].

    Daha uzun vadeli olsa da en derin etki sağlayabilecek tohumlardan birisi de, kuşkusuzluğun kök nedenlerinden birisi olmaya aday “kavram dağarcığı fakirliği”ni azaltmaya yarayabilecek “dağarcığa kavram eklemek” tohumudur[11]. Toplumun ya da en azından bir kesim veya kişinin kavram dağarcığı zenginleştikçe, bir tıkayıcı süzgeç[12] rolü oynayarak tek doğrululuğa (kuşkusuzluk, fanatizm) yol açan kavramlar çeşitleneceği için süzgeç etkisinin azalması beklenebilir.

    Bütün bunlara karşın, süzgeç kavramlar konusunda halis olmayan niyetlerle çaba harcayan kişilerin girişimlerinin önlenmesi için sayılan çareler, özellikle de çocukluk çağlarında -bir çeşit bağışıklık öğesi olarak- “kuşku süzgeci” ile korunmak kadar etkili olamaz.

    Hayal midir bilinmez ama, bir Niels Bohr’un bu topraklarda da çıkıp “benden duyabileceğiniz tüm yargıları lütfen birer soru olarak anlayınız” diyerek, gerek gerçek kuşkucu bilim insanlarımızı daha aktif rol oynamaya, gerekse ikinci grupta olan kuşkucu rolü oynayanlardan küçük bir bölümünü de olsa uyanmaya ikna edebilir (mi?). Hatta ve hatta, bir ilahiyatçımızın çıkıp, “kuşkuya dayalı olmayan, sürekli merakının ardında -bir spiral boyunca- idrak peşinde koşmayan iman kendi kendini kandırmadır” demesi. Çok mu şey bekliyorum dersiniz?

    23 Ocak 2019

     

     

     

     

     

    [1] Bkz. http://bit.ly/2R6DxzH

    [2] Bkz. https://en.wikipedia.org/wiki/Law_of_the_Minimum ve https://goo.gl/zpL8w3

    [3] Bkz. https://www.bio.vu.nl/thb/research/bib/Troo2006.pdf

    [4] Bkz. http://wp.me/p2t6mi-25d

    [5] Bkz. http://wp.me/a2t6mi-25B

    [6] Bkz. http://wp.me/p2t6mi-Zu. Akıl-sezgi etkileşimi dinde sorgulamayı mümkün ve de vazgeçilmez kılan tahkiki iman (https://goo.gl/61Rc93 Sah 71-72) kavramının da temeli olmaya değerde görünüyor.

    [7] Bkz. https://www.livescience.com/54825-scientists-measure-intuition.html

    [8] Bkz. http://wp.me/p2t6mi-24T

    [9] Bkz. http://bit.ly/2D6Uecp No 420

    [10] Bkz. http://bit.ly/2D6Uecp No 425

    [11] Bkz. http://bit.ly/2D6Uecp No 4

    [12] Bkz. http://wp.me/p2t6mi-25d

  • “Kültürel işlevler nasıl bozuluyor?” tam anlaşılmadan sorunlar çözülemez

    Hangi ölçekte –bireysel, kurumsal, toplumsal– olursa olsun sorunların çoğunun, onları çevreleyen Sorun İklimleri’nde üreyebildiğini, böylece üreyen sorunların kendi aralarında bileşikler yaparak –hatta o bileşiklerle de birleşerek çoğaldıklarını– gözlemliyoruz. Bu üreme sürecini daha iyi anlayabilmek için maddeler kimyası’na benzetme yaparak Sorun Kimyası[1]gibi bir terim de kullanılabilir.

    Üreyen sorunlarca bozuma uğratılan yaşam alanlarının (kültürel işlevler alanı)[2] kendini onarabilmesine yardımcı olabilecek tohumlar[3] yoluyla onarılabilmesi mümkündür.

    Ama -akıllarınıza ihtiyaç gösteren- bir durum var!

    Sorun Salkımı

    Sorun Kimyası uyarınca üremekte olan Sorun Salkımı’nın nerelerine hangi tohum(lar) ekilerek o bölgelerin kendilerini onarmasına yardım edilebilmesi için, sorun üreme sürecini tam olarak anlamak gerekiyor. Bir anlamda, tedavi edilmek istenilen hücre reseptörlerinin kabul edebileceği tohum fikirlerinin seçilmesi ya da mevcut tohum stokumuzda yok ise üretilebilmesi gerekiyor

    Cevap bekleyen soru, herhangi bir kültürel işlevi bozarak –mesela herhangi bir fikri sorgulamayı kendi kendine yasaklayarak- o fikir dışındaki tüm fikirleri yanlış-kötü-çirkin[4]  olarak niteleyen sebep nedir?

    Acaba, herhangi bir anda –çocuklukta istem dışı, erişkinlikte isteyerek ve/ya koşullandırma, propaganda vb. ile– öğrendiğimiz bir kavram, herhangi bir tatminkar cevap bul(a)madığımız soru(lar)a cevap vererek, o sorular ve cevaplar arasında sağlam bir bağ oluşturup böylece oluşan zihinsel konfor alanı girişini bir süzgeç gibi kapatarak, kendisi ve bağlantı kurduğu diğer kavramlarla uyuşmayan tüm fikirlerin girişini önleyerek bir fanatizm ortamı mı oluşturuyor?

    Birey, kurum ve/ya toplumun, sorularına cevap bulma telaşının farkında olan ve kendilerine özgü çeşitli doğru-iyi-güzel ideoloji sahipleri bu aciliyeti kullanırken, asıl görev sahiplerinin –aile, aydın kesim– bilgisizlik / bilinçsizliklerinin sonucu olan aymazlık acaba bu sürecin birincil dürtüsü olabilir mi?

    Böylesi bir durum oluştuğunda, nasihat, “kendi doğrularımız, iyilerimiz, güzellerimiz”e çekebilecek argümanlar, ödüler, tehditler, aşağılamalar, alaylar üretmemiz hiçbir işe yaramayacak; belki de giderek kutuplaşmaları derinleştirecektir.

    Bu süzgeç(ler)i teşhis edemediğimiz, reseptörlerinin neleri-nasıl kabul edeceğini bulamadığımız ve bundan sonra da uygun tohumlar yoluyla işlevlerin kendilerini iyileştirmelerine izin vermediğimiz sürece tüm çabalarımız şu üç sonuçtan en az birkaçını verebilir:

    (1)   Sorun Kimyası uyarınca üreme süreci (hızlanarak) sürecek ve stok giderek büyüyecektir,

    (2)   Bu mekaniği anlamadan girişilecek her çözme çabası yeni sorunlar oluşturacağı için stokun -kefir gibi- büyümesine yol açacaktır ve

    (3)   Zaman olumsuza işleyeceği için çözme çabalarımız -mağdurların bilinçsiz şikayet ve yol göstermeleri(!) altında giderek zorlaşacaktır.

    Birey, kurum ve de toplumun, sorunlardan yakınması ve bunların “kendi dışındaki birileri” tarafından çözülmesini istemesi doğal bir tepkidir. Ama en az bunun kadar doğal olan bir diğer şey, birey ve kurumların bizzat içinde yer almadığı çözüm süreçlerinin zaman ve enerji kaybından başka bir işe yaramayacağıdır.

    Aradığımız cevabı -biraz uzunca da olsa- açıklayabildiğimi sanıyorum.

    8 Ocak 2019

     

    [1] Bkz. Sorun Kimyası (https://goo.gl/eaoKEL)

    [2] Çalışmak, öğrenmek, eğlenmek, sevmek, ibadet etmek, affetmek, unutmak, sorgulamak, risk almak, tartışmak, kavga etmek, dövüşmek, feragat etmek, yardım etmek gibi yüzlerce kültürel işlev, bir bütün olarak kültürel işlevler alanını oluşturuyor

    [3] Tohum: Yaşam alanlarımızın (eğitim, aile, iş, eğlence, öğrenme, ibadet, inanç, gönüllülük ve benzer) bir veya daha çoğunda, tek kişilerce dahi ortaya atılıp uygulanarak küçük ölçekli olumlu farklar yaratabilen; ama bir araya geldiğinde daha gözlenebilir bir dönüşüme yol açabilecek davranışlardır.

    [4]Doğru-yanlış (akıl alanı), iyi- kötü (ahlak alanı, güzel-çirkin ise (estetik alanı)na ait terimler olmak üzere.

  • Seçimlerde Etik Güvence

    Herhangi bir göreve seçimle gelecek kişilerin görevleri boyunca uymayı taahhüt edeceklerini kapsayan birer Etik Güvence’yi seçilmeden önce ilan etmeleri öneriliyor. Bu güvencenin, alışılmış genel çerçeveli “yemin”lerden farkı, somut ve kolay denetlenebilir az sayıda kuraldan oluşmasıdır.

    Bu taahhüte tüm adayların ilgi göstermeyebileceği, bazı adayların güvence vermeye yanaşmayaceği ya da güvenceye uymayabilecekleri düşünebilse de, en azından örnek tavır sergileyebilecek adayların çıkması daha büyük ihtimaldir. Bu, bir demokrasi geleneği oluşturmak açısından küçümsenemeyecek bir başlangıç sayılmalıdır.

    Güvence verenlerin vermeyenlere göre dezavantajlı olacağı”, böylece hareket serbestilerinin azalacağı yolundaki yaygın kanı, “eşitliği eğride aramak” gibi trajikomik bir seçimdir. Şu unutulmamalıdır ki, insanlık ailesinin ortak çabalarıyla oluşmuş medeniyet, büyük kitlelerce değil “doğruları, kendine avantaj sağlamayacak durumlarda da yapmanın güçlüklerine göğüs gerenlerce” inşa edilmiştir.

    Az sayıda somut ve denetlenebilir kural yoluyla ahlaki değerler tabanını kurmadan, siyaseti, kurumlarını, o kurumlarda görev alan kişileri eleştirebiliyoruz. Bunun bir yararı olmadığını, yarar sağlamak bir yana, toplumun düzgün insanlarının siyasetten uzak durmaya çalışmalarına, siyasetin “bulaşmak” kavramıyla birlikte kullanılacak kadar kirli bir iş olarak tescil edilmesine yol açtığını artık görebilmeliyiz.

    Siyasetin ahlaki tabanını inşa etmeye istekli olanları, etik güvence yaklaşımını yaşama geçirmek için önümüzdeki yerel seçimler bir fırsattır. Aşağıda bu yolda birkaç somut ve denetlenebilir kural önerisi bulunuyor. Yaklaşımı benimseyenlerin, çevrelerindeki adaylara ve/ya varsa bağlı oldukları siyasi kurumlara erişerek hayata geçirmeyi denemek istemez misiniz?

    Önerdiğim iki yalın kural şöyle:

    1. Her yıl akçalı işlerimi bağımsız bir denetleme kurumuna denetlettireceğimi ve sonuçlarını seçmenlerime internet üzerinden açıkça ilan edeceğimi,
    2. Görevim dolayısıyla sahip olacağım her türlü imkanı doğrudan ya da dolaylı olarak kendime, yakınlarıma, siyasi veya ideolojik görüşlerini paylaştığım kişilere, hemşerilerime, meslektaşlarıma, okuldaşlarıma bir avantaj sağlamak amacıyla kullanmayacağımı; ırk, dil, din, mezhep ya da başka bir ayırıcı ölçü benimsemeyeceğimi; bu bağlamdaki tek ölçünün “bütünleştiricilik” olacağını; bunu söz ve eylem üsluplarımla da kanıtlayacağımı

    taahhüt ediyor, taahhüdümün herhangi bir yolla denetlenmesine hiçbir şekilde karşı çıkmayıp aksine kolaylaştıracağıma; bunlardan birisinin aksinin varit olması halinde görevimden ayrılacağıma söz veriyorum.

    Her yurttaşın yapabileceği basitlikte bir öneri. Bunların “niçin yapılamayacağını”, “hangi imkansız koşullar yerine gelirse düşünülebileceğini” ileri sürmek ya da yapmak. Aynen “to be or not to be” gibi.

    31 Aralık 2018