• Stand-alone zihinler!

    Bu teknik deyimi bir zorunluktan seçtim, çünkü henüz TDK ya da bir başka kişi/kurum Türkçe karşılık önermedi. “Tüm işlevlerini kendi içinde barındıran” anlamında kullanılıyor.

    Farkı örneklemek için..

    Daha çok bilgisayarlar için kullanılan bu deyim şöyle açıklanabilir: Programlanabilir bir makine olan bilgisayarların hangi işlevleri yerine getireceği, program tarafından belirleniyor. Bilgisayara farklı bir program yüklendiğinde (ya da evvelce yüklenenler içinden seçildiğinde) bu defa da yeni program tarafından öngörülen işlevler yerine getiriliyor.

    Bilgisayarların ilk zamanlarında bir diğer makine tipi de “stand-alone” denilen tiplerdi. Bunlar, üretimleri sırasında sadece belirli bir işlevi yerine getirmek üzere tasarımlanır ve donanımları da buna göre yapılırdı.

    Programlanabilir makineler stand-alone makinelere göre çok esnek (her işe göre programlanabilir) iken, stand-alone makineler ise tasarımı sırasında öngörülen tek işlevi çok daha süratli yapabilirdi; ama ihtiyaç ne olursa olsun daima aynı algoritmayı uygulayıp, sadece kendi programlandığını yapmak kaydıyla. Günümüzde her iki makine tipi de yerine göre kullanılıyor.

    Bu vesileyle stand-alone için “kendi başına” karşılığını önereyim, belki tutar.

    Bu uzunca girişten amacım bilgisayarlarla ilgili malûmatfüruşluk değil, bir gözlemimi nasıl açıklarım ve bu yolla biraz daha anlayışımı derinleştirebilirim çabası içindeyken, birdenbire stand-alone deyiminin o gözleme cuk oturduğunu keşfetmemdir. İşte amacım, bu bulguyu sizlerle paylaşmaktan ibarettir.

    Gözlem şu: Kendi alanında son derece birikimli ve deneymli, toplum sorunlarına, kendini feda edecek derecede duyarlı zeki insanlarımız var. Kuşkusuz sayıları –doğal olarak- az, ama zaten dünyada da böyle.

    Sorun stoku bu denli kabarık toplumumuzda, bu nadir kaynağın her bir kişisinin her bir dakikasından yararlanmak zorunluğu var.

    Ama o da ne, bir bölümü stand-alone zihin yapısına sahip!

    Bu denli değerli bir kaynağın sadece kendi alışık olduğu yaklaşım biçiminı –giderek daha şiddetli biçimde- tekrarlaması, o kaynağı kullanılamaz duruma düşürüyor.

    Şunu hep birlikte kabul etmeliyiz ki:

    • Çağdaş gelişmiş toplumların hangi görünür özellikleri nedeniyle geliştiklerini tekrarlayarak ve/ya
    • Atatürk’ün tüm yaşamı boyunca sadık kaldığı akılcılığı ve onun araçlarını bir kenara bırakıp, sürekli olarak O’nun propagandasını yaparak ve/ya
    • İslâm dininin temel ilkelerini merak edip öğrenip, yaşamına rehber etmek yerine sürekli olarak İslâmiyet propagandası yaparak ve/ya
    • Sürekli olarak yanlış olarak nitelediklerini ve onlar sürdüğü takdirde yok olacağımızı tekrarlayarak ve
    • Olması gerekenlerin hangi süreç adımları boyunca “yapılabilir” olduğu üzerinde durmaksızın “şimdi ve burada” gerçekleştirmek üzere önlemler önererek

    Işe yarar bir dönüşüm sağlanamaz.

    Stand-alone yaklaşım rahatlık verir, konfor alanımızı zorlamaz; edindiğimiz çevreyi, o çevredeki şöhretimizi riske sokmaz; bildiklerimizi, yaklaşımlarımızı terketmeyi, yenilerini aramayı gerektirmez; kendimizle duyduğumuz gururu sorgulamayı gerektirmez; ama hiç bir işe yaramaz da.

    Ne olur, nelerin “yapılabilir” olduğunu göz önüne alarak “kendi başına” (stand-alone) türü işleyişi bir yana bırakıp, bir de yeni gözlerle bakmayı, neyin niçin olduğunu anlamayı –ama ben zaten anladım demeden anlamayı- deneyelim.

    22 Eylül 2014

  • Dostlara Açık Mektup: Kısa-vade Tuzağı!

    Değerli dostlar,

    Vaktinin bir bölümünü, toplumun çeşitli kesimlerinden kişilerle iletişim için kullanan birisi olarak bir gözlem ve ona dayalı bir düşüncemi sizlerle paylaşmak istiyorum. Bardakların yarısını dolu ya da boş olarak gören kesimler hakkında bir yargıda bulunmak niyetinde değilim.

    Şunu peşin olarak kabul ediyorum ki, her iki kesim içinde de, gerçekleri görmesine ya da en azından sezmesine karşın, özel niyetleri, durumları ya da algılama yetenekleri nedeniyle farklı tutumlar içinde olabilecekler olabilir. Bunun yüzdesini bilememekle birlikte ihmal edilebilir olduklarını seziyor, bu küçük yüzdenin dışındakilerin halis niyetler taşıdıklarını kabul ediyorum.

    Bu geniş toplum kesimi içinde herkes kendi dünya görüşüne göre bardağın ne kadarının dolu olduğunu tanımlayabilir. Ben –her ne kadar ise- boş olan bölümünün dolabilmesi için çaba harcayanlar açısından, kendimin de benimseyip uyguladığım yaklaşımımı açıklamak istiyorum.

    Bardağı doldurma iyi niyeti taşıyan bu geniş kesimin ne denli farklı niteliklerde olduğuna ayrıca işaret etmek gereksizdir. Bilgi, deneyim, yetenek, koşullanmışlık, yapışmışlık, sürüklenmişlik gibi çok sayıda öğe, iyi niyetli kişilerin yaklaşımlarını birbirinden ayırabilirse de, yine de belirli “yaklaşım öbekleri”nin ortaya çıkması beklenir.

    Gözlemim, bu öbeklerden birisinin, “hemen harekete geçilerek bir şeyler yapılması yaklaşımını benimseyenler”, bir diğerinin ise “yapılacak olanların sonuçlarının hemen görülmesini benimseyenler” olduğudur. Bunlardan birincisi, eğer harekete geçilecek yön doğru seçilmişse takdiri hak eder. Aksi halde, bardağı doldurmak yerine içindekinin de boşalmasına yol açılabilir. Esas üzerinde durulması gereken ise diğer öbektir, yani, “hemen sonuç görmek isteyenler”.

    Değerli dostlar,

    Birikimli, zeki, niçin var olduğunu sürekli sorgulayan, daha doğruya, iyiye, güzele eğilimli insanlarımızın, “şimdi ve burada” olarak özetlenebilecek kısa vadenin çekiciliğine direnemediklerini, bu yüzden de ancak daha uzun vadede gerçekleşebilecek, ama gerçekten işe yarar yaklaşımları göz ardı ettiklerini düşünüyorum. Kalıtsal yazgımız, geride kendimizden birşeyleri bırakmayı emrediyor, bu anlaşılabilir. Ama bu emrin, daima hatırlanması gereken ön koşulları “gerçekleştirilebilirlik”, “işe yararlık” değil midir?

    Gerçekleştirebilirlik belki –alışkanlıklarımız nedeniyle- “şimdi ve burada”yı çağrıştırıyor; ama yenmek istediğimiz sorunların nasıl ortaya çıktıklarını biraz irdeleyince, “şimdi ve burada” ortaya çıktığı izlenimi veren sorunların büyük çoğunluğunun “geçmişte ve orada” oluştuğunu görebiliriz. Peki bu, ortadaki soruna şimdi ve burada müdahale edilmesini niçin yanlış kılsın?

    Sınırsız bir sorun çözme gücümüz olsaydı..

    O takdirde tabii ki gözümüze çarpan her sorunu, ne zaman, hangi nedenlerle ve nerede ortaya çıktığına aldırmaksızın müdahale eder, zaman içindeki tüm nedenleri ortadan kaldırır ve tamamen çözerdik. Halbuki gücümüz sınırlıdır ve çoğu kişi (ve kurum) bunu göz ardı eder, göz önündeki sorunun şimdi ve burada ortaya çıktığı kanısına kapılır. Belki bir bölümü de –nedensel düşünme geleneği olmayışından-, bir sonuca zaman içinde yol açmış nedenlerin izini sürebileceği bir yönteme de sahip değildir.

    Sınırlı gücümüz ve yöntem eksiğimizin yanısıra bir neden daha vardır ki, onu aşmak ikisinden de daha zorlayıcıdır: Sorunları şimdi ve burada çözmek gücü insanlara o denli çekici gelir ki, o gücü elde etmek için birbirleriyle kıyasıya mücadele ederler ve “şimdi ve burada” sınırında muazzam bir yığılma olur. Siyasal mücadelelerin yoğuştuğu çizgi, o gücü verecek seçmenlerin şimdi ve burada çözülebilir sandıkları sorunların yer aldığı çizgidir.

    Özetle, sorunları şimdi ve burada çözmek iyi olurdu, ama şu nedenlerle bu mümkün olamıyor:

    • Şimdi ve burada ortaya çıkan bir sorun, zaman içinde büyüye büyüye gelişmiş olur, bir yolla en son semptomlar ortadan kalksa dahi, onu yaratmış nedenler geride aynen durduğu için kısa süre içinde sorun daha başedilmez biçimde ortaya çıkar.
    • Sorunları çözme gücünün esas sahibi (milli irade) genelde şimdi ve burada boyutunda yaşadığı için, geçmişte ve orada ile ilgili tez sahiplerine yetki vermek istemez.
    • Çekiciliği nedeniyle şimdi ve burada çizgisinde büyük bir güç mücadelesi vardır ve o çizgidekilerin arasına girerek güç elde etmek ve gücün esas sahibinin arzusu dışında bir yöntemle sorun çözmek imkansız değilse de imkansıza yakındır.
    • Ama bütün bunlara karşı, şimdi ve burada çizgisinin gerisindeki sakin alanda çalışmak iyidir ama onun da başarı şansı konusunda belirsizlikler vardır.

    Eğer birikimlerimizi ve enerjilerimizi, bu sorunların kaynaklarına değil de izlenimlerine (görüntülerine) yöneltirsek, aslında hiç öyle niyetlenmesek de o sorunların derinleşmesine katkıda bulunmuş oluyoruz. Bu garip görünüşlü olgunun pek somut örneklerden birisi, rasyonel ve kritik düşünme[1] alışkanlığının toplum nitelik dokumuz içine yeterince yerleşmemişliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkan radikal eğilimlerin yaygınlığı’dır.

    Bu deyimle yalnız terör örgütlerine katılanları değil, kendi görüşünden başkaca görüşü reddeden, o mutlak doğrusunu başkalarına benimsetmeye çalışan kişileri de kast ediyorum. Bu yaygınlık ilk bakışta dindar kesimlere özgü sanılabilse de, kendini laik / seküler olarak niteleyen kesimlerde de aynen geçerlidir. Bilimden yana bir söylem içinde, ama kararlarını rasyonel / kritik düşünme yerine, dînî / lâ dînî dogmalara[2] göre vermek bir süper-oksimoron örneği değil midir?

    Değerli dostlar,

    Bugün sizi rahatsız eden her ne var ise, kök(ler)i dünlerdedir ve o “görüntüler”e savaş açarak, sürekli olarak tehlike uyarıları yaparak ancak o değerli enerjilerinizi, birikimlerinizi, daha da önemlisi mücadele motivasyonunuzu kaybederseniz. Eğer, sizi rahatsız eden –her neler ise- kök nedenlerin farkında, ama bunlarla mücadele gücünüzün / imkanlarınızın olmadığını düşündüğünüz için, görüntülerle boğuşmayı yeğliyor iseniz, âkîl Nasreddin’e[3] atfedilen “karanlıkta kaybettiği yüzüğünü, aydınlık olduğu için sokak lambasının altında aramak” fıkrası akla geliyor.

    Bütün bunlardan sonra, “şimdi ve burada” yerine önerimin ne olduğunu, hatta bu yolla “bir şeyler yapanların” (http://wp.me/p2t6mi-Vg) da vazgeçip el el üstüne oturmalarını mı önerdiğimi sorabilirsiniz.

    Hayır, kesinlikle bunu önermiyorum!

    Ve “şimdi ve burada” antipatimin yanlış anlaşılabileceğini anlıyor ve düzeltiyorum: Evet, “şimdi ve burada” harekete geçilmeli, ama “şimdi görünen ve burada görünen”lere yönelik olarak değil, “geçmişte ve orada” yapılmış olanlara karşı “şimdi ve burada” harekete geçilmesini öneriyorum.

    Çok mu karışık oldu?

    Geçmişte ve orada” deyimiyle yapılmış ve halen de devam etmekte bulunanlara karşı “şimdi ve burada” yapılması gereken nedir? Önce değiştiremeyeceklerimize bakalım: Türkiye coğrafyasını, enerji kaynaklarını, her şeyin enerji olduğu gerçeğini, tüm toplumların Maslow’un ihtiyaçlar piramiti uyarınca enerji peşinde olduğunu, bunların bir kaçınılmaz sonucu olarak da tarih boyunca olduğu gibi bundan böyle de tasallut altında olacağımız gerçeklerini değiştiremeyiz.

    Hergün emperyalizme, onun temsilcilerine –kendi emperyal geçmişimizi unutup- lanet okuyarak bu gerçekleri değiştiremeyiz. Tek değiştirebileceğimiz parametre, toplumumuzdaki nedensel ve eleştirel düşünme’nin yerini almış bulunan dini veya din dışı dogmalara dayalı düşünme biçimini değiştirmektir. Bizim aydınlanmamız da –olacaksa- böyle gerçekleşebilr.

    Bu yapılabilir mi, yapılırsa yeter mi?

    Bu iki soruya da evet-hayır biçiminde kesin cevaplar vermek güçtür. Ama bu, bu yolda harekete geçmeyi engelleyebilecek bir belirsizlik de değildir. Ayrıca, eğer insanlık karanlık çağlardan çıkıp aydınlanmayı gerçekleştirebilmişse, bu toplumun da bunu yapabilmesi mümkün olabilmelidir.

    Yapılabilirliğin karşısındaki başlıca iki engelden birisi “olası gerçekleşmenin alabileceği çok uzun süre”, diğeri ise “toplum çoğunluğunun, dogmatik düşünce biçiminde ısrarı” olabilir. Akılcılıktan yana olan dostlarım, Uzun süre meselesini aşabilmeliyiz. Tüm yapılması gerekenleri yaşam süremiz içinde gerçekleştirmek gibi kibirli bir tutum içinde olamayacağımıza göre, doğruları gerçekleştirmek üzere çaba harcayacakları konusunda gelecek nesillerimize güvenmek zorundayız.

    Eğer bu belirsizlik bir motivasyon kaybına yol açıyorsa zaten yakındığımız sonuçlara müstahakız demektir. Çoğunluğun dogmatizmde ısrarı ya da çeşitli hesaplarla karşıt veya tarafsız kalma meselesine gelince: Kuşkusuz, bırakınız çoğunluğu, toplumu oluşturan herhangi büyüklükteki bir kesime dahi Jacoben bir tarzda kendi doğrularımızı benimsetmek eğiliminde olamayız; günümüz dünyasında buna yer olamaz.

    Eğer –tüm canlı türlerinde olduğu gibi- toplumu oluşturan bireylerin de, doğuştan gelen sağduyuları yoluyla doğruya-iyiye-güzele yatkınlıkları varsa, genlerinde taşıdıkları yaratıcılıkları kaybetmiş ve dogmalara teslim omuş olmaları beklenemez. Eğer bunun aksine, çağlar boyu süren dogmatik düşünme geleneği, kalıtsal mirasımızın getirdiği sağduyuyu bastırdı ise, o takdirde sadece bu karabasandan kurtulmak isteyenlerin aydınlığa çıkabilecekleri bir yolculuk olacaktır.

    Buna razı olabilenlerin sayısını bilemeyiz, ama eğer iki kişi varsa bu yeterli bir sayıdır. Bütün bunlara evet de, hangi uzun vadeli amaçlar, önünde sonunda bize bir aydınlanma yaşatabilir? Bu denli hızlı değişen dünya ve Türkiye koşullarında karmaşık hedef reçeteleri yerine, hangisi benimsense kalıcı olumlu etkiler yaratabilecek birkaç uzun erimli amaç ortaya koyulabilir.

    Sorgulama becerisi[4] ile nedensel ve eleştirel düşünme becerileri benim benimsediklerimdir. Sizler, geleceğin Türkiye’sinin kişileri, kurumları ve toplumunun, yüksek bir sorun çözme kabiliyetine erişebilmesi için hangi bileşenleri önemli görüyorsanız, şimdi ve burada tuzağına düşmemek ve benimsediğiniz amaçların hangi sonuçları yaratacağını gerçekçi olarak değerlendirmek kaydıyla, imkanlarınıza uyan bir amacı benimseyebilirsiniz.

    Saygılarımla

    19 Eylül 2014 Cuma

    [1] Rasyonel (nedensel) düşünme, bir sonuca yol açan nedenlerin hiç kopukluğa yer vermeyecek şekilde ortaya konulması; (eleştirel) düşünme ise, söz konusu sonuuca yol açtığı belirlenen çok sayıda nedenin, sonuç üzerindeki etki paylarının elenmesi (krisis (Gr) = elekten geçirmek) anlamında kullanılmıştır. Doğru düşünme ise bu iki bileşenin (nedensel ve eleştirel) birlikte kullanımıyla ortaya çıkabiliyor.

    [2] Atatürk’ün “en gerçek yol gösterici bilimdir..” ilkesini hiç hatırlamayıp, sonra da O’nun adını bir dogma haline getirip sıradanlaştırmak, rasyonel / kritik düşünme ile bağdaşabilir mi?

    [3] Yabancıların, bizim komik karakter olarak nitelediğimiz Nasrettin Hoca’ya Wise Nasreddin demeleri nedeniyle..

    [4] Sorgulama becerisi, (eğer ……ise …. dir) yargı kalıplarının tanımladığı alanların dışında kalan geniş alanların görülmesini (bkz. http://bit.ly/1bI5Cm6) sağlayacak sorular sormak olarak adlandırılıyor.

  • Yeni Neanderthal ve yeni Cromagnon..

    Sevgili çocuklar ve gençler,

    Çok değil 40 yıl kadar önce, yaşıtlarınızın karşı karşıya bulunup da içindeki doğru ve eğrileri ayırmak zorunda olduğu bilgi miktarı bugüne göre 16 kat kadar daha azdı.

    (Dünyada üretilen bilgi miktarının her 10 -ya da bazı dallarda daha az- yılda 2 katına çıktığı kabûl ediliyor. Diğer yandan da bunları işleyen işlemcilerin kapasitesi her 18 ayda 2 katına çıkarken göreceli fiyatları %35 azalıyor –Moore’s Law).

    Bu bilgiler:

    –        Doğrusu ve yanlışı,

    –        Kasıtlısı ve iyi niyetlisi,

    –        Sağlam kaynaklısı ve akla öylece gelivereni,

    –        Günceli ve eskimişi,

    –        Gerçeği ve temennisi,

    –        Ancak belli koşullarda doğru olabileni,

    –        Tahmin edileni,

    –        Sezgiye ya da akla dayalı olanı,

    –        Deneyime ya da deneyimsizlikten doğan cesarete dayalı olanı

    bir karışım halinde ve hepsi de ikna olmanız için önünüze sürülüyor.

    İş bununla da bitmiyor: bunları ortaya sürerek sizi ikna etmek isteyenler akademik, ticari, mesleki, bürokratik, siyasi, sivil, resmi ve benzeri ünvanlarını, sesinin tonunu, sertliğini, duruşunu, mimiklerini, cinselliğini, yabancılarla olan dostluklarını, hakarete, küfüre varabilecek uslûplarını ve gerekirse yaşını ve eski ünvanlarını da kullanarak bilgi, teşhis, tahmin ve tavsiyelerine inanmamızı istiyorlar.

    Bu kadar ağır destekli bilgi karışımı içinde doğruları söyleyenlerin ya da en azından kimi doğruların bulunduğundan kuşku yoktur. Ama acaba, o doğruları diğerlerinden nasıl ayırmalıdır? İşte, genelde bu nesil erişkinlerin, özelde ise çocuk ve gençlerin karşı karşıya bulunduğu sorun budur.

    Eğer bu soruna yalın ve akılcı bir çözüm bulunamaz ise, bu “pasif görünümlü aktif baskı” ortamı, insanların ruhsal sağlıklarını bozmak bir yana, pazar yerlerindeki satıcılar misali daha çok bağıran, kendi dışındakilere çeşitli yollarla daha çok küfreden ve fakat gerçekleri aramaktan da o denli uzaklaşan bir mutant insan tipi ortaya çıkaracaktır .

    Bu sorunun sadece gençler için var olduğu, erişkinlerin ise doğruları kolayca ayırdedebilecek yöntemler geliştirmiş oldukları sanılmamalıdır. Benzer sorun erişkinler için de vardır. Hattå biraz daha fazla vardır. Çünkü onlar sizlerden daha uzun süre bu tür karışımlar ile haşır-neşir olmuşlar ve ezbere bellediklerikalıpları daha da çoğalmıştır.

    Gençlerin birinci derecede risk altında sayılmasının nedeni, bu ikna girişimlerinin birincil hedefinin çocuklar v e gençler oluşudur.

    J.F. Kennedy muhtemelen benzer sorunla karşılaşmış ve şöyle demiştir: “iyi ya da kötü olsun her başkana her gün yüzlerce bilgi gelir; iyi başkan, bunlar içinden kulak verilmesi gerekenleri ayırdetmesini becerebilendir“.

    Bilgi karışımları içinden kulak verilmesi gerekenleri bulmak için belki genel geçer kurallar, hattâ karmaşık algoritmalar geliştirilebilir. Ama bu defa da bunların geçerliği tartışma konusu olabilecektir.

    En iyisi, sizlerin kendi “süzme kuralları”nızı geliştirmenizdir. Tabii ki o kuralların da doğruluğundan kuşkulanmanız kaydıyla.

    Sizlere önerilen paranoyak bir ruhsal durum değildir.”Kuşkuya dayalı inanç” ilk anda tuhaf görülebilir. Hıristiyan inancının bilimle uzlaşısı ile islamın “tahkiki iman” (sorgulamaya dayalı iman) konsepti temelde aynı yönü işaret etmektedir: gerçeği arayan kuşku.

    Görüşler hangi ünvan, hangi özgüven, hangi ses tonu, hangi tartışılmazlık içinde dile getirilirse getirilsin, ilk sorulması gereken şudur:

    «Bu görüşler içindeki ifadelerden:

    –        hangileri kaynağa dayalı verilerdir, kaynaklar nelerdir?

    –        hangileri gözlemlerdir ve bu gözlemler ne genişlik ve sıklıktadır?

    –        hangileri varsayımlardır?

    –        ve hangileri çıkarımlardır?

    Lütfen bunları hiçbir şekilde birbirine karıştırmadan, birini diğerinin adı altında saklamadan ifade ediniz»

    Böylece ifade edilen görüşlerden kendi doğrularınızı üretmek için kullanmanız gereken süzgeçlere ise siz kendiniz karar vermelisiniz.

    Bilgi çağında bilgi toplumunu bekleyen en büyük tehlike, eğrilerin doğrular, tahminlerin veriler, gerçeklerin yalanlar, kasıtların iyi niyetler, cehaletin bilgelik arkasına saklanarak bir karışım şeklinde takdim edilmesidir.

    Bunu ayırabilen kişilerden oluşabilen toplumlar ile bilgi bulamaçları içinde boğuşanlar, Üçüncü bin yıla iki yeni insan tipi olarak birlikte -şimdilik- girmiş bulunuyorlar.

    Süzgeç geliştirememiş olanlar bilgi bulamacı bataklığında boğulmakta bulunan Neanderthal’lerdir. O bulamaçtan sürekli olarak işe yarar bilgileri ayırabilme know-how’ını geliştirerek diğerlerini bataklıklara sürmekte olanlar ise Cromagnon’lardır. Aynen 200,000 yıl kadar önce olduğu rivayet edildiği gibi.

    22 Haziran 2005

     

  • Öylebir çare bulunsun ki benden bir şey istenmesin!

    Bir okurumdan aldığım mektuptaki şu cümleler, toplumumuzun en karakteristik özelliklerinden birisini vurguluyor gibi.

    “Sayın Titiz,

    Zaman zaman okuduğum yazılarınızdan, sıkça karşılaştığım bir soruna bir açıklama getirebileceğiniz kanısına vardığım için bu mektubu yazıyorum.

    Ben yeni emekli olmuş bir öğretmenim. Meslektaşlarım arasında işini seven birisi olarak tanınırım. Emekli olduktan sonra, birikimlerimi ihtiyaç duyabileceklerle paylaşmak amacıyla kısa yazılar yazmaya başladım. Tanıdığım ya da herhangi bir vesileyle tanıştığım kişilerin e-posta adreslerine yolluyorum.

    Önceleri pek aldırmamakla beraber giderek dikkatimi çeken bir şey var: Yazılarımı yolladıklarımdan bir bölümünden herhangi bir ses çıkmıyor; onların durumlarını anlıyorum. Bir bölümünden ise olumlu yanıtlar alıyorum. Bu yanıtları beni yüreklendirmek için mi yoksa gerçekten işlerine yaradığı için mi yazıyorlar tabii ki bilemiyorum; ama her ne olursa olsun kendilerine müteşekkirim.

    Bir diğer bölüm ise, birbirlerini tanıdıklarını hiç sanmamakla birlikte sanki aynı kişilermiş gibi standart bir üslup kullanıyorlar ve bu üslup beni fevkalade rahatsız ediyor. Size, bir fikrinizin olması için, bu kişilerden birisinden gelen, övücüymüş gibi görünen ama aslında katiyen öyle olmayan birkaç cümleyi alıntılıyorum:

    <<?.. kopya çekmenin hırsızlık olduğuna dair harcadığınız çabalar ve bunlara dayanarak yazdıklarınız pek güzel; fakat toplumumuzun bugünkü haline baktıkça bunların uygulanabilirliğinin maalesef mümkün olmadığını, esas bunlara kulak vermesi gerekenlerin de yetkililer olduğunu düşünüyorum. Yazdıklarınızın tamamını okumaya işlerimin sıkışıklığı -biraz da uzun yazıları okuma tahammülsüzlük kusurum- nedeniyle vakit bulamadım.

    Üzerinde durduğunuz sorunlar önemli olmakla birlikte esas sorunun toplumumuzun sosyo-ekonomik durumu ve giderek hazır yiyen bir kitleye dönüşme eğilimimiz olduğunu düşünüyorum.

    Toplumca silkelenip kendimize gelmediğimiz sürece, sizlerin değerli ama bir işe yaramayan çabaları hangi sorunu çözebilir?

    Bence bu konuda tartışılması gereken esas mesele çocuklarımızın niçin kopya çektikleridir. Ayrıca, bu koşullarda kopya çekmenin önemli bir hırsızlık sayılıp sayılmayacağını da takdirinize sunarım ….>>

    Sayın Titiz, bu kısa alıntıdan da gördüğünüz gibi yazının düz Türkçe’ye çevirisi aşağı yukarı şöyledir: “Naif fikirlerinle vaktimizi alıyorsun; sorunları anlamamışsın; senin sorun zannettiğin şey aslında sorun değildir. Sorunlar ve de çözümleri benim dediğim gibidir. Ama benim bunlarla uğraşmaya vaktim yok; lütfen sen uğraş“.

    Sizce ben ne yapmalıyım? ????..”

    Kendisine kişisel bir cevap yazmam daha doğru olabilirdi. Fakat sizlerle paylaşmayı -iznini almasam da- daha doğru buldum:

    Sevgili okurum,

    Tanımladığınız soruna benzer bir sorunla karşılaşmadığım için maalesef somut bir öneride bulunamayacağım. Bununla beraber evvelce yazdığım birkaç yazının yararlı olabileceğini düşünüyorum [1], [2], [3].

    Selam ve sevgilerimle,

    12 Temmuz 2009 Pazar

    [1] http://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=1049

    [2] http://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=1044,

    [3] http://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=649

  • 3G teknolojisi ile goller, pizzalar ve fragmanlar ve daha neler !

    TV reklamlarından büyük bir sevinçle öğrendiğimize göre artık futbol maçlarındaki golleri (basketbol sayıları için henüz bir haber yok) cep telefonumuz üzerinden defalarca seyredebileceğiz. Müjde bununla sınırlı değil; bir pizzayı yemeden (defalarca), bir filmin fragmanını (yine defalarca) sinemaya gitmeden seyredebileceğiz.

    3G adı verilen üçüncü nesil cep telefonları, şimdikilere göre çok hızlı bir şekilde ses, resim ve müzik iletebilecek. Böylece gençlerimize yepyeni bir dünya kapısını açıyor (bu yolla oluşacak büyük telefon masraflarını ise kredi kartı, kredi kartı borçlarını ise ikinci, üçüncü ilh kredi kartlarıyla ödeme imkanı doğacak).

    Bu müjdeli günleri -övünmek gibi olmasın- evvelden tahmin eden birisi olarak 2002 yılında yazdığım bir mektubu sizlerle paylaşmak istedim. Gerçekte amacım ise -şaka bir yana- GSM operatörlerimize bu yolla da bir çağrı yaparak, mesleksiz, işsiz ve ümitsiz gençlerimizin gol, pizza ve fragman ihtiyaçlarını bir süre erteleyerek, bu teknolojiyi yararlı bir biçimde kullanmaya özendirmek.

    Mektubu, noktasına virgülüne dokunmadan aşağı alıyorum.

    17 Temmuz 2009

     

    Sayın Ahmet METE

    Genel Müdür V., ERICSSON

    Spring Giz Plaza, Kat 14 – Maslak / İSTANBUL

    Pazartesi, 11 Şubat 2002

    Sayın Mete,

    Geçtiğimiz haftalarda, şirketiniz elemanlarından dostum Dr.Mustafa AYKUT’un davetiyle katıldığım WCDMA sunumu için sizlere teşekkür etmek, Creaworld konsepti ve uygulaması konusundaki önderliğiniz için kutlamak ve bir yandan da bir işbirliği önerimi size iletmek için bu mektubu yazıyorum.

    Prensip itibariyle size uygun göründüğü takdirde ayrıntıları üzerinde çalışılabilecek olan önerimi ve dayandığı varsayımları kısa başlıklar halinde not ediyorum:

    Herhangi bir teknolojinin bir topluma değer katabilecek şekilde kullanılabilmesi ve böylece de uzun dönemde bu değerden kendisinin de pay alabilmesi -ki sürdürülebilir gelişme budur- için:

    1. O teknolojinin kullanımına özgü ve içine gömülü (embedded) durumdaki toplumsal değer, alışkanlık ve becerinin mevcut olması,
    2. O teknolojinin, toplumun öncelikli ihtiyaç alanlarındaki kullanımına yönlendirilmesi

    gerekir -diye düşünüyorum-.

    Örneğin GSM teknolojisine bu ilke ışığında bakıldığında, penetration oranının bu denli yüksek, ama yararlılık düzeyinin de bu denli düşük olması, ancak bu ilkenin yeterince yerine gelemeyişi ile açıklanabilir görünmektedir.

    Örneğin, cep telefonu gibi bir aletin en derin ihtiyaç hali olan doğal afet durumunda pek bir işe yaramamış olması, (a) da değinilenlerin eksikliği ile yakından ilgili görünüyor..

    Dünyanın başka yerlerinde bu iki ilkeye dikkat edildiğinde yaşamı kolaylaştırıcı, insanlık ideallerine erişmede yardımcı olabilen GSM teknolojisi, Türkiye’de bugüne kadar bir “muhabbet” aracı olmaktan pek uzağa gidememiştir.

    WCDMA teknolojisi, bugünkü değerlerimiz, alışkanlıklarımız ve becerilerimiz ışığında cep telefonlarından daha öte bir yarar sağlayamayacak gibi görünmektedir.

    Nitekim, II Dünya Savaşı sonrasında ekonomik açıdan zayıflamış, değerler açısından erozyona uğramış ve büyük bir kitlenin işsiz kaldığı ABD’de toplumsal dönüşüm TV yoluyla sağlanmış, bugünkü dünya liderini bir anlamda TV yaratmıştır.

    Aynı TV -hem de çok daha üstün teknoloji ve penetrasyon ile- bugünkü Türkiye’de pek az işe yarayabilmektedir. Bu denli az değer üretecek biçimde kullanılan TV ise dönerek hem yayıncılık, hem yapımcılık, hem de TV elektroniği sektörlerine kâr getirmemekte, bütün bu sektörler sürekli zarar etmektedirler. Toplum ise bu zararları çeşitli yolsuzluk türleri yoluyla geriye ödemektedir.

    Benzer şekilde WCDMA teknolojisi desteğinde, futbol maçlarındaki gollerin tekrar izlenmesi, film fragmanlarının izlenmesi, internet üzerinden “görüntülü muhabbet” gibi alanların dışına çıkabilecek uygulamaların pek sınırlı kalacağını tahmin edebiliyorum.

    Bu tahminlerden sonra, dünya için gerçek bir devrim ve Türkiye için de derin bir ihtiyaç alanını gündeme getirmek istiyorum. Bu alan, “geleneksel eğitim”in yerini alma yolunda hızla ilerleyen “öğrenme” olgusudur. Learning Based Education bu alandaki tek norm olmaya doğru gitmektedir.

    Beyaz Nokta ® Vakfı, 1994 yılından bu yana -özellikle de öğrenmeye dayalı olarak- eğitim projelerinde bilgi birikimi üretmiş bir vakıftır. Vakıf tarafından üretilen bilgilerin bir bölümü yukarıdaki web sitesinde yer almaktadır.

    Nüfusunun %40’ı 25 yaş altı genç insanlardan oluşan ülkemizin bugün ve gelecekte en çok ihtiyaç duyacağı teknoloji -ki bunlara soft-teknolojiler [1] diyebiliriz-, kendi dışındakilerin onun adına yararlı olacağına karar verdiği konuların öğretilmesi yerine geçecek olan şu soft-teknoloji alacaktır.

    “kendi belirlediği ihtiyaçlarını:

    • kendi öğrenme hızında,
    • kendi öğrenme stiline uygun olarak,
    • kendi uygun gördüğü zamanlarda ve de
    • içinde bulunabileceği çeşitli gerçek yaşam durumları içine gömülü olarak öğenebileceği ortamlar –learning climates– yaratılması”

    Bu tür öğrenme ortamları dünyada giderek yaygınlaşmakta ise de, buna en çok ihtiyaç olan ülkenin Türkiye olduğu aşağıdaki grafikten görülmektedir:

    Bu argümanlarıma dayanarak size bir öneride bulunmak istiyorum: Beyaz Nokta ® Vakfı, 1994’den bu yana eğitim -özellikle de öğrenmeye dayalı eğitim- konusunda çalışmaktadır.

    Eğitim konusunda çalışan diğer kurumlardan farklı olarak, kişilerin eğitsel ihtiyaçlarını belirlemede ve de gidermede olağanüstü bir genetik beceriye sahip olduklarına, bu nedenle de onlara bir şeyler öğretmeye çalışmak yerine, belirledikleri öğrenme ihtiyaçlarını giderebilecekleri ortamlar yaratmaya çalışmaktadır.

    Bu yaklaşım, çoğunluğun alışkın olduğu “öğretme” yaklaşımına zıttır ve bu nedenle de topluma anlatılması güç olmakta, destekleme imkânı olan kuruluşlar da -potansiyel sponsorlar-, gerçek ihtiyaçlara pek cevap vermese de, topluma daha kolay “satılabilecek” olan içeriği zayıf-kabuğu parlak projeleri desteklemeyi tercih etmektedirler. Biz vakıf olarak ise, israrla, açıkladığımız yaklaşımı yaygınlaştırmaya çalışıyoruz.

    WCDMA teknolojisi, mükemmel bir öğrenme ortamı olabilir. Hele günümüz bilgi kaynaklarının giderek digital ortamlara aktarıldığı dikkate alındığında, Anadolu’nun en ücra köşesindeki bir kişinin tek başına, istediği herhangi bir beceriyi kazanması mümkün görünmektedir.

    Size önerim, bu konuda ERICSSON – BEYAZ NOKTA® VAKFI arasında bir stratejik işbirliğidir.

    Bu işbirliği sürecinin çeşitli evrelerinde ortaya çıkacak olan öğrenme ürünlerinin (learning products), ERICSSON lehine önemli bir rekabet avantajı sağlayacağı açıktır. Her ne kadar diğer rakipleriniz de benzer uygulamalar yapmaya teşebbüs edecekler ise de, hem erken yola çıkmış olmak, hem de sağlam bir bilgi tabanı ile birlikte olmanız dolayısıyla daima bir avantaj farkını koruyabileceksiniz.

    Kısa tutmaya niyetlenmekle birlikte yine de uzattığımı farkettiğim mektubumdaki ana fikir ile mutabık iseniz geri kalan kısımlar ayrıntı sayılabilir. Burada “ayrıntı” sözcüğünü dikkatle seçtim. Çünkü, WCDMA gibi ileri bir hard-teknoloji ile “öğrenmeye dayalı eğitim” gibi bir soft-teknoloji evliliği yalnız Türkiye açısından değil global açıdan bir “sıçrama” sayılabilecektir. Bu yüzden geri kalan kısmına ayrıntı diyorum.

    Önerimi düşündükten sonra görüşmeyi isterseniz beni aşağıdaki iletişim bilgilerim aracılığı ile lütfen haberdar ediniz.

    Bu vesile ile işlerinizde başarılar dilerim.

    Saygılarımla,

    M.Tınaz TİTİZ

     

  • Başıboş insanlar tehlike saçıyor !

    Önce bir okur mektubundan alıntılar:

    “Gözlem Gazetesinin Ağustos ’93 sayısındaki yazınızı büyük bir coşku ile okuduk (Belediye Başkanlarımıza Açık Mektup,T.T). Duygularımıza tercüman olduğunuz için çok teşekkür ederiz.

    İzmir’e çok yakın bir tatil yöresindeki evimizde bir köpeğimiz vardı. Maalesef bu yörede son zamanlarda başıboş köpekler artmıştı. Bir sabah köpeğimiz eve döndükten sonra kasılarak yere yıkıldı ve zavallıyı veterinere yetiştirmemize rağmen kurtaramadık. Tasmalı, nüfus kağıtlı, aşıları tam olduğu halde, bu yörenin belediyesinin hiç habersiz yaptığı itlafa bizimki de kurban oldu. Yapılan otopside, kullanılmaması gereken striknin maddesi bulundu.

    Bu yazıyı diğer köpek sahiplerinin dikkatini çekmek için yayımlamanızı rica ederim.

    Şimdi başka bir köpeğimiz var. Boynunda belediyenin verdiği bir numara asılı. Eğer yukarıdaki gibi bir hadise tekrarlanırsa o belediyenin canına okuyacağız.

    Nilüfer/Güngör Altıkulaç- İzmir”

    “Başıboş hayvan” deyimi pek yaygındır. Aslında bu deyimi hayvanlar için değil başıboş insanlar için kullanmak çok daha doğrudur.

    Bir ara Bursa’da sahipsiz kedileri toplatıp fırında yakan bir belediye başkanı da “ne yapalım yani insanlar kudursunlar mı?” diyerek küçük aklıyla bir savunma yapmıştı.

    Bu tür bir kafa yapısı, mutlaka birilerinin ölmesi gerektiğini, insanlar öleceğine hayvanların ölmesinin daha doğru olduğunu savunan sapık zihniyetin çok sayıdaki temsilcilerinden yalnızca birisine aittir.

    Bu yaratıkların, kendilerine zarar verceğini düşündüğü her canlıyı ortadan kaldırabilecek tehlikede, Hitler’e rahmet okutacak birer cani olduklarına şüphe edilmemelidir.

    Bence başıboş hayvanlardan ziyade bu insanlar daha tehlikelidir ve mutlaka tecrit ve mümkünse tedavi edilmeye ihtiyaçları vardır.

    Çocuklarımıza (ve bir kısım büyüklere) canlı sevgisini öğreten hayvan dostlarımızı yakarak, vurarak, zehirleyerek yok eden bu canileri iyi tanımalı, bunlara verilebilecek en iyi cezanın onları seçmemek olduğunu bilmeliyiz.

    Önümüzde yerel seçimler var. Sırasıra adaylar karşımıza çıkıp neler yapacaklarını anlatıp oylarımızı isteyecekler. Lütfen bunlara, hayvanlar için ne düşündüklerini ve özellikle itlaf konusunda ne düşündüklerini sorunuz. Kerli ferli birçoğunun bu konuda ne denli caniyane niyetler taşıdığını dehşetle göreceksiniz.

    Başıboş insanlara dikkat. Esas onlar tehlike saçıyorlar, hayvanlar değil!

  • Belediye başkanlarımıza açık mektup!

    Saygıdeğer Başkanım,

    Zaman zaman sizlere yazmış olduğum mektuplara karşı gösterdiğiniz duyarlığa şükranlarımı sunarken, bir konudaki düşüncemi sizlere iletmek istiyorum. Bu konu, yıllardır tüm belediyelerimizde süren çağdışı bir uygulama olan, “başıboş hayvanların itlafı” sorunudur.

    Başıboş hayvanların kuduz ve diğer hastalıklar açısından bir risk grubu oluşturduğu doğrudur. Ancak, bu grubun yarattığı riskten bin kat daha fazlasını yaratan ve içiçe yaşamaya alıştığımız, hijyen kurallarına uymayan yiyecek üretimi ve satışı, kanserojen olduğu bilinen kimyasallarla karıştırılan yiyeceklerin serbestçe satılabilmesi gibi etkenler, hergün ve sessizce onlarca kişiyi hasta etmekte, öldürmektedir. Kuduz vakalarının sayısı ise bununla karşılaştırılamayacak kadar azdır.

    Hal böyle iken, doğanın o harika yaratıklarını öldürmek, acaba “canlıya saygı” kavramıyla bağdaşır mı?

    Birlikte yaşamak zorunda olduğumuz, ayrılmaz parçamız olduğunu idrak etmek durumunda olduğumuz hayvanları öldürerek riski ortadan kaldırmak isteyenler, daha büyük riskleri azaltmak için onlara neden olanları da öldürmeyi düşünmekte midirler?

    Çocuklarımızın ve hayvanlara karşı duyarlı olanlarımızın gözleri önünde hayvanları öldürmekten çekinmeyenlerden, bir insan olarak utanıyorum.

    Bu olayın, bugüne kadar sizin dikkatinizi çekmediğinden kesinlikle eminim. Aksi halde buna kesin olarak karşı çıkıp önleyeceğinizi biliyorum.

    Bildiğiniz gibi, sokak hayvanlarının başıboş ve hızla çoğalmalarına karşı üç tür önlem bulunmaktadır:

    1. Başıboş kedi ve köpeklerin kısırlaştırılmaları,
    2. Onların kolayca beslenmelerine ve dolayısıyla sayılarının artmasına, başka canlıların da (fare vb) üremelerine ortam hazırlayan çöplük ve benzeri nedenlerin ortadan kaldırılması,
    3. Özellikle çocuk sahibi ailelerin en az birer hayvan edinmelerinin özendirilmesi.

    Medeni ülkelerde hayvan itlafı metodu uzun yıllardır terkedilmiş, onun yerine bu yöntemler benimsenmiştir.

    Sayın başkanım,

    Sizin, bir kampanyanın önderliğini yapacağınıza, “kısırlaştırma” ve “hayvan edindirme” konusunda ilk adımları atacağınıza inanıyorum.

    Mektubumu okumaya ayırdığınız zaman için size teşekkür ediyorum ve sizin ağzınızdan şunları duymak istediğimi belirtmek istiyorum: “Hayvanlar bizim dostlarımızdır. Biz dostlarımızı öldüremeyiz!”

    Selam ve sevgilerimle,

    Tınaz Titiz

    24 Mayıs 2000