• Doğrusal Mantık

    Doğrusal Mantık

    Uzun süredir medyada -konuşma veya yazı olarak- gözlemlediğim iki alışkanlığa dikkatinizi çekmek istiyorum. Bunlardan birisi, yazının başlığındaki doğrusal mantık alışkanlığıdır. Önce bir örnek verip ardından diyeceğimi açıklayayım.

    Kadın ve çocuklara yönelik olarak artan şiddet olaylarını önlemek için özel bir yasa çıkarılarak cezaların artırılması gerekir / düşünülüyor. Böylece, karısını, sevgilisini ya da şekerle kandırdığı çocukları parçalara ayırarak buzdolabında saklayıp, sonra uygun bir zamanda farklı illere götürerek parça parça gömen caniler cezaların ağırlığını düşünerek vazgeçeceklerdir.”

    hell&heaven.jpgBu örnekteki akıl yürütme biçimi bir doğrusal mantık örneğidir; sebep (cezaların azlığı), sonucu (şiddet) üretmektedir. O halde cezalar artırılırsa şiddet azalacaktır.

    Gerçekte de, sonuçları caydırmak için -nedenlerine bakılmaksızın- cezalar artırıldıkça sonuçlarda bir miktar -o da bazen- azalma olabilmektedir. Örneğin alkollü araç kullanımı ile cezalar arasındaki ilinti epey yüksektir. Üstelik işlenen suçu ölçmek çok da kolaydır; bir alete üflemek ve nesnel olarak cezayı hakedip etmediğini anlamak mümkündür.

    Bu mantığın doğruluğunu kaybettiği sınır çizgisinin bir tarafında, vazgeçilebilecek çıkarlar  (örneğin kafa çekip zevklenmek) varken, çizginin diğer yanında vazgeçilemeyecek çıkarlar (yakınını gece yarısı hastaneye yetiştirmek veya banka soygunu yapmadan önce kafa çekip rahatlamak gibi) yer alıyor.

    Polisin bir miktar rica ile vazgeçebileceği ya da kesesinin gücü vereceği cezadan etkilenmeyecek durumda olan kişiler, “parayı bastrır içerim” diyebilir; ama eğer katlanılamayacak kadar ağır ceza varsa araç kullanmaktan vazgeçip taksi veya kiralık şoför kullanır. Bu durumda ceza ağırlaştırmasının sonuçlarını ortadan kaldırmaya yeter.

    Ama eğer kişi, evinde kafayı çekerken bir anda bir yakınını hastaneye yetiştirmek zorunda kaldığındaysa ağır ceza vs onu durduramaz; üstelik de bu insani bir davranış olur.

    Gerçek yaşam olayları farklı bir mantığa göre işliyor. Sonuca yol açan nedenler iyi saptanamadığı takdirde, sonucun engellenmesi bir yana, başka istenmeyen sonuçlar ortaya çıkabilir. Örneğin;

    ·       Cezaların giderek şiddetlendirilmesi, hatta kısas uygulanmasına (hırsızlık yapanın elinin kesilmesi gibi) doğru bir kamuoyu isteği ortaya çıkar ve bu giderek toplu faşizan bir tutum haline gelebilir,

    ·       Cezaların ağırlığından ürken ama onu suç işlemeye iten güçlü nedenleri aşamadığı için suç işlemeye devam eden insanlar daha sofistike metotlarla işe devam ederler (eminim ki bundan sonra tecavüz ve şiddet olayları daha zor ortaya çıkacak, çoğu kişi de bunu artan cezaların suçları azaltmasına bağlayacaktır),

    ·       Ve en önemlisi, aslında bir çeşit mağdur olan kişiler -ki bu kesip biçen kişilerin çoğu daha büyük ama yaygın suçların kurbanlarıdırlar- tedavi edilmek hakkından mahrum olacaklardır. Böylece, toplumsal histeri daha  ağır bir şiddet uygulamış olacaktır.

    Kadın ve çocuklara uygulanan caniyane görünüşlü şiddet olaylarını önlemenin yolu, çabucak önlemeyi bir kenara bırakıp anlamaya çalışmaktan geçiyor. Bir şey yapmak isteyenler önce bir şey yapmamayı öğrenmelidirler!

    Gözlemlediğim ikinci bir alışkanlık, döngüsel mantığın dikkate alınmayışıyla ilgilidir. Bunu da -yine şiddet konusu ile- örnekledikten sonra açıklamaya çalışayım:

    Önemli bir bölümü cinsel istismara uğramışlık kaynaklı ve kronik hale gelmiş ruhsal sorunları bulunan kişilerin uyguladığı şiddet olayları halinde doğan toplumsal histeri, bu tür hasta kişilerdeki kurban psikolojisini (Psychology of Victimhood) muhtemelen daha da azdırıp toplumdan intikam almaya yönlendiriyor.

    Bu örnekteki mantık doğrusal mantıkla açıklanamaz; burada döngüsel mantık yürürlüktedir. Yani bir neden (istismara uğramışlık) bir sonuca (başkalarına şiddet uygulamak) yol açmakta, bu caniyane -ki değildir- olaya toplumun gösterdiği tepki, kurban tarafından yeni bir istismar / haksızlığa uğramışlık duygusu üretmekte ve bunun öcünü almak için tekrar şiddete yönelmektedir. Yani (sebep) > (sonuç) > (tepki) > (sebep) > ………..> (sonuç) > …. şeklinde bir  döngü (pozitif geri besleme).

    Toplum, aklısıra sorunu ceza veya nefret yoluyla çözmeye(!) çalışırken farkında olmadan neden-sonuç döngüsüne yakıt taşımaktadır.

    Çözüm, tahmin edilebileceği gibi yine ne olup bittiğini anlamaya çalışıp kök-nedenleri gidermeye çalışmaktan, bir yandan da döngüsel mantık mekaniğinin nasıl işlediğini unutmaksızın cezai uygulamalardan geçiyor.

    Şöyle bir sloganı her yere asmak ne iyi olurdu: Önce anla!

    2 Nisan 2011

     

  • KAŞ YAPMAK-GÖZ ÇIKARMAK !

    KAŞ YAPMAK-GÖZ ÇIKARMAK !

    Çeşitli TV kanallarının bulunması ve bunların çoğunun devletin resmi yayın organı durumunda bulunmayışı, şüphesiz ki çoğulcu demokrasinin yerleşme süreci açısından büyük bir nimettir.

    Çeşitli konuları, en aykırı bakış açıları dahil didiklemek, zamanla insanımıza çok yönlü bakma yeteneği ve bakış derinliği kazandıracaktır.

    Bu madalyonun öbür yüzünde ise epey olumsuzluklar vardır. Her türlü yayıncılığın, halkı doğru bilgilendirme olan ana amacı ile bağdaşmayan, kendi ticari çıkarlarını savunma için TV kurma konusu, henüz toplumumuzun sorun portföyü içinde yer almamaktadır. Ama bir süre sonra mutlaka birinci sıradaki bir sorun olarak o portföye girecektir.

    Henüz o portföye girdiğinden şüphe bulunan -çünkü pek şikayet yok gibi görünmekte ya da geleneksel sessizliğimiz nedeniyle öyle zannedilmektedir- bir diğer önemli sorun da, kaliteli program konusudur.

    Bir saat süreyle şivesi bozuk bir kadının, vapurlardaki jilet satıcısı edasıyla “telefondaki sesten fal bakma” sı, halk arasında küfürleşme aracı olarak kullanılan bir “buluşturma” mesleğinin alenen yapılması, o inanılmaz ilkellikteki yarışma (!) programları, hayat kadınlarının müşteri çekme ilanları, çeşitli sapıklık sahiplerinin birer marifet gibi uzun uzun tanıtılması, kara cahil ama ünlü bir sürü dangalağın yaptıkları sözüm ona sunuşlar gibi gerçekte acınası bir zavallılık kokan vakit doldurma yöntemlerinin yanısıra bir de toplum hizmeti olarak sunulan (gerçekte de o niyetle) açık oturumlar var..

    Bunları sunanların (çoğu), kendileri ya da yöneticilerinin doğru saydıkları düşünceleri bir taraf olarak savunma çabası içinde kaş yapmaya çalışırken göz çıkarmaktadırlar.

    Taraf tuttuğu konuda, sokaktaki adamın düz kızgınlığı dışında herhangi bir bilgisi bulunmayan “kızgın sunucu” ların pratikte hizmet ettikleri yan ise tamamen terstir. Yani, aşağılamak istedikleri tarafa -ki böyle bir görevleri olmaması gerekir- öyle çanaklar tutmaktadırlar ki, sonunda istemeden aşağılamak istediği düşüncenin destekçiliğini yapmaktadırlar. Aptal dost yerine akıllı düşman sözü herhalde bu gibi durumlar için söylenmiştir.

    Yerel seçimler öncesi, başkan adaylarıyla yapılan bir açık oturumda oturum yöneticisi, hırpalamak istediği bir adaya, “peki ama siz gelince meyhaneleri ve genelevleri kapatacağınız söyleniyor, doğru mu?” deyince, aday da “beyefendi, sizin bu şehrin sorunlarıyla ilginiz meyhane ve genelevlerden mi ibaret, başka sorununuz yok mu?” yanıtını yapıştırıvermişti.

    Halbuki o adaya sorulabilecek yüzlerce soru bulunabilir ve mesela, “sizin şeriata dayalı toplum düzeni hedefiniz, mevcut laik düzene göre şekillenmiş belediyecilik anlayışına nasıl yansıyacak?” gibi bir soru sorulabilirdi.

    Seçimlerden sonra yine bir TV programında büyükşehir belediye başkanlarına yöneltilen “peki şu anda takiyye yapıyor musunuz?” sorusu ise tam evlere şenlik bir soruydu. Sunucunun beklediği cevap herhalde, “evet, sayın sunucu, yüksek zekanızla beni fena sıkıştırdınız. Maalesef takiyye yapmış bulunuyorum. Tüm söylediklerim izleyenleri aldatmak içindi. Arzeder özür dilerim” şeklindeydi.

    Ancak, bu zavallı yaklaşımların sadece açık oturum yöneticilerine ait olduğu sanılmamalıdır. Kamuoyunda laiklik savunucusu olarak ün yapmış pek kültürlü bir hanımefendi, bir saat boyunca tartıştığı şeriat yanlısı bir yazara, bütün savlarını dayandırdığı %99’u müslüman olan bir toplum deyimiyle, islamın inançlara ilişkin yanını benimseyen insanları mı yoksa kamu düzenine ilişkin yanını da benimseyen insanları mı kasdettiğini ya da, bireysel inançlara dayalı milyonlarca farklı görüşün ortak bir toplum yaşamına nasıl temel teşkil edeceğini sormak yerine, onu küçümser tavırlarla gardırop laikliği yaptı durdu.

    Her akşam nelerin doğru nelerin yanlış olduğunu bizlere anlatan pek ünlü bir TV yorumcumuz ise laikliği “din ve devlet işlerinin ayrılığı” şeklinde açıklayarak, şeriata dayalı toplum yaşamı yandaşlarının ilk adım olarak pek arzuladıkları “önce, toplum yaşamının çeşitli kesitlerinde, en sonra da devlet düzeninde şeriat” stratejisini bilmeden savundu.

    Bu insanların kötü niyetli olmadıkları kesin. Ama savunmak istedikleri konularda bilgisiz oldukları da öyle.. Ayrıca TV sunucularından, açık oturum yöneticilerinden böyle bir görev de beklenmemeli. Tek yapmaları gereken, o konularda görüş bildirme yetkinliğine (dikkat, ünvanına değil!) sahip insanları bulup, onların toplumu doğru bilgilendirmelerine aracılık etmek. (Aracılığın böylesine kimse bir şey diyemez!).

    Yoksa kendi bilgileriyle kimsenin kaşını yapmaya kalkmasınlar çünkü göz çıkarıyorlar..

    Pazar, 10 Nisan 1994

  • Sorunların İntikamı

    Sorunların İntikamı

    sorunlarin_intikami.jpg“Antropolog ve tarihçi Joseph A. Tainter (Complexity, problem solving and sustainable societies) başlıklı makalesinde, bir toplumda çeşitli sorunları çözmekle görevli kurumların başarı ya da başarısızlıklarının, o toplumun sürdürülebilirlik ya da çöküşünü belirlediğini; sosyal karmaşıklık ve o karmaşıklığın enerji yoluyla sübvansiyonu arasındaki azalan getiri ilişkisinin negatife dönmesi halinde karmaşıklığın yönetilemez hale gelip çöküş sürecinin başladığını tartışmakta, Roma İmparatorluğu gibi birkaç toplumun çöküşlerini de örnek olarak vermektedir. 

    Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünde de benzer motifler bulunduğunu, ama çöküşün küllerinden doğan cumhuriyetin kültürel karmaşıklığı yönetebilme –bir diğer deyimle Sorun Çözme Kabiliyeti- genlerinin de Tainter’in teşhisinin izlerini taşıdığı kuşkusu yersiz sayılmamalıdır.

    Bu yaklaşım, bir damla petrol = bir damla kan ilkesinin geçerli olduğu günümüzde, enerjinin niçin bu denli önemsendiği, mevcut ve potansiyel enerji kaynağı -Türkiye gibi- ülkelerin büyük satranç tahtası’nda niçin önemli taşlar sayıldığını anlatıyor; ilk bakışta zor farkedilse de, gelişmiş ülkelerin aslında yüksek karmaşıklık düzeyindeki yaşamlarını sürdürebilmelerinin ancak enerji ile mümkün olabildiği, giderek artan karmaşıklığın ise yeni enerji kaynaklarına ihtiyaç demek olduğu anlaşılabiliyor.

    Bununla eşit önemdeki ikinci nokta, genetik evrim açısından değil, ama kültürel evrim açısından anlamlı süreler boyunca itaat-biat kültürüyle yaşamış toplumlarda oluşmuş karmaşıklığı yönetebilme (sorun çözme) kabiliyeti yetmezliğinin bir genetik yazgıya dönüşüp dönüşmediğidir ki İkili Kalıtım Kuramı bunun göz ardı edilmemesini söylüyor.

    Bu yaşamsal konu üzerinde başlatılabilecek odaklanmanın toplum gündemine taşınarak, gündelik çekişmelerin dışında bir “derinden iyileşme” sürecini başlatabileceği ümit edilebilir.”

    Yukarıdaki satırlar, birkaç hafta evvel yayımlanan Sorunların İntikamı: Çözemeyeni Çözerler[1] adlı kitabımın arka kapağından alınmış, kitabın bir çeşit özetidir.

    Duyururum.

    Sunday, May 8, 2011

     

  • Hasta Toplum-1

    Hasta Toplum!

    “Tüm yaşam sorun çözmektir”

    Karl Popper’in bu isimdeki kitabı dört sözcükle tüm canlıların yaşamlarının anlamlı bir özetini veriyor. Gerçekten de yaşanılan her an, nereden çıktığı bile belli olmayan bir sürü sorunla boğuşuyor, çözmeye çalışıyoruz; uzak durmak ya da sorunlardan kaçmak da yine çözümler içinde yer alıyor.

    İşin ilginç bir yanı var: Günlük yaşamımızda genellikle çabalarımız birer süre ile sınırlı ve de sonlarında genellikle ödüller var. Eğitim yaşamımız sürelerle sınırlı ve bu bağlamdaki sorun çözme çabalarımızın sonunda not, diploma vs gibi bir ödül var.

    Çalışma yaşamımız da -hem günlük hem de emekliliğe kadarki zaman açısından- sürelerle sınırlı ve bu bağlamdaki sorun çözme çabalarımızın da maaş ve emekli ikramiyesi gibi ödülleri var.

    Hal böyle iken tüm yaşamımızı saniye saniye dolduran sorun çözme çabalarının büyük çoğunluğunun bir sınırı yok, bir mezuniyet, bir emeklilik söz konusu değil.

    Software: Microsoft OfficeMaddeler kimyası olur da sorunlar kimyası olmaz mı?

    Ödülü yok ama cezası var. Eğer önünüze çıkan sorunları çözemiyorsanız, bir süre sonra sorun stokunuz giderek kabarmaya başlıyor. Yaşam başka kaynaklardan önünüze sorun çıkarmasa dahi, kendi çözemediğiniz sorunlar, yeni sorunların yapı taşlarını oluşturmaya başlıyor. Aynen maddeler kimyasında olduğu gibi bir “sorunlar kimyası” oluşmaya başlıyor.

    Bu bir çeşit “belirli bir sıcaklığa erişen alevin -tutuşturucu kaynak ortadan kaybolsa dahi- kendini idame ettirmesi” olgusuna benziyor.

    Medyayı izledikçe bu benzetmenin ne denli geçerli olduğunu görebilirsiniz.

    Ama bu durum dahi “en kötü durum” değildir!

    Çözemediğimiz sorunların kendi kendini beslemesi bir Sorun Çözme Kabiliyeti yetmezliğidir ve biyolojik organizmaların hastalanmasına benzer biçimde toplumsal organizma hastalığıdır.

    Ama yine de her hastalıkta olduğu gibi olabilecek en kötü durum değildir. Eğer farkına varılırsa, SÇK’nin niçin arızalı olduğu anlaşılabilir ve gereken önlemler alınabilir.

    Şimdi bir de “5nci Kanun” gerektiğini anlıyorum.

    Olabilecek en kötü durum, hastalığın farkına varılmayışı, sorunlu durumların “normal” olarak görülmeye başlanmasıdır.

    Bu konuda esaslı bir uyarıcı işaret almama karşın uyanamadığım için ancak şimdi anlayabiliyorum ki, toplumsal organizmamızdaki SÇK yetmezliği hastalığı 5nci kanun uyarınca kendini unutturmuştur. Aklına fikrine, eğitimine, deneyimine, dünyayı bilirliğine güvendiğim bir arkadaşım, SÇK konusunda “başkaları sorunlarını ne kadar çözebiliyorsa biz de o kadar çözüyoruz” diyerek durumun hiç de bir hastalık gibi görülmemesi gerektiğine işaret etmişti.

    Sokaktaki insan niteliğindeki milyonlar için ise -bu durumda- hiç ümit yoktur. Onlar için sorunların sebepleri bellidir. Ya “bizi yönetenler”dir, ya “dış güçler”dir ya “şanssızlık”tır ya da öyle bir şeylerdir.

    Bu toplum hastadır!

    Lütfen herhangi bir ön-yargıya kapılmadan boğuştuğumuz sorunlara ve onlara karşı geliştirdiğimiz çözümlere bir bakınız. Ama en basit bireysel sorun ve çözümlerden en karmaşık toplumsal olanlarına kadar. Bu toplumun SÇK’nin kronik düzeyde sorunlu olduğunu göreceksiniz.

    Şaka ile karışık birer “kanun” olarak adlandırdığım “genellenmiş gözlemler”den 5ncisine açıklayıcı eklentiler yapmak gerekirse, sorunların kendini unutturması sonunda doğan boşlukların bir takım “sanal sağlık ürünleri” ile doldurulduğu görülecektir. Sürekli şikayet, silkinip ayağa kalkma rüyaları, olmayacak dualar gibi sanal ürünler..

    Bence bu hastalık onulmaz görünüyor. Nasıl olup da hasta olduğumuzu kabul edeceğiz? Cevap aranılması gereken sorun budur.

    22 Temmuz 2009

  • Küçüklerin tasfiyesi işsizlik demektir

    Küçüklerin tasfiyesi işsizlik demektir

    (Bu metin Değişken Derinlikli Yazım yöntemi (Patent No: TR 2005 03764 A2) ile yazılmıştır. Sadece anaf fikri okumak için kalın siyah yazıları okumanız yeterlidir. Ayrıntılar için Bkz. www.tinaztitiz.com/dosyalar/hyperwrite_aciklama.doc)

    Öz


    Ayrıntı Düzeyi

    1.düzey

    2.düzey

     

    Bir yandan otomasyon, insanın yaptığı kimi işleri elinden alırken, bir yandan da şirket birleşmeleri ve diğer ölçek büyütme yöntemleri küçük işletmeleri tasfiye ederek daha yüksek rekabet güçleri yaratıyor; ama bir yandan da istihdam edilenlerin sayısı azalıyor.

    Bu iki olgunun bileşik etkisi altında, dünyada edilen tüm insani sözlere rağmen son tahlilde kuruluşlar giderek çalışan sayısını azaltma eğilimi içindeler ve bu eğilim giderek de güçleniyor.

    Bir an için, tüm mal ve hizmetlerin tam-otomasyon yardımıyla ve hepsi birleşmiş tek kuruluşça yapıldığı varsayılsa, herhalde insanların büyük bölümünün işsiz kalacağı kolayca tahmin edilebilir. Halen işi olan insanlar varsa, bunun nedeninin şu 3 kısıt olduğu söylenebilir: Enerji kaynaklarının sınırlı oluşu, otomasyon teknolojilerinin eksikleri ve firmaların yerel ve/ya küresel ölçekte birleşmelerini sınırlayan çeşitli öğeler.

    Yarınlarda, yeni ve çok ucuz enerji kaynakları geliştirilip bir yandan da otomasyon teknolojileri iyice geliştiğinde, bugün insan çalıştırarak yapılan çoğu işlerin -hatta çoğu beyaz yaka işlerin- neredeyse sıfır maliyetle yapılabileceğini, bu eğilimin önünde de kolay kolay kimsenin duramayacağını tahmin etmek güç değildir.

    Eğer bir de bunun üzerine, küreselleşme önündeki engellerin tamamen kaldırılması bindirilirse, istihdam edilecek sıradan insanların sayısının neredeyse sıfıra düşmesi kaçınılmaz olacaktır.

    Bu sorun kimler içindir?

    Çizilen bu gelecek resmi genel olsa da her toplum ve o toplumlardaki her kesim için etkileri aynı olmayacaktır. Mal ve hizmet ihtiyaçlarını bol ve ucuz enerji + yüksek otomasyon + yüksek birleşmişlik düzeyindeki kuruluşlar eliyle karşılayan ülkelerde bu sorun daha büyük ölçeklerde ortaya çıkacaktır.

    Bunun doğal sonucu olarak işsiz kalacak insanların tepkilerini dindirmek için, bir yandan bu insanların dünya hakkındaki algılarını sınırlarken, başka ülkelerin mal ve hizmet ihtiyaçlarının, kendilerince üretilecek düşük maliyetli ürünlerle karşılanması yoluna gidilecektir. Bu mücadele sürecinde yerel ölçekli-küresel yaygınlıklı çatışma-savaşlar ise yine bu tablonun kaçınılmaz yan ürünleri olacak gibi görünüyor.

    Türkiye’deki istihdam ve işsizlik rakamlarına bakıldığında tam olarak görünen de budur.

    Korunulabilir mi, nasıl?

    En az üç cepheden korunabilmek gerekiyor: (1) Yukarda açıklanan otomasyon / ölçek büyütme nedeniyle ucuzlayan ürünlere, yüksek gümrük duvarları nedeniyle kaçakçılığı özendirmeyecek bir korunma yönetimi yapabilmek cephesi, (2) İç pazardaki oyuncuların otomasyon / ölçek büyütme girişimlerini yönetebime cephesi ve (3) Ucuz ürün istilasının çatışma boyutundan korunabilme cephesi.

    Bunlardan ilki ve ikincisinin birlikte yönetilmesi gerekiyor; çünkü birbiri ile etkileşim halindeler. İç pazardaki oyuncuları dış pazar oyuncularından ayırdedebilmek neredeyse imkansız olduğuna göre tek çare, bazı sağlam ilkelerin koruyuculuğundan yararlanmak.

    Cephelerden üçüncüsü için ise bir sorun çözme aracı koz yönetimi olmak zorunda.

    Bu ilke(ler) ne olabilir? Ticari Soykırım yasağı.

    Buna göre, “kendini istihdam eden bireyler (tek kişilik firmalar) ve benzeri çok küçük ölçekli kuruluşları bütünüyle ortadan kaldırıcı ticari kuruluşlara izin verilmez” şeklindeki bir kural gerekiyor.

    Bakkaları, eczaneleri, seyyar satıcıları, küçük dükkan sahiplerini ve benzeri küçük esnafı ortadan kaldıran, AVM’ler ve süper/hiper marketlerin, çalışma alanları, süreleri, yerleri ve diğer koşulları bir yasa ile düzenlenmeli, çok küçük istihdam odaklarını yoketmeleri tamamen önlenmelidir.

    Bir başka ilke: Büyük firmalara küçük işleri kapatın!

    Pahalı bir otomobil edinip sonra da onu sadece semt pazarına gidip gelmek için kullanmak akıldışıdır. Akıldışılık bir yana, toplumsal hasılanın kötü kullanımı dolayısıyla -yasal engel olmasa da- ahlaki de değildir.

    Benzer biçimde, büyük sermaye birikimini biraraya getirebilmiş, bu haliyle toplumun ihtiyacı olabilecek yüksek karmaşıklık düzeyli mal ve hizmet üretimi, teknoloji geliştirme, araştırma gibi işlerle uğraşabilecek kabiliyete sahipken, bunları bir yana bırakıp seyyar satıcıların ailelerini geçindirmek için yapabildikleri -ayrıca da başka bir iş yapamadıkları- işlere girerek ticari soykırıma yol açılması -yasaklayarak olmaz ama- en azından ayıp ilan edilmeli ve bu yolla caydırılmalıdır.

    Bir diğer ilke: İl bakanı peşinde koşmayı bırakın!

    Aşağıda, büyük kentlerimizin birisinin belediye başkanının, kentteki işsizlikle ilgili yakınlamaları görülüyor. Aynen şöyle:

    “X Büyükşehir Belediye Başkanı XXX, Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) ilk kez açıkladığı illere göre işsizlik oranları sıralamasında X’nın Şırnak’tan sonra ikinci sırada yer almasının hiç de sürpriz olmadığını belirtti. XX, yaptığı açıklamada, Büyükşehir Belediye Başkanı olarak yıllardan bu yana X’nın en büyük sorunu işsizliktir vurgusu yaptığını hatırlatarak, Türkiye genelinde yüzde 11 olan işsizlik oranı X’da yüzde 20’yi aştıysa, bu vahimin de ötesinde sosyal bir felakettir dedi.

    “XX’NIN 30 YILDIR YATIRIMCI BAKANI YOK” XX’nın 30 yıldır hükümette yatırımcı bir bakanı olmadığını kaydeden Başkan X şunları söyledi: Komşu kentler XX ve YY değişik hükümetler döneminde yatırımcı bakanlıklar aldı ve sonuçları ortada. Maalesef Türkiye’de işler böyle yürüyor; yatırımcı bakanınız varsa devletin imkanları kentinize akıyor, eğer yoksa Ankara’nın vicdanına kalıyorsunuz.”

    Buna göre ikinci ilke, işsizlikle mücadelede bu çok yaygın, acayip ve o derecede de etik dışı yaklaşımı milletçe bırakıp, il bakanı[1]anlayışına son vermektir.

    Bİr başka ilke: Seyyar satıcılara dokunun, ama kaldırmayın.

    Özellikle büyük kentlerde belediyeler oldum olası seyyar satıcılarla mücadele eder. Bu mücadele, kovalama, tezgah kırma, geceyarısı han basma gibi soft sayılabilecek yöntemlerden, at arabasını (atı ile birlikte) denize atma gibi ölümcül yöntemlere kadar uzanır.

    Bundan kesinlikle vazgeçilmeli, bu insanların gelir sağlayıp yaşamlarını sürdürdükleri araçlar tahrip olunca, ya gasp, hırsızlık vb ya da herhangi amaçlı bir suç örgütü üyeliğine sapacakları idrak edilmelidir.

    Seyyar satıcılar açısından yapılacak olan, onların sağlık kurallarına uygunluk başta olmak üzere bir dizi (ve az sayıda) kuralla düzene sokulmasıdır.

    Bu ilkeler şimdilik Türkiye ve benzeri ülkeler için geçerli zannedilebilir. Fakat son derece kısa sayılabilecek -mesela birkaç yıl- içinde başta A.B.D. olmak üzere, kapitalizmi ehlileştirememiş tüm ülkelerde gündeme gelecek ve küçük güzeldir tekrar ve bu defa esaslı olarak bir ilke haline gelecektir.

    Mart 10, 2010

  • Tarih kırımlarla doludur ama?.

    Tarih kırımlarla doludur ama?.

    İster bir ırkı yoketme, ister etnik arındırma, ister savaşlardaki kırımlar olsun, binlerce yıldır çeştli kılıklar altında süregelen -hatta giderek artan- bir vahşet türü, öldürmek olsa gerek.

    En büyük çok taraflı kırımlardan birisi sayılan II Dünya Svaşı’nda 50 milyon asker ve 47 milyon sivil öldü.

    Günümüzde ise son 20 yılda, 1nci Körfez Savaşı’nda sadece Irak’ta ölen insan sayısının 1 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor. Eski Yugoslavya’nın parçalanması sırasında etnik temizlik nedeniyle öldürülen insan sayısı 312,000, Darfur’da ise 300,000. Şimdilerde daha ekonomik olduğu için yerel savaşlar tercih ediliyor.

    Kısacası insanlar öldürüyor, öldürüyor ve her birine de uygun gerekçeleri ya icedediyor ya da oluşturuyorlar.

    Bu resim için bir soru akla gelebilir: Acaba ölenler ve öldürenler arasında bir haklı-haksız ayrımı yapılamaz mı; örneğin çatışmalara herhangi bir şekilde katıl(a)mamış sivillerin durumlarında bir belirsizlik var mıdır? Kuşkusuz onlar tartışma dışıdır ve deyim yerindeyse kimvurduya gitmişlerdir.

    Eğer yeterince geçmişe gidilirse -mesela birkaç bin yıl-, bu mazlum kesimlerin dışında kalanların birbirlerinden alacak veya borçları olmadığı görülür.

    Rockefeller’e ait olduğu söylenen, “ilk milyonumun hesabını sormazsanız geri kalanlaı kuruşuna kadar açıklayabilirim” sözü, günümüzde hesap soran ve sorulan tüm toplumlar için geçerlidir. Yunus’un “mal sahibi mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi” sözü, aslında herkesin (toplumsal ölçekte) sahip olduklarının başlangıcının öyle ya da böyle bir zora, onun da öldürmeye dayalı olduğuna işaret ediyor.

    Bunu herkes bildiğine göre, nasıl oluyor da dünya yüzünde daima birileri diğerlerine hesap soruyor?

    Birkaç yıl önce, kurban bayramlarında hayvanlara uygulanan vahşet sahnelerini eleştirdiğim  bir yazıma bir arkadaşımdan, Danimarka’da -yine tamamen dinsel bir gerekçeyle- balinalara uygulanan daha vahşi bir tören örneği gelmişti. Belki aradaki fark oralarda o vahşete karşı çıkabilen insanların varlığıdır.

    Her toplumun benzer “uzun geçmiş sicilleri“ne rağmen, kimi toplumların hesap sorabilir konumda olmalarının nedeni, hesap soranların daha temiz olmları değildir. İddia edilen “tarihiyle yüzleşmek” gibi öneriler geçmişi yıkayan bir temizleyici değil, sadece kendisinden hesap sorulmaya kalkışıldığında kullanılablecek basit bir akıl karıştırıcıdır.

    Hesap soran ve sorulanları ayıran en önemli özelliği T.Roosevelt ünlü büyük sopa[1] ilkesiyle -çok veciz biçimde ifade etmiştir. Hesap sorabilenler daima haklı oldukları için değil, sorun çözme yetenekleri daha yüksek olduğu için sormakta, sorulanlar ise mazlum oldukları için değil sorun çözme kabiliyetleri düşük olduğu için sorulmaktadırlar.

    1915 olaylarının -adına ne denilirse denilsin- bu denli sistemli biçimde üstüne gidilmesi yerine pekala iki toplum bir şekilde üzgün olduklarını ifade edip, enerjilerini gelecek nesillerinin nefretten uzak yerişmeleri için kullanabilirlerdi.

    Bu yoğun ve sistemli eylemler, Ermenistan’ın elinde bulunan büyük sopa nedeniyle değil, Türkiye’nin elinin boş olması, daha da doğru deyimle koz yönetimi ilkesini sorun çözme araçları dağarcığına sokamamış olması nedeniyle, bunun farkında olan ticari, siyasi, ideolojik vd “rakiplerinin” -düşman deyimi yanlış deyimdir- kendi işlerine yarayabilir koz üretme eylemlerinden başka bir şey değildir.

    Tarih birbirini rahatça dengeleyebilecek kırımlarla doludur. Mesele, bunları “işe yarar”(!) birer suçlama haline dönüştürebilecek koz yönetimi anlayışına sahip olmak ya da olamamaktır.

    21 Mart 2010

     

     

  • ELİNE SAĞLIK KOÇUM!

    ELİNE SAĞLIK KOÇUM!

    Hiçbir kazanım bedelsiz değildir. Pazılarını, içinde yumurta varmış gibi şişirenler onları yalnız arzularıyla değil, çile çeker gibi çalışmalarıyla yapabilmişlerdir. Tüm sporcular böyledir. Onların göz kamaştıran başarılarının altında ter, sıkıntı, mahrumiyet hatta zaman zaman gözyaşı vardır.

    Bireysel kazanımların bu bedelleri gibi toplumlar da çeşitli faturalar ödeyerek bir şeyleri elde ederler. Örneğin bağımsızlık böyledir. Binlerce evladını kaybetmeden bağımsızlığını kazanabilmiş toplum var mıdır?

    Genelleştirerek denilebilir ki her beceri, onun bedelini mutlaka ödemeyi gerektirir. Bu tartışılmaz doğrulukta bir yargıdır. Ama bu bedelin ne kadar olması gerektiği kişiden kişiye, toplumdan topluma değişir. Eğer söz konusu olan kişiyse bu onun “bireysel aklı”na, böyle değil de bir toplum söz konusu ise onun “kollektif aklı”na bağlıdır.

    Bireysel aklı çok gelişkin kişilerden oluşan bir toplumun kollektif aklı da gelişmiş olabileceği gibi, hiç gelişmemiş de olabilir. Bunları bir kenara yazalım.

    Diğer yandan, bir gazetemiz tüm okurlarına bedava TV vereceğini vaadetmişti. Aradan bir süre geçtikten sonra veremeyeceği anlaşılınca da diğer gazetelerde büyük bir gürültü koptu. Vatandaşın kandırıldığı, baştan gazete fiyatının artmayacağı söylenip arkasından kırkbin liraya çıkarmanın ahlaksızlık olduğu filan yazılıp söylendi.

    Birçok vatandaşımızın bu olaydan üzüntü duyduğu, devletin bu işe el koyması gerektiğini düşündüğü, özellikle de bedava TV bekleyen uyanık vatandaşlarımızın daha da bir kızgın oldukları gibi haberler basına yansıdı. Hatta savcıları göreve çağırıp bu gazetenin cezalandırılmasını isteyenler oldu.

    Önce şu iyi bilinmelidir ki, bu işi kim düşündüyse o kişiye ulusça minnettar olunmalıdır. Ancak, 60 milyon nüfusa sahip kalabalık bir ülke için böyle bir kişiler yetmez. Her ne kadar diğer alanlarda da bazı bireysel girişimler varsa da, ülkemizde böyle toplu bir eğitim ikinci defa yapılmaktadır. Daha önceleri bankerlerimiz aracılığıyla benzer bir eğitimden geçmiş olan toplumumuz, eğitimin sürekli olması ilkesi gözardı edildiği için kazandığı beceriyi sürdürememiştir.

    Evet, bu bedava TV işini düşünen vatan evladına minnet duyulmalıdır. Nitekim, büyük bir olasılıkla bir süre sonra kendisi de kamuoyuna bu vicdan borcunu hatırlatacak ve yaptığının bir sahtekarlık değil bir “toplumu üçkağıtçılara karşı uyandırma eğitimi” olduğunu açıklayarak belki de bir ücret talep edecektir

    Günde onbin liradan bir yılda yaklaşık üçbuçuk milyon liralık bir ödemenin, gazete basımı ve dağıtımı için gereken masraflar çıktıktan sonra geriye kalabilecek yaklaşık iki milyon lirasıyla bedava TV alabileceğini düşünen yaklaşık 1 milyon vatandaşımızın bulunduğu bilinmektedir.

    Ülkemizdeki okur-yazarlık oranının her ne kadar %90’lar dolayında olduğu söylenirse de bunun doğru olmadığı bu olaydan anlaşılmaktadır.

    Buna göre, 1 milyon vatandaşımızın üstelik de parasını kendileri vererek bir eğitimden geçirilmeleri, geleceğimizin ne kadar aydınlık olduğunu göstermektedir. Her fırsatta her şeyi devletten beklediğini gösteren toplumumuzun artık yavaş yavaş bedava yemek olmadığını anlaması ve kendi eğitiminin parasını kendisinin vermesi ve üstelik bunu gönüllü olarak yapması fevkalade sevindirici bir olaydır.

    Artık hiç kimse bu 1 milyon vatandaşımızı bedava TV yoluyla kandıramaz. Ama geriye 59 milyon vatandaşımız daha kalmaktadır. Onların da aşılanarak bağışıklık kazanmaları iyi olur. İşte bunun için de karalanmayı, sahtekar damgası yemeyi göze alabilecek fedakar vatan çocuklarına ihtiyaç vardır.

    Ama merak edilmesin, bu toplum daha nice eğitmenleri içinden çıkarabilecektir. Yeter ki biz eğitime hazır olalım.

    Bu hızda ve bu azimle devam edilirse, mesela 2500 yılındaki Türkiye’yi göz önüne getiriniz. Bedava TV yoluyla toplum eğitimi yapanlardan daha kimbilir kaç yüzlercesi Dünya’nın dört bir yanına dağılacaklar ve ülkemizin şöhretini nasıl yayacaklardır. Daha şimdiden gurur duymamak mümkün mü?

    Pazartesi, 13 Kasım 1995

  • ABİ N’OLUR BİRAZ İPUCU VER !

    ABİ N’OLUR BİRAZ İPUCU VER !

    Televizyonlarımızın zeka geliştirici yarışma programlarından birisinde, telefonla erişilen hanıma bir soru(!) soruluyor: “3’ü mü açayım 6’yı mı?”.

    Öbür taraftaki ses, ağlamaklı yanıt veriyor: “Abi n’olur biraz ipucu ver!”. Arkasından da, bu yakarışının gerekçesini açıklıyor: “Bilsen ne güç durumdayız. Bu paraya mutlaka ihtiyacımız var!”.

    Yaklaşık 15 saniye kadar süren bu konuşma, tüm utançları sırtınıza yüklemeye yeterlidir.

    Bu program nedir? Seyirciye ne vermeyi amaçlamaktadır? Adi bir barbut oyunundan farkı var mıdır? Bu kadını milyonların önünde böylesine aşağılanmış bir duruma düşürmekten utanılmamakta mıdır? Fakir ama onurlu olmayı unutup onursuz para sahibi olmayı bir toplumsal histeri haline getirmek eğlence midir?

    Bir topluma uzun vade içinde kurulabilecek en melun tuzak, onun bireylerini aptallaştırmak, zevklerini adileştirmek, kainatın bir parçası olan insanı, o sisteme aykırı olan yaltaklanma, yalvarma gibi davranışlara alıştırmaktır.

    Bunun adı özgürlük, iletişim devrimi, demokrasi ya da medya egemenliği olamaz. Bu, başka birşeydir. Ve yalnız insan değil hiçbir canlı böyle bir muameleye muhatap olamaz, olmamalıdır.

    Buna karşı tek yapılabilecek olan, bu programları seyretmemek, bunları hazırlayanları, sunanları tek başlarına bu çirkinliklerle başbaşa bırakarak onları cezalandırmaktır.

  • İşte kanıt!

    İşte kanıt!

    Birkaç örnek..

    Bir TV programında genç bir kişi elinde Piri Reis adlı kitabı tutuyor ve -mealen- şöyle diyor: “Piri Reis haritalarının insan işi olmadığını şimdi size kanıtlayacağım. Bu kanıt öyle ‘şu söyledi, bu söyledi, şurada burada yazıyor gibisinden değil, tam olarak kaynağından kanıttır’. Bakınız xx sayfasında bizzat Piri Reis ne diyor: Bu haritalar ermiş işidir!.

    Ayrıca, haritalara bakınız, dünyanın çeşitli bölgelerine hayvan figürleri serpiştirilmiş. Süleyman peygamberin hayvanlarla konuşabildiğini bildiğimize göre, Süleyman peygamberle de bir ilişki kurulmuş demektir. Bütün bunlar, haritanın doğrudan ermişler tarafından yaptırılmış olduğunun kanıtıdır“.

    Bir gazete köşe yazısında ünlü bir sanatçı -aynen- şöyle diyor: “?..Türkiye, dünyada ırkçılık yapılabilecek en son ülkedir.Ben, değişik kimlikler tanındıkça, onlara saygı gösterildikçe, demokrasi arttıkça bölünme tehlikesinin azalacağına inanan bir insanım. Kanıtım da var.

    Bir zamanlar cephede kan dökerek bu ülkeyi birlikte kuran insanlar şimdi niye bölmek istesin ki! Otuz yıldır her türlü tahrikin, her türlü provokasyonun denendiği Türkiye’de bir Türk-Kürt iç savaşı çıkmamış olması bunun delili değil mi?Milyonlarca Türk-Kürt evliliği, bir arada yaşama iradesine örnek oluşturmuyor mu?

    Bırakın insanlar nefes alsın, kimliğiyle, soyu sopuyla, kültürüyle ve demokratik ülkesiyle, hukuk devletiyle onur duysun. Haksızlığa uğramayacağına, eşit olduğuna inansın. Korkmayalım: Bunca uğraşa rağmen, Türk’le Kürt’ü emperyalizm bile bölememiş, bundan sonra da bölünmeyiz.”

    Bir TV oturumunda iki hekim ve bir moderatör evrim kuramını (yanlışlığını) tartışıyorlar ve doktor olduğu söylenen kişi -mealen- şöyle diyor: “Big-bang Darwinizm denilen allahsızlığın çöktüğünün kanıtıdır. Madem ki, tüm evren büyük bir patlamayla bir hiçten yaratıldı, bu yaratılışın en güçlü kanıtıdır. Şu bardak kendiliğinden olamayacağına, bir yapan gerektiğine göre evrenin de bir yaratıcısı olması gerekir.”

    Bu “kanıt sayılamayacak şeyleri kanıt olarak göstermek” hastalığının bu üç olaya özgü olduğu sanılmamalıdır. Kendinde güç, bilgi, para vb gören veya vehmeden insanların önemli bir bölümünün görüşlerini ifade ederken gösterdikleri kanıtlara bakınız:

    –          Korkmayın enflasyon yükselmez,

    –          Korkmayın cari açıktan bir şey olmaz,

    –          Korkmayın radyasyon bir şey yapmaz,

    –          Korkmayın böcek ilacı bir şey yapmaz,

    –          Korkmayın deprem olmaz,

    –          Korkmayın Kürtler bölünmek istemez,

    –          Korkmayın Türkiye’de ırkçılık olmaz vs vs.

    Niyetin aldatmak olmadığı belli.

    İdeolojileri açısından birbirlerinden farklı olan bu üç kişinin, savundukları görüşlerle okurları aldatmak gibi bir niyetleri olmadığı kesindir. Büyük olasılıkla kendi inançlarını başkalarına kanıt olarak göstererek onları da ikna etmeye çalışmaktadırlar.

    Üçünün ortak noktası ise “kanıt”ın ne anlama geldiğini bilmedikleridir. Şöyle ki:

    v      Piri Reis haritasının kendisine ermişlerce yaptırıldığının kanıtı bizzat haritayı yapan kişinin sözleri -o da tam öyle mi belli değil- olamaz.

    v      Bir kişinin bir ülkenin bölünüp bölünmeyeceği konusundaki -hiç olmazsa istatistiki kanıtı- evvelce bölünen veya bölünmeyen ülkeler konusunda yaptığı tahminlerin tutmuş olmasıdır. Bunun dışındaki güvenceleri kendinden menkuldür ve kanıt değildir.

    v      Big-bang öncesi hakkında bilim hiçbir şey söylememekte, bir şey söyleyebilecek bir kanıtın olmadığı ifade etmekle yetinmektedir. Dolayısıyla big-bang’in yoktan mı meydana geldiği, yoksa var olan bir şeylerin bir evresi mi olduğu bilinmemektedir. Tek bilinen -ya da şu an için bilindiği zannedilen- patlama anından sonrasıdır. Böyle bir süreç olsa olsa “bilinemezliğin kanıtı” olabilir.

    TV’de program yapan, köşe yazılarında fikirlerini duyurmak isteyen kişilerin hepsinin bilim insanı olması kuşkusuz beklenmez. Ama bu insanların bir asgari “bilim kültürü“ne, o da olmazsa en azından bir “eleştirel düşünme becerisi“ne sahip olmalarını beklemek çok şey istemek midir?

    Bu insanlar yüzbinlerce kişiye hitap ediyor, onların düşüncelerini şekillendiriyorlar. Bu büyük bir sorumluluk değil mi?

    Bu farklı gibi görünen kişiler aslında aynı -ve çok geniş- bir familyanın, farklı elbiseli üyeleri değil midir? Ben de kanıt olarak bunu göstereyim bari J.

    Ağustos 20, 2009

  • Soru Konferansı®

    Soru Konferansı®

    Soru” ve “konferans

    Bu bileşimdeki “konferans”, ortaçağ Fransızcasından gelen “bir araya getirmek, danışmak” anlamları taşıyan bir sözcük[1].

    Soru Konferansı da buna göre, soru sormak ve cevaplamak, birbirlerine danışmak üzere bir araya gelmiş kişiler anlamına gelmektedir. Tescil başvurusunda kullanılan tanımıyla ise şöyledir:

    “Çözülmek istenilen bir sorun ve/ya gerçekleştirilmek istenilen bir tasarım konusunda önce onu en iyi ifade edebilecek soruları üretmek, sonra da bu soruları paydaşların ortak akıllarıyla yanıtlamak üzere tasarımlanmış bir yöntemdir.

    Soru Konferansı® yöntemini diğer benzer metotlardan (arama konferansı, gelecek taraması gibi) ayıran başlıca fark, sorunun bir dizi soruya çevrilmesi (Bkz. Doğru Sorular –  http://tinyurl.com/n82xa6 ve bu soruların Doğru Soru Sorma usullerine göre sorulması zorunluğudur.

    Sorular, paydaşların beyin fırtınası yoluyla üretecekleri çok sayıda aday soru içinden, çalışma gruplarınca kademeli olarak en iyilerini seçmeleri yoluyla belirlenir. Böylece belirlenen sorular o denli belirli ve nettirler ki cevapları büyük ölçüde içlerinde gizlidir.”

    Yöntem basittir ama..

    İstenmeyen bir durumun ortadan kaldırılması veya verdiği rahatsızlığın katlanılabilir düzeylere indirilmesi ya da istenen bir durumun gerçekleşmesinin önündeki engellerin azaltılması şeklinde tanımlanabilecek “sorun çözümü”, özellikle de çok sayıda tarafı varsa kolay bir süreç değildir.

    Hatta çözüm bir yana sorun’un anlaşılması bile neredeyse imkansızdır; çünkü sorun, her paydaş tarafından farklı tanımlanabilir ve herkes kendi tanımına göre en “mantıklı” çözüm üzerinde diretir.

    İşte bu gibi durumlarda sorun’un önce ne olduğunun anlaşılıp tanımlanması için bir dizi “doğru soruya” çevrilmesi gerekir. Eğer bu yapılabilirse ancak bundan sonra uzlaşı[2] yoluyla sorun çözümü mümkün olabilir. Bu yöntem Soru Konferansı® adı verilen yaklaşımdır.

    Çetrefil, çok taraflı sorunlar ancak bu şekilde çözülebilir.

    Bunun yerine, sorun’un taraflarına sırayla söz vererek uzun uzun argümanlarının anlattırılması görünüşte pek tatminkar olmasına karşın gerçekte bir işe yaramaz. Çünkü her argüman kendi içinde çeşitli iddiaları içerir ve diğer paydaşların bu kadar çeşitli iddia konusunda ikna olmalarını beklemek imkansızdır.

    İster kurumsal ister toplumsal düzeyde olsun sorunların çoğuna yaklaşım, bu son tanımlandığı şekilde yapıldığı sürece sorunların çözümü bir yana, yeni sorunların ortaya çıkması kaçınılmazdır (http://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=236).

    26 Ağustos 2009 Çarşamba