• Demokrasinin tahribi laf atmakla başlar..

    Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul çalışmaları sırasında, milletvekillerinin kürsüde konuşana laf atması, konuşmacının bu sataşmalara cevap vermesi, hatta oturumu yöneten Başkan’ın da zaman zaman bu “laflaşma”lara katılması, Meclisimizin (ve de herhalde bütün meclislerin) bir geleneğidır.

    Bu sataşmalar belirli bir üslup içinde yapıldığı, hatta bir mizah ögesi taşıdığı sürece, konuşanla dinleyenler arasındaki “iletişim ortamı”nı olumlu etkiliyebilir, bir hoşgörü iklimi yaratır. Nitekim, tarihte ve yakın geçmişimizde, bunun hoş örnekleri vardır.

    “Sataşma” bu sınırı aşıp, konuşmacının konuşma düzenini bozmaya, hele hele onu konuşturmamaya dönüşünce, bunun yukarıdaki “olumlu katkı”larla ilişkisi yok olur, ortam despotluğa açık hale gelir.

    Konuşana fiziksel müdahale ise kabalık sınırının da ötesinde bir “orman davranışı”dır, ne parlamento ve ne de başka bir yerin adabıyla ilgisi yoktur.

    Pekiyi, birincisi demokrasiye katkıyı, diğeri de demokrasiyi tahribe yol açan bu iki davranış türünü birbirinden ayıran faktör nedir?

    Bu faktör, esprili, kibar sataşmalar sınırını aşan atışmaları hoş karşılayan -ki yanlış olarak hoşgörü olarak nitelenmektedir- milletvekilleri ve bu “hoşgörme”den işaret alan “müzakere yönetim biçimi”dir.

    Burada ki ince nokta, “hoşgörü” ile “acz” arasındaki farktır. Birbirine yakın zannedilebilecek bu iki kavram, matematikteki “artı ve eksi sonsuza uzanan fonksiyonlar” gibidir. Belirli bir değerin bir yanında artı sonsuz, hemen yanı başında ise eksi sonsuz nasıl ki birbirinden “çok” farklıysa, terbiyeli bir espri ile kaba bir sataşma da -sonuçları açısından- “çok” farklıdır.

    Birincisi, müzakereyi yöneten tarafından gülümseme ile karşılanması gerekirken, ikincisi son derece kesin biçimde caydırılmalıdır. Bu caydırma, ona sebep olan(lar)’ı uyarmaktan, oturum dışına çıkarmaya kadar uzanmalıdır. Nitekim oturumların “düzen”ini sağlayacağı öngörülen “içtüzük” de böyle söylemektedir.

    Her fırsatta içtüzüğün yetersizliğini öne sürenler, mevcut içtüzüğün bu hayati hükümlerini uygulamazsa, düşünceleri ifade özgürlüğü, jandarma destekli yeni bir İç Tüzük’le mi sağlanacaktır?

    Şu unutulmamalıdır ki, Meclis’in havası Türkiye’de daima sokağın havasını etkilemiştir. Mecliste iki kişinin kavgası sokakta onbinleri birbirine saldırtmış, aksine, Meclis’teki yumuşamalar halkı daha barışçıl olmaya yönlendirmişlerdir.

    Büyük Millet Meclisi’nin (ve Dünyadaki tüm parlamentoların) ritüel’lere (kılık-kıyafetten, davranışlara varıncaya kadar) bu denli “fazla” önem vermesinin nedeni orijinallik merakı değil, parlamento içi düzenlerle sokak düzenleri arasındaki bu yakın ilişkinin farkında olunmasıdır.

    Oturumları yöneten ve çeşitli siyasi partilere mensup Meclis Başkan Vekilleri’nin, bir geleneği oluşturmak üzere işbirliği yapmaları ve takınacakları kesin tavrı partili arkadaşlarına izah ederek anlayış göstermelerini istemeleri gerekmektedir.

    Türkiye’mizin, “hayalet” sorunlarını çözmeye -boşyere- çabalayanların, onların “kökteki” nedenleri görmeleri ve “laf atma” sorununun bu bağlamdaki önemini takdir etmeleri dileğiyle!

    Pazar, 25 Aralık 1994

  • Bir test: Laikçi misiniz dinci mi?

    Birçok toplumda ortak konu..

    Uzunca yıllardan bu yana toplumumuz -hattâ giderek diğer toplumlar- laiklik konusuyla meşgul. Öyle görünüyor ki bu yoğunluk azalmayacak, aksine artacak ve belki de küresel ısınmadan daha ön sıralara oturacak.

    Bu işin bu denli yaygınlık kazanmasının çeşitli nedenleri içinde bir tanesi de tanımlar konusundaki belirsizliklerdir. Laik, laikçi, dindar, dinci kimdir? Hangisi nerede başlar nerede biter?  Acaba laik dindar olabilir mi? Bunlar siyah-beyaz kadar net çizgilerle ayrılabilir mi? Ve daha buna benzer nice sorular.

    Bir test önerisi..

    Bu konularda kısa ve belirsizliği -nisbeten- az bir test olabilse ne kadar işe yarardı. Bu kadar iddialı olmasa da, en azından daha iyilerini geliştirecek olanlara malzeme oluşturabilecek bir test önerisi şöyle olabilir:

    Testin hareket noktası, neyi saptamak istediğimizdir. Madem ki düşünce ve inançlar dışa vurulmadıkça kimse tarafından bilinemiyor, en keskin düşünce sahiplerinin dahi “dışa vurulmamış inançlara”  laf etmesi söz konusu değildir.  Sorun, düşünce ve inançta değil bunların dışavurumlarında başlıyor.

    Şimdi bir adım ileri gidip, yalnız din konusunun taraflarını değil, diğer ideolojik konuların -örneğin siyasal veya ekonomik ideolojiler- taraflarını da test geliştirme çabamızın içine katalım. Serbest ve düzenlenmiş piyasa yanlıları, globalizm yandaş ve karşıtları, androposentrik yaklaşım ve bütüncül yaklaşım yandaşları gibi yüzlerce karşıtlığın hangi açı(lar)dan sorun yarattığına bakalım.

    Bu düşünce ve inançların dışavurumları çeşitli biçimlerde olabilir.  Bu dışavurumların hangi biçim(ler)i konusunda sorun olduğuna göz atalım. Düşünce ve inançlarını örneğin saçlarını kısa ya da uzun kestirerek ya da renkli gözlük takarak ifade etmek isteyenler ne zaman sorun yaratırlar?

    Pratikte görünen odur ki, sorun, ifade edilen eğilimlerin başkalarınca da benimsenmesi isteğinin kabul ya da reddinden geliyor. Eğilimlerini örneğin renkli gözlük takarak dile getiren bir kişi, bir anlamda bunu bir meydan okuma olarak dışavurmuş sayılıyor ve bir anlamda “benim eğilimlerimi onaylamayanları onaylamıyorum” demek istiyor; daha da trajik olanı belki böyle demek istemiyor fakat böyle anlamlandırılıyor.

    Taraflara dışarıdan bakan kişiler -örneğin toplumsal düzeni sağlamak durumunda olanlar- tarafların ne düşünerek bu dışavurum stillerini seçtiklerini bilemeyecekleri için bu defa dışavurum stillerine ait normlar ortaya koymaya başlıyorlar. Ama ikinci büyük sorun da burada başlıyor: Bu kişiler bizzat bir ideolojinin tarafı durumunda iseler bu defa kavga doğrudan taraflar arası kavgaya dönüşüyor.

    Uygulamak istediğimiz testin ipuçları burada yatıyor. Düşünce ve inançların dışavurumundaki niyetin ne olduğu bilinebilse mesele çok kolaylaşacak. Bunu ise doğrudan gösterebilecek bir gösterge bilmiyoruz.

    Ama bir çözüm yolu var. Gerek pozitif bilimlerde gerekse sosyal bilimlerde, doğrudan ölçülemeyen olgular dolaylı yollarla bilinir kılınabiliyor.

    Uzak bir yıldızda yaşam olup olmadığı oradakilerin seslerini dinlerek ya da resimlerini çekerek doğrudan belirlenemiyor, ama o yıldızda su olup olmadığı gibi dolaylı bir ölçütle tahmin edilebiliyor (tabii su bulunması orada yaşam olduğuna mutlaka kanıt olmayabilir).

    Benzer biçimde, yönetim biliminde kurumların performansları çok sayıda dolaylı ölçüte bakarak değerlendirilebiliyor. Yeter ki neyi ölçmek istediğimizi iyi bilelim.

    Düşünce ve inançların dışavurumları konusunda da bilmek istediğimiz, amaçların ne olduğudur. Kişi, seçtiği dışavurum stilini (gözlük, saç, türban, açık göbek vs) sadece “ben böyle düşünüyor ve/ya inanıyorum; hoşuma böyle gidiyor” amacıyla mı yapıyor, yoksa “ben böyle yapıyorum ve ifade aracımı sizin de böyle yapmanız için size bir çeşit manevi -ve fırsatını bulursam maddi- baskı yapma aracı olarak kullanıyorum” amacıyla mı? Doğrudan ölçemeyip de dolaylı olarak ölçmek -değerlendirme demek daha doğrudur- istediğimiz tam olarak budur.

    İfadeciler ve benimseticiler..

    İşi kolaylaştırmak için yukarıdaki iki farklı eğilime birer sembolik isim de verilebilir. Birincisine -salt ifade amaçlı olanlara- “ifadeciler“; ikincilere -başkalarına da benimsetmeye çalışanlara- ise “benimseticiler” diyelim.

    Bu durumda aradığımız test, laik ve dindar adlandırması gibi tanımı gri  tonlar içeren, içtenlikli dindar ile din simsarının ve/ya içtenlikli laik ile laikliği istismar edenlerin karışmasına yol açan sakıncaları da ortadan kaldırabilecektir.

    Bunu dolaylı değerlendirmeyi becerebilir isek, sadece kendisi için bir dışavurum stili seçenlere (ifadeciler) şapka çıkarıp başkalarına baskı yapmayı amaçlayanlara ise (benimseticiler) bir yolla engel olur ve böylece insanların en önemli özgürlükleri sayılması gereken “koşullanmama özgürlükleri“ni savunmuş oluruz.

    Evet, kavramlar konusunda bir netleştirmeye gidince testin ne olması gerektiği de ortaya çıktı: Kendi doğrularınınızın (akıl alanı), iyilerininizin (ahlâk alanı) ve güzellerininizin (estetik alanı) mutlak olduğuna ve başkalarınca da benimsenmesi gerektiğine inanıyor -ve uyguluyor- iseniz size “benimsetici” denilebilir.

    Bunların göreceli olabileceğini, kendi doğru-iyi-güzellerinizi içeren bir yaşam alanı içinde yaşayabilmeniz için başkalarının yaşam alanları ile kesişen yaşam kesitlerinde -ki gerçek kamusal alan- üzerinde uzlaşılan ve uzlaşanların bütününe yarar sağlayan -ki gerçek kamusal yarar- doğrular, iyiler ve güzeller bulmak gerektiğine inanıyor -ve uyguluyor- iseniz size “ifadeci” denilebilir.

    Kendisine laikçi veya dinci denilen kimselerin gerçekte kendi doğru, iyi ve güzellerini başkalarına dayatmaktan başka düşünceleri olmayan kimseler oldukları, her iki kesimin ne kadar birbirinin içine geçmiş olduğu, bunun da altında “kendi fikrini başkalarına benimsetme” denilen masum görünüşlü melânetin yattığı daha iyi anlaşılmıyor mu?

    Tek ve mutlak doğru-iyi-güzel’lerin sadece kendisininkiler olduğuna ve bunun mümkün olduğunca yayılmasının şart olduğuna inanmış/inandırılmış yığınların bu kafa ile niçin bir adım ileri gidemeyecekleri ve bunun günahının kendi doğru-iyi-güzellerini ezberleyen (yani sorgulamayan) ama kendisine de aydın diyen kesimlerimiz olduğu daha iyi görülebiliyor mu?

    Esas savaş açılması gerekenin dindarlık ya da laiklik olmadığını, en büyük insanlık suçunun “başkalarını koşullandırmak” olduğunu, Tanrının -bütün diğer varlıklar gibi- kendi doğru, iyi ve güzellerini bulma genetik kodu ile donattığı insana bir şeyleri ezbere belletip bunları sorgulama dışı bırakmanın, üstüne üstlük bir de bunları başkalarına dayatmanın ne din ne bilimle bağdaşmayacağını, bunun günahının bu dünyada geri kalınarak başka boyutlarda başka cezalarla mutlaka tecziye edileceğini akıl etmek gerekmez miydi?

    Bu zihinsel katliama yüzyıllar boyunca maruz kalmış bir toplumda üremiş her düzeydeki ve ünvandaki “benimsetici” ile şimdi ne yapacağız? Toplumun hemen tüm kurumlarına egemen olmuş bu “benimseticilik” kültürünün bir “toplu yok olma” kültürü olduğunu idrak edip edememek. İşte bütün mesele budur!

    Mart 14, 2004

     

  • Turizmde arazi tahsisleri için yeni bir model: “paket proje”

    2634 sayılı Turizmi Teşvik Yasası (TTY) uyarınca turistik tesis kurmak isteyenlere, kamu arazileri uzun süreli tahsis edilebilmektedir. Nitekim bu enstrüman, bugün sahip olduğumuz birçok tesisin ortaya çıkmasına ve bugün hala turizm yatırımı yapmak isteyenleri özendirmeye yardımcı olmuş ve olmaktadır.

    Arasında, sahillerin bozulması, haksız rekabet araçlarının kullanımına yol açması gibi olumsuzluklara sebep olanlar bulunsa da, arazi tahsisi yaklaşımı genelde faydalı bir araç olarak değerlendirilmelidir.

    Bugün geldiğimiz noktada yapılması gereken, sistemin iyi işlemeyen yanlarının gözden geçirilip daha yararlı hale getirilmesidir. Uygulanan modelin ana felsefesi değişmemek kaydıyla sakıncalı yanlarının düzeltilmesi için Şubat-1989’da Turizm Bakanlığında bu yolda bir çalışma da başlatılmıştı.

    Gözden geçirilmesi gereken başlıca beş sorun, arazilerin küçük parçalar halinde bölünmesi ve her parçanın ayrı bir yatırımcıya tahsis edilmesinden kaynaklanmaktadır. Bunlar:

    • Turizm Bakanlığı (TB) başta olmak üzere bürokratik merciler çok sayıda yatırımcı ile karşı karşıya gelmekte, bunların kimi yersiz veya haksız taleplerine karşı koymaya çalışmaktadırlar.
      Mevcut sisteme göre yatırımcıların sayılarının çok ve mali güçlerinin sınırlı olabilmesi, onları kimi zaman yasal vecibelerini yerine getirmek yerine yan yollar bulmaya itmektedir.
    • Bir “bütün” arazi parçası üzerinde çok sayıda yatırımcı, birbiriyle uyumsuz yapılaşma yaratmaktadırlar.
      Her yatırımcı, kendisine tahsis edilen araziden azami geliri sağlayabilmek için yoğunluk sınırlarını zorlamaktadır. Bugün turizm alan ve merkezlerinde bile rastlanan betonlaşmanın bir nedeni budur.
      Ayrıca, bu tür tesislere ortak hizmet verecek tesisler hiç birinin sorumluluk alanına girmemekte (sahillerdeki kafeterya, duş, WC gibi tesisler), bunları devlet yapmak zorunda kalmaktadır.
    • Yapılan yatırımların halka açılması genellikle mümkün olamamaktadır. Çünkü ortalama tesis büyüklükleri, halka açılmayı mümkün kılmamaktadır.
    • Kredilerin geri ödenme döneminde zorluğa düşen yatırımcılarla devlet arasında sorunlar doğmakta, yatırımcılar çeşitli yollarla erteleme yollarını zorlamaktadırlar.
      Ayrıca, yapısı nedeniyle “kırılgan” bir sektör olan turizmde iç ve/ya dış konjonktürdeki dalgalanmalar nedeniyle gelirleri azalabilen turizmciler, eğer mali bünyeleri yeterince güçlü değilse gerçekten de ödeme güçlüğü içine düşmektedirler.
    • Yatırımcılar, küçük tesislerinin pazarlanmasında gerekli beceriyi her zaman gösterememekte, bunun sonucunda da mali güçlükler ya da tesisin elden çıkarılması tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadırlar.

    Özet olarak mali gücü ve Dünya ile ilişkileri sınırlı ve de küçük bir alandan azami geliri sağlamaya güdülenmiş çok sayıda yatırımcıya arazi tahsisi birçok soruna yol açmaktadır.

    Bunun yerine önerilen modelin ana hatları ise şu şekildedir:

    • Bir turizm alanının içinde bulunması gereken bütün tesisleri, belirli yoğunluk sınırları aşılmaksızın bulundurabilecek arazi parçaları seçilir.
      Sık rastlandığı şekliyle, bir kişinin yerini kendi seçip belirttiği ufak bir alanın tahsisine bu modelde yer yoktur. Böyle bir istek halinde, aynen imar planlarındaki yönteme benzer şekilde, önce o yörenin bütünüyle turizm planı yapılır.
    • Bu şekilde belirlenen alanlar bir yatırımcıya değil, bir konsorsiyuma tahsis edilir. Konsorsiyum içinde bulunması gereken asgari kuruluşlar şunlar olacaktır:
      1.  Kapital sahip(ler)i,
      2.  Banka(lar),
      3.  Turizm işletme şirketi,
      4.  Pazarlama şirketi,
      5.  Yatırımın belirli bir yüzdesini (örneğin %30-40 gibi), hisse senedi satın alarak finanse eden halk

    Bu kuruluşlardan uygun birisi konsorsiyum liderliğini yapar ve devlete tek muhatap olur. Konsorsiyumu oluşturan kuruluşların, konularında deneyimli ve güvenilirliğini kanıtlamış olmaları zorunluğu vardır.

    Konsorsiyum ortakları içindeki banka(lar), gerek hisse senetlerinin pazarlanması, gerekse finansman temini işlevlerini yerine getirirler. Ayrıca fonlarını sağlam bir yatırımla değerlendirmiş olurlar.

    • Tahsis edilen arazi için öngörülen amaç ve bu amaca yönelik proje, konsorsiyum tarafından yapılır ve halka açıkça ilan edilerek eleştirilmesi sağlanır.
      Bu eleştiriler ve Turizm Bakanlığının önerileri doğrultusunda revize edilip onaylanır.
      Projeler, bakanlığın turizm master planlarına ve/ya genel olarak öngördüğü ilkelere uygun olmak zorundadır.
    • Konsorsiyum, projesinde öngörülen tesislerin bir kısmını başka yatırımcılar eliyle yapabilir. Aynen bugün Turizm Bakanlığının küçük arazi parçalarını yatırımcılara tahsis etmesi gibi, konsorsiyum da bütün arazi içindeki bölümleri yatırımcılara tahsis edebilir. Yani kendisine tahsis edilmiş arazinin parçaları üzerinde üçüncü şahıslara irtifak hakkı tesis edebilir.
      Ancak, bunun bugünkü durumdan farkı, yatırımcıların istedikleri tesisleri yapmak yerine belirli ve tutarlı bir projeye uymak zorunluluklarıdır.
      Konsorsiyum, arazi tahsisleri karşılığında uygun göreceği teminatı isteyebilir. Yatırımcılarla doğabilecek tüm sorunları kendisi çözer.
    • Halka açılan hisseler, yatırımın belirli parçalarını temsil eden hisse senetlerinin satışı yoluyla yapılabileceği gibi, “yatak satışı” şeklinde de yapılabilir. Böylece, 1 yatak satın alarak onun yatırımını sağlayan bir kişi, senenin belirli bir döneminde yatağı kendisi kullanma hakkını da elde etmiş olabilir. Geri kalan zamanda ise yatağın sağladığı geliri alarak yatırımının nemasını geriye almış olacaktır.
      İç turizmin hareketlendirilmesi, sermayenin tabana yayılması ve finansman darboğazlarının aşılması ve küçük tasarruf sahiplerinin gelirlerinin artırılması gibi yanları, bu yöntemin bir kaç avantajıdır.

    Özet olarak bu model, yalnızca küçük güzel koyların değil, çok daha büyük alanların entegre biçimde değerlendirilmesi imkanını yaratmaktadır.

    Gerek Turizm Bakanlığı gerekse diğer devlet kurum ve kuruluşları açısından da, yüzlerce küçük -kimisi çıkarını artırabilmek için her yolu denemeye kararlı- yatırımcı yerine, daha ciddi ve denetimi kolay kurumlarla ilişki mümkün olabilecektir. Bu, rüşvet ve yolsuzluktan bunalmış sistemimiz açısından bu önemli bir avantaj olduğu gibi “küçük ve güçlü devlet”e yaklaşmak bakımından da iyi bir adım olacaktır.

    Yatırımcılar yalnız direkt turizm yatırımları değil, turizme dolaylı girdi olan el sanatları üretimi ve pazarlaması, çiftlik işletimi gibi konuları da projeleri içine dahil edebileceklerdir.

    Bu yaklaşım, kırılganlığı (fragility) yüksek bir sektör olan turizmin çeşitli krizler karşısındaki davranışını da olumlu olarak etkileyebilecektir.

    12 Kasım 2001

  • Saklı içerik

    Eğitim terimleri ile ilgili bir sözlükten alıntı:

    Saklı İçerik (hidden curriculum) okul müfredatının açıklanmış olmayan, kamusal olan kısmıdır. Hem okulun hem de dersanenin kültürlerinin öğrenci gelişimi üzerinde büyük etkisi vardır.

    Örneğin bir sınıfta öğrenci başına düşen metre kare, öğretmenlerin öğrencilerle olan ilişkisi, ödüllendirme yöntemi, hatta okulun fiziksel ortamı bile müfredat unsurlarındandır. Sabır, rekabet, ve yumuşak başlılık, gizli müfredatın muhtelif boyutlarının sonucu olarak öğrenilen becerilerdir.

    Zaman da, yazılı olmayan müfredatındandır. Örneğin sanat dersleri, okula henüz “yeni” başlayan çocuklara öğretilmez pek. Önce, temel beceriler’in zorunluluklarıyla karşı karşıya bırakılıp, derslere kendilerinin öncelik vermesi sağlanmış olur. Derslerin zaman bölümlerine yerleştirilmesinin öğrencinin derse kendini vermesi üzerinde etkisi vardır; 50 dakikada bir ders değiştirmek, öğrencinin öğrenmesi, konunun da öğretilebilmesi için gerekli dikkatin verilmesini sağlayamaz.

    Saklı içeriğin en iyi örneği Philip Jackson’un Life in Schools adlı klasik kitabındadır. Jackson, bir takım şeylere dikkat çektikten sonra, öğrencinin zamanının çoğunun, başkalarıyla birlikte çalışma ve araştırma için harcayacağına, beklemekle geçtiğine dikkat çekmektedir.

    Bu açıklamaların ışığı altında acaba okullarımızda -saklı içeriğin sonuçları olarak- neler öğrenilir? Buradaki “öğrenme” deyimi ile bir şeylerin adlarının bellenmesinin değil, “kişinin yeteneklerinde, bilgilerinde, algılamalarında ve kişinin kendini ve başkalarını duyumsamasındaki değişim“in kastedildiğine özellikle işaret edilmelidir. [1]

    Zaman içindeki gözlemlerimize göre “öğrenilenler” içinde şunlar bulunmaktadır:

    • Sağlıksız beslenme (okul kantinlerindeki uyduruk besinlere zaman içinde oluşan bağımlılık yoluyla),
    • Kuşkusuzluk (öğretilenlerin mutlak doğru olduğu inancının işleri çok kolaylaştırması nedeniyle),
    • Ter kokusu normaldir (her ders arasında takım elbiseyle enerji boşaltıcı hareketler -top oynama vbg- yoluyla),
    • “Ben de başkaları da güvenilmez kişileriz, kimse başımızda yoksa çalabiliriz” ya da “insanlar potansiyel suçludur” (sınavlardaki gözetim yoluyla),
    • “Ben öğrenemem, ancak başkası bana öğretebilir” (öğretme merkezli eğitim yoluyla),
    • “Temiz hava önemli değildir” (dershanelerin bozuk havaları yoluyla),
    • Omurga eğrilikleri (biçimsiz oturuşlar ve bozuk sıra tasarımları yoluyla),
    • “Tekdüzelik esastır” (boy sırası, okul üniforması, defter ve kitap kapları vb yoluyla),
    • Bilmemek cezalandırılma nedenidir; ama, anlamadan bellemenin veya sorgulamadan kabullenmenin veya merak edip öğrenmeye çalışmamanın hiçbir sakıncası yoktur (sınavlar yoluyla),
    • Fikirler koşullandırma yoluyla benimsetilir (öğretme yoluyla),
    • Ad bellemek öğrenmek demektir,
    • Eğitimde işe yarayan pek bir şey öğrenilmez, ama bu söylenmemelidir,
    • Eğitim, sınıflarda yapılabilecek bir faaliyettir. Güç ortamlardan -kar gibi-, lise ve üniversitelerdeki erişkin öğrencilerin dahi öğrenecekleri bir şey yoktur (kar tatilleri yoluyla),
    • İyi ahlâk bir lükstür. Bir risk bulunmaması ve de birilerinin emir -hem de yazılı- vermesi halinde ahlâklı davranılabilir.
    • Eğri-büğrülük, özensizlik doğaldır, yeter ki kozmetiği yerinde olsun. (Mimarlık ve mühendislik fakültelerinin binalarının bile, uyduruk, çürük, ama yönetici odalarının şatafatı yoluyla).

    [1] Handbook of Educational Terms and Applications, A.K. Ellis, J.T. Fouts, 1996

    Cuma, 25 Ocak 2002

    Rev. Pazar, 13 Ekim 2002

  • TARIM MI SANAYİ Mİ?

    Çocukken sorulan “anneni mi yoksa babanı mı çok seviyorsun?” sorusunun, çocuğun yeni gelişmeye başlayan aklına ne kalın bir pranga vurduğunu yıllar sonra idrak ettim.

    Çok boyutlu olaylar dünyasını tek boyuta indirgeyen bu ilk yapı taşı yıllar geçtikçe çoğalıp, “sağcı mısın solcu mu?”, “terörün sebebi nedir?”, “benden yana mısın karşı mısın?” ve daha yüzlerce öldürücü yanlışa götürüyor. Bu zincirden kurtulup, olayların tek nedenli olmadığını, sağcılığın da solculuğun da insanları esir etmenin iblisçe bir yolu olduğunu idrak etmek ise her zaman mümkün olmayabilir.

    İşte bu düşünsel esaretin bir örneği de “tarım mı sanayi mi?” sorusudur. Aslında bu bir soru değil bir yargıdır. Yani ancak ya tarım ya da sanayi olabilir demektir.

    Nasıl ki “kırk katır mı kırk satır mı?” sorusunun doğru cevabı, “hayır, ikisi de değil” ise, tarım-sanayi seçmecesinin cevabı da “her ikisi de” dir. Doğru soru, “tarım mı sanayi mi?” değil, “nasıl tarım?” veya “nasıl sanayi?” dir.

    Ülkelerin arasında yüksek gümrük duvarları varken tarım ya da sanayide ileri ülke tanımı, o sektördeki ürünleri çok üretmekle ölçülüyordu. Bugün bu duvarlar alçalmış (yer yer kalkmış) ve artık çok üretmek anlamını kaybederek yerini o sektördeki rekabet gücüne bırakmıştır. Bugün Dünya’nın en ileri tarım ülkesi, aynı zamanda en ileri sanayi ülkesidir.

    Bunun nedeni, artık tarımın köylü, sanayinin de kentli yurttaşların uğraşı alanı olmaktan çıkıp her ikisinin de teknoloji esaslı hale gelmiş olmasıdır. Senenin 3-4 ayı, yüzyıl önceki usullerle tarlada çalışıp geri kalan zaman da politikacıları yarıştırıp, Dünya fiyatlarının 2 katı taban fiyat sağlamaya çalışan kesimin yaptığı işin adı tarım değil tarım gibi bir şey dir.

    Aynen, bir yabancı firmayla lisans anlaşması yapıp rekabet gücünü lisansörünün kontroluna bırakan ve en yüksek gümrük duvarı sözü veren partiye oy veren kesimin yaptığı işin adının sanayi olmayıp sanayi gibi bir şey olduğu gibi!

    Artık ister sanayi ister tarım isterse bambaşka bir alan olsun, ortak bileşen rekabet gücü, onun da ana girdisi teknoloji üretimi dir. Teknoloji üretimi ise önce o alandaki mevcut bilgilere erişmekle başlayıp, o bilgileri ve kişisel bilgi-beceri-yaratıcılığı kullanıp daha ucuz ve/ya daha kaliteli ürünler üretebilme sürecidir

    Bu sürecin bir çok şeyle ilgisi yoktur. Ama en çok ilgisi olmayan şey ise, kendisine rekabet gücü sağlayan teknolojileri üretmiş olanlardan, onların eski teknolojilerini satın almaktır. Denilebilir ki yüksek rekabet gücü edinmenin bir şartı da, teknolojiyi satın alınabilir bir nesne sanan insanların yaşadığı ülkelerin mevcut olmasıdır.

    Pekiyi, bugün bulunduğumuz ve ne tarım ne de sanayi ile ilgisi olmayan noktadan, bu yeni anlayışın belirlediği noktaya geçilebilir mi, geçilebilirse nasıl?

    Aynen diğer sorunlarda olduğu gibi bu sorun da tek boyutlu değildir. Yani ortada, bir düğmeyi öbür tarafa çevirerek değiştirilebilecek bir tablo yoktur.

    Buna rağmen, öbür tarafa çevrilmesi gereken bir ilk düğme vardır. O da, tarım ve de sanayi kesimine, yaptıkları işin tarım ve sanayi olmadığını, bunun bundan böyle desteklenmeyeceğini, buna izin vermenin, hükümetlerin değil rakiplerin elinde olduğunu, onların da bu izni verecek kadar avanak olmadıklarını cesaretle söyleyebilmektir.

    Çevrilecek ikinci düğme ise, geleneksel siyaset anlayışımızın, geleneksel tarım ve geleneksel sanayimizden daha farklısını yaratamayacağını aynaya bakarak söyleyebilmektir. Gerisi nisbeten kolaydır.

  • “MİLYARDA BİR RİSK OLSA ÇOCUĞUMU YOLLAMAM”!

    Kızılay’dan aldığı kandan HIV virüsü bulaşan Y.O. ile ilgili bir TV programında bu konuda uzman bir bilim adamı, Y.O.’nun anne ve babası ile Y.O.’nun gitmekte olduğu okuldan çocuklarını alan iki anne veli görüşlerini dile getirdiler. Görüşlerin özetleri şunlardı:

    –         Bilim adamı: Sınıftaki diğer çocuklara bulaşma riski “asla” yoktur.

    –         Y.O.’nun anne ve babası: Çocuğumuzun okuma hakkı elinden alınmamalıdır.

    –         Y.O.’nun sınıfındaki iki arkadaşının anneleri: Çouklarımızı milyarda bir bile risk olsa okula yollamayız.

    Bu “net” görüşler hakkında şunlar söylenebilir:

    (1)   Bilim için yapılan çeşitli tanımların ortak yanı denilebilecek nokta, asla, mutlaka, kesinlikle ve bu gibi kesinlik ifade eden yargılara yer olmadığıdır. Aynı sınıfta okuyan iki çocuğun kanlarının birbirine bulaşması riskinin sıfır olduğu söylenemez.

    Sınıfta oturmakta olan çocuğun başına ömrünü doldurmuş bir uydu parçasının düşme olasılığı dahi “asla” değildir.

    Olsa olsa, eğer varsa sayısal bir ölçüm sonucunu belirterek (binde 3, onbinde 8 gibi) ya da bu bilinmiyor ama mertebesi hakkında bir ipucu var ise “az”, “çok az” gibi bir öznel tanımlamayla belirtim yapmaktır.

    Konusunun uzmanı olduğu belli olan bir bilim adamının “asla” demesi ve bilimi-hangi niyetle olursa olsun- başkalarında yanıltıcı kanılar uyandıracak şekilde kullanması yanlıştır.

    (2)   Esas dikkat çeken ifade, çocukları Y.O. ile aynı sınıfta okuyan annelerin -kesin, kendilerinden emin, bilmiş tavırlarıyla destekli- “milyarda bir risk olsa bile..” deyimleridir.

    Bu ifadeden anlaşılmaktadır ki, doğal olarak çocuklarını koruma kaygısı içindeki anneler, “risk” ve “olasılık” kavramları hakkında bilgi sahibi değillerdir. Bu anlaşılabilir.

    Ama daha önemlisi, matematik terminoloji ile olmasa da, yaşam denilen sürecin, “riskler denizi içinde varlığını sürdürmeye çabalamak” demek olduğunu ve de aile, okul ve toplum üçlüsünün vermesi beklenen eğitimin, “çocuk ve gençlerin, bu çabanın araçları ile tanıştırılmak ve alışkanlık kazandırmak” demek olduğunu anlamamış olmaları, o kendilerinden emin ifadelerinden anlaşıldığına göre de bunu anlamaya pek istekli olmadıklarıdır.

    Daha da ötesi, çoğu anne ve babanın -iyi niyetlerle olduğundan kuşku bulunmayan- koruma eğilimlerinin, çocukların bu tanışma ve alışma imkanlarını ellerinden aldıkları, yaşamın riskler denizine birdenbire atılmalarına ya da aksine koca koca insanların her şey için abi, baba, dayı, bacı ya da kurtarıcı aramalarına yol açtığıdır.

    (3)   “Riskler ortamı içinde varlığını sürdürme” süreci boyunca kullanılacak bir kavram, katlanılabilir risk kavramıdır. Denilebilir ki, tüm insanların tüm çabaları yüksek gördükleri riskleri katlanılabilir düzeylere indirmek, hatta mümkünse bu riskleri birer fırsata çevirebilmektir.

    Evindeki eşyaları devrilmeye karşı sabitleyen kişi deprem riskini ortadan kaldırmaya değil, karşılaşma olasılığı bulunan yüksek riski katlanabileceği bir düzeye indirmeye çalışmaktadır.

    (4)   İlkokula giden bir çocuğu çevreleyen ve çoğu AIDS bulaşma olasılığına göre çok daha yüksek olan risklerden kimileri şunlardır:

    –         Okul helasından, kantininde ya da okul önünde açık satılan yiyeceklerden Hepatit kapmak,

    –         Okul kantinindeki sağlıksız yiyecekler nedeniyle obezite hastalığına yakalanmak,

    –         Okul servis aracı ile gidip gelirken kazaya uğramak,

    –         Okul saatleri dışında trafik kazasına uğramak,

    –         Uyuşturucu satıcılarının bir pazarlama yöntemi olarak kullandıkları, okul önlerinde satılan yiyeceklere uyuşturucu karıştırılması yoluyla uyuşturucu bağımlısı olmak,

    –         İnternet yoluyla olumsuz cinsel alışkanlıklar edinmek,

    –         Ezber yoluyla yaratıcılığının öldürülmesi,

    –         Tanrı’nın kendisine verdiği en etkili yaşam sürdürme aracı olan “öğrenme” yeteneğini, “öğretme illeti” nedeniyle okulda kaybetmek; daima başkalarının öğretmesini bekler hale -bir çeşit engellilik durumu- gelmek,

    –         Sınavlarda uygulanması adet olan gözetim yoluyla “potansiyel suçlu” olduğuna inandırılması ve böylece herkesi potansiyel suçlu olarak görme alışkanlığı edinmek,

    –         Annesi ve babası başta olmak üzere tüm yakın çevresindekilerin ortak çabaları sonucu, kendine yeter hale gelememek, herşeyden korkar hale gelmek, ancak başkalarının desteğiyle yaşamını sürdürebilecek şekilde “kalıcı sakatlık” sahibi olmak, vd vd.

    Bütün bunlar için kullanılabilecek karşı önlem anahtarı, bu rikslerle karşılaştırmamak değil, tam aksine kontrollu olarak karşılaştırmak ve başa çıkma yöntemleri konusunda yaşına uygun yollarla “katlanılabilir risk” düzeylerine indirmeye çalışmaktır.

    Çocukları, HIV ya da bir başka fiziksel ya da zihinsel soruna sahip yaşıtları ile aynı ortamda bulundurmak ve bu durumların gerektireceği “riskleri katlanılabilir düzeylere indirme araçları”nın neler olduğunu araştırıp uygulamaktan daha iyi bir eğitim olamaz. Hatta bütün diğer dersler bırakılıp yalnız bunlar öğrenilse daha da iyi olur (hiç olmazsa ezber ve gözetimli sınavlar yapılmamış olur).

    Bunun sorumluluğunu -ya da gerektirdiği sabır ve çabayı- üstlenmeyip, risk ortamlarından uzak tutmak ise kısa süre için riskleri azaltır gibi görünmesine rağmen orta ve uzun vadede mutlak bir risk ortamının içine atmak demektir.

    Kendi başına bir başka ülkeye seyahat etmeyi ve bunu ucuz yollarla gerçekleştirmeyi hayal eden bir gencin, karşılaşabileceği çeşitli risk ortamları ile başetmeyi öğrenmesinden daha iyi bir okul olabilir mi? Böyle bir okula çocuğunu yollamayı kabul edebilecek kaç anne ve baba vardır?

    Ama hergün öykündüğümüz çağdaş ülke insanları ancak böyle yetişebilmektedir. Kendi başlarına seyahat eden, dağlara çıkan, yaşamın çeşitli yüzlerine ellerini sürebilen, bazen ayağı sürçüp eli yanan ama ayakta kalmayı başarabilen insanlardan oluşan bir toplum, milyarda bir risklerden uzak kalmayı yeğleyen bilmiş tavırlı insanlarla gerçekleştirilemez.

  • İstanbul’da neler oldu?

    İstanbul’daki son terör olayları çok sayıda yorumu da beraberinde getirdi. Geniş bir alana yayılan buyorumların bir ucu “insanlıktan nasibini almamış birkaççapulcunun…..” olarak başlayan yorumlardır. Kaçınılmaz olaraksonları da “polisimizin ve yüksek teknolojinin vs dolayısıyla 12saatte aydınlatılmış…..” şeklinde bitmektedir.

    Yorum spektrumunun diğer ucunda ise gayet alışık olduğumuz EYBAGOA tipinde yorumlar bulunmaktadır. (EYBAGOA, “Eksik ve/ya Yanlış Bilgilerin Ardarda Getirilmesiyle Oluşturulan Analizler” demektir.

    İstanbulda son olarak meydana gelen olayların nasıl bir büyük resim içinde yer aldığını bilenler -Türkiye içinde ve/ya dışında- kuşkusuz vardır. Ama diğer yandan da her tür olayı kendi sabit düşüncelerini destekleyecek şekilde yorumlayan insanların çoğunlukta olduğu bir gerçektir ve bu normaldir de. Sıradan çoğunluk ve nadir azınlık yalnız toplumumuzun değil, tüm toplumların kompozisyonudur. Hattâ böylesine bir bileşim belki de gündelik yaşamı kolaylaştırmaktadır.

    Benzer beğenileri, nefretleri, değer yargılarını paylaşanlar, suyu arayan bitki kökleri gibi, her türlü olayı filtre ederek kendi değerlerini destekleyecek hale getirebilirler. Böylece ortaya, o değerler için giderek “sağlam gibi” görünen dayanaklar çıkmaya başlar. Bu düşüncelerin iletildiği diğer sıradan insanların, bütün bu ikna edici dayanakları sorgulamaya ne vakitleri ne imkânları ne de becerileri vardır. Yapabilecekleri tek şey, kendi önlerine koyulan analizlere kendi eksik ve/ya yanlış bilgilerini katarak “değer yandaşları”nı motive edebilecek katkılar üretmekten ibarettir.

    Ama mesele burada değildir. Mesele, sıradanlığın nedreti aşmasında, sıradan düşüncelerin egemen hale gelmesindedir.

    Son terör olayları hakkında her birey ve kurum kuşkusuz kendi veri-tabanı ve kendi sonuç çıkarsama algoritmaları uyarınca analizler yapacaktır. Ünlü bir yabancı şirketin merkezi ile aynı sokakta evi bulunan vatandaşın veri-tabanındaki bilgi -ki çıkaracağı sonuçlar için yeterlidir-, “terör olaylarının genellikle bu tür yerlerde yoğunlaştığı“dır. Kullanacağı algoritma da yine yalındır: “imkânım varsa buradan taşınırım, yoksa tevekkül ederim.” (Nitekim, tüpgaz dolum tesisleri ile altlı-üstlü oturanlar genelde bu ikinci ölçütü kullanırlar.)

    Kendini, mahalle kahvesindeki arkadaşlarına dünya olaylarını açıklamak zorunda hisseden emekli vatandaşın veri-tabanı ve algoritması ise bu denli yalın olamaz, mahallenin raconu daha sofistike analizler ister. Yani hem heyecan yapacak, hem fantezilerini besleyecek, ama hiçbir şekilde de somut bir şeyler yapmasını, kendine bakmasını, yargılamasını, gerekirse değiştirmesini gerektirmeyecek analizler.

    Mahalle kahvesi raconunda şu soru yasaktır: “nereden biliyorsun?” Bu yasağın nedeni, aynı düşünce biçiminin kahvedeki diğer kişilerce de sık sık kullanılması, bu silahın her an herkese dönebileceğinin iyi bilinmesidir.

    Diğer yandan kurumlar da olayları kendi amaçları doğrultusunda analiz edeceklerdir. Örneğin istihbarat kurumları ile ilçe belediyeleri ya da başbakanlığın analizleri farklı veri-tabanlarını ve farklı algoritmaları kullanacaklardır.

    Bu nedenle, neler olduğu konusunda kişiler ve kurumlar adına yorum yapmak yerine, onların yorumlarının sohbetten ya da iç boşaltmadan öte bir anlam taşımasına yardımcı olabilecek sorular soralım. Bu sorulara cevaplar -ama tam ve güvenilir cevaplar- vermeye hazır olmayan yorumların, ancak kahvehanelerde sanal heyecan arayan emeklilerin işlerine yarayabileceğini lütfen hatırdan çıkarmayalım. İşte, amacı yeni sorular sormayı özendirmek olan birkaç soru önerisi:

    ·         Son terör olaylarını doğru analiz edebilmek için sorulması gereken doğru sorular hangileridir, bunlar nasıl bir yöntemle bulunabilir?

    ·         Bu iki soruya verilecek yanıtların doğru olup olmadığından nasıl emin olunabilir?

    • Çoğunun sınırları örtüşmeyen aşağıdaki olgularla ilgili veri-tabanları ve bunların son terör olayları ile bağlantıları bilinmeksizin yapılabilecek akıl yürütmelere ne ad verilebilir?
      • Coğrafi sınırlar,
      • Siyasi egemenlik sınırları,
      • Fiili egemenlik sınırları,
      • Egemenlik emelleri sınırları,
      • Çokuluslu şirketlerin egemenlik sınırları (herbir mal ve hizmet için ayrı ayrı),
      • Uyuşturucu üretimi-dağıtımı-tüketimi,
      • Silah üretimi-dağıtımı-kullanımı,
      • Kara para üretimi ve aklaması,
      • Yüksek nema arayan uluslararası serbest paranın dolaşımı,
      • Kaçak işçi üretimi-dağıtımı-istihdamı,

    o        Yukarıdaki her bir haritanın, kendilerine yönelik tehditlere karşı kullanabileceği kozlar.

    ·         Bu bilgilere kimler sahiptir, nasıl sahip olunabilir, nasıl güncel tutulabilir?

    ·         Meydana gelen olayların açıklamalarını yapmaya başlamak için bir ritüel sadakatiyle şunların yapılması istenilebilir mi?

    • Açıklamasında yararlanacağı tüm varsayımları -kendisine ne denli aşikâr görünürse görünsün- baştan ortaya koyması,
    • Açıklamasında yararlanacağı tüm verileri ve kaynaklarını açıklaması; kaynaklarının açıklanması sakıncalı ise gerektiğinde açıklanabileceğinin güvencesini vermesi,

    o        Bir başka nedenle yermek ya da övmek istemlerinin -varsa- açıklama içine sokuşturulmaması.

    ·         Terör nedir?

    o        “Akıl sağlığıyerinde olmayan, insanlıktan nasibini almamış, psikopat yaratıkların eylemidir

    o        “Türkiye’yi bölmek isteyenlerin manipülasyonlarıdır

    o        “Türkiye’yi ABD yanına çekmek isteyenlerin oyunudur

    o        “İslamı karalamak isteyen fanatik Hristiyanların komplosudur

    o        “Türkiye’yi İslamdan dönmüş sayanların bir öç alışıdır

    o        “Terör bir jenerik adlandırmadır. Herhangi bir, ama “belirli” bir amaçla yapılan, tasarımlanmış, yapanlarca haklılığından hiç kuşku duyulmayan, bu nedenle de her türlü aracın kullanımının mubah sayıldığı, tasarım ve uygulanmasında her türden insanın yer alabildiği, tasarımın güvenliği açısından herbir aşaması arasında firewall’ların yer aldığı, yandaşları açısından kutsal, karşıtları açısından ise aşağılık bir süreçtir

    tanımları ne kadar doğrudur?

    ·         Terörün sonuçlarına karşı oluşan boşalma, öç alma duygularımızla karıştırmaksızın terörü objektif olarak anlamamız gerekir mi, yoksa bu bir vakit kaybı mı olur?

    ·         Xerox şirketi (fotokopi makineleri üreticisi) Polo Alto’daki araştırma merkezinde, makinelerin kullanımındaki hataları analiz etmek için antropologlar çalıştırmaktadır. Fotokopi makinesinden daha karmaşık olduğu şüphe götürmeyen terör olaylarını “anlamak” için ise polislerimiz ve valimiz yeterli sayılmaktadır. Xerox mu işi abartıyor biz mi anlamıyoruz?

    Bu kadar uzun bir süzgeçten geçirmeye kalkınca söz söyleme ya da yazmanın epey güçleşeceği tahmin edilebilir. Ama kasıtlı ya da kasıtsız bilgi kirlenmesinin önüne başka türlü geçilemeyeceği de açıktır.

    Bu sınırlamalar kesinlikle kahvelerdeki yurttaşlarımız için geçerli değildir ve olmamalıdır. Onlar gönüllerince fantezilerini kurabilir, kızgınlık ve beğenilerini olayların açıklamalarının içine sokabilir, temennilerini, tahminlerini, bilgilerini, bilmediklerini birleştirerek kurgular yapabilir ve çevrelerindekileri eyleme -ya da en azından açıklamalarını onaylamaya- davet edebilirler. TV’deki “Ekmek Teknesi” dizisindeki hahve sohbeti tam böyle değil midir?

    Bu geniş kesimin dışındaki azınlık için en sağlam yol sorular sormaktır. Doğru sorular doğru cevaplar elde etmenin biraz uzun ama en güvenilir yoludur. (http://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=563).

     

     

     

     

     

     

     

     

  • ÇOCUKLARIMIZ VE SORUMLULUKLARIMIZ

    Hemen tüm anne ve babaların bu soruyu kendilerine -değişik biçimlerde de olsa- sık sık sordukları biliniyor. “Çocuğumu nasıl yetiştirmeliyim? Ortama uyum gösterecek şekilde mi yoksa evrensel doğru-iyi-güzel ölçülerine göre mi? Ben uzman olmadığıma göre bu konuda kime güvenmeliyim?” ve benzer birçok soru.

    Pedagoji bu soruların daha çok “nasıl” kısmıyla ilgili. Bir bakıma “ne”ler öğretileceği belli, “nasıl” öğretileceği konusu işin güç yanı imiş varsayılıyor.

    Pedagoglar bu “öğretme” işiyle uğraşadursunlar, “neler” öğretileceği işin en karışık tarafı oluyor. İşte eğitim sistemi burada devreye giriyor ve tüm yurttaşlara -ilköğretim sırasında- şu öğreti ezbere belletiliyor: aklınıza gelenler -her neler ise- doğrudur; onları sorgulamayın ve sorgulatmayın; bunları çocuklarınıza da ezbere belletin!

    Bunun yalnız ülkemize has bir insan hakkı ihlâl türü olduğu sanılmasın. En medeni sayılan ülkelerde de bu paradigma böyledir. Örneğin 2.5 milyon ev okulunda (home schooling) eğitim gören ABD’li çocukların neler öğreneceklerine ebeveynleri karar verir. Danimarka’da örgün eğitim almak istemeyenler evlerinde eğitilebilirler ve onların neler öğreneceklerine yine aileleri karar verir.

    Buradan, ailelerin kategorik olarak yanlış şeyler öğrettikleri yargısı çıkarılmamalıdır. Böyle bir şey istatistik bilimine aykırıdır. Değerli mankenlerimizin sunduğu kültür ve magazin programlarından dahi doğru birşeyler öğrenilebilir.

    Şu birkaç öneri, “acaba neleri nasıl öğretsem ve neleri nasıl öğrenmese” çelişkisi içindeki anne ve babalara yardımcı olabilir. Böyle bir kuşkusu bulunmayanlar içinse zaten sorun yoktur.

    o        İnsanlar (ve tek hücreliler dahil tüm canlılar), ana rahmine düştüğünden itibaren -belki de daha önce- öğrenmeye başlayan birer süper öğrenme makinesidirler. Neleri nasıl öğreneceklerini herkesten iyi bilirler. Ondan sonraki tüm “öğretme” girişimleri bu yeteneği giderek azaltır.

    o        İnsanlar dışındaki tüm canlılar, türlerinin bu müthiş yeteneğinin farkına varmışlardır. Yalnızca insan, o çok övündüğü aklı sayesinde “öğretme” denilen zihinsel dondurma metodunu keşfetmiş, sonra da bunu akademik bir disiplin haline getirerek sorgulama dışına çıkarmıştır. Tanrının sorgulandığı günümüzde  tek sorgulanmayan kesim eğitim akademisyenleridir.

    o        İnsan dışındaki canlılar ve onlara bakmayı akıl edebilen çok az sayıdaki insan, yaşam sürdürme sırasındaki sorun çözme girişimlerinin izlenip, henüz o beceriyi kazanmamış yavrularca (yani çocuk ve gençler) tekrarlanmasının “öğrenme” olduğunu keşfetmiştir.

    o        Bunu keşfedememiş olanlar ise, , “yapılmasını istedikleri şeyleri sürekli söylemek ve bir yandan da onların aksini yapmak” gibi bir yolun “öğretme” olduğunu sanırlar.

    o        Öğrenme konusunda anne ve babanın birkaç sorumluluğu ise şunlardan ibarettir:

    ·         Çocuğunuz, ihtiyaçlarını saptama ve bunları çevresine iletme konusunda doğuştan bir uzmandır; bu iletim becerisini -korkutma, hoşnutsuz tavır takınma vb yollarla- köreltmemeniz yeterlidir. Bu nedenle onun adına ihtiyaç varsaymayın, sadece ilettiklerini anlayabilecek şekilde kendi iletişim becerinizi geliştirin.

    ·         Öğrenme ortamları hazırlayınız, doğrudan öğretmeye çalışmayınız. Yaşamın her saniyesi bir öğrenme ortamıdır. Çocuklarınızın, sizi her an izlediklerini, yaptıklarınızı, yapmadıklarınızı, tavırlarınızı, hattâ duygu ve düşüncelerinizi okuyarak, sizin yaşamınızı sürdürme yolunda akılcı, ahlâklı ve güzel davranmakta olduğunuzu varsaydıklarını biliniz. Komşuya söylediğiniz küçük yalanın, içtiğiniz sigaranın, yüzünüzdeki ya da sesinizdeki gerginliğin hep “yaşam sürdürme” gereği olduğunu varsaymakta ve onları -olağanüstü bir başarıyla- öğrenmektedirler. İşte bütün bu anlar onlar için birer öğrenme ortamıdır.

    ·         Oluşturduğunuz öğrenme ortamları ile öğretmeye kalkıştıklarınızın çelişmesi ise bütünüyle yanlıştır. Söylediği ile yaptığı uyuşmayan insanlar ancak böyle yetiştirilebilir. Bunun için her an ne yapıp ne söylediğinize dikkat edin. Ayrıca da az söyleyin.

    ·         Kendi özlemlerinizi, tutkularınızı, beğeni ya da nefretlerinizi kendinize saklayın, çocuklarınıza da benimsetmeye çalışmayın. İdeolojik tercihlerinizin yalnız size ait olduğunu açıkça belirtin, çocuklarınızın farklı tercihlerde bulunmalarını güçleştirici ortamlar hazırlayarak dolaylı benimsetme yoluna sapmayın.

    ·         Çocuklarınızı yaşamın çeşitli güçlükleri karşısında çaresiz bırakmak istiyorsanız onları gereğinden çok koruyunuz. Unutmayınız ki onları risklerden korumanın en iyi yolu kontrollu risk ortamlarıyla tanıştırmaktır (http://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=631). Sorunlardan uzak tutulan çocuklar korkak, çaresiz ve dolayısıyla da saldırgan olurlar.

    ·         Yaşadığınız dönem ebeveyninizinkinden daha hızlı, daha müşkülpesent, daha yarışımcıdır. Her şeyi onlardan daha hızlı ve daha iyi yapmak, daha çok rekabet etmek zorunda olduğunuzu biliyorsunuz. Anne veya babanız bir yabancı dili şöyle böyle bilebilir, ama siz daha iyi bilmek zorundasınız. Onların zamanında en karmaşık alet daktilo idi. Siz bilgisayar kullanmak zorundasınız.

    Çocuklarınız ise sizinkinden daha hızlı, daha iyi ve daha yarışımcı olmayı gerektiren bir ortama doğdular. Bu gerçeği kavrayın ve öğrenme ortamlarını ona göre oluşturun.

    Bu bağlamda önünüzdeki en büyük engel, sahip olunması gereken becerilerin (yabancı dil, bilgisayar vbg) adlarıyla oynaşıp içeriği ile ilgilenmeyen yüzeysel yaklaşımlardır. Bu kargaşa içinde çocuklarınız için tatminkâr birer öğrenme ortamı oluşturmanız güç olabilir. Ama biliniz ki onları bekleyen yaşam ortamı sizin sahip olduklarınızdan daha fazlasını isteyecektir.

    Çevrenizdeki yapaylıklar, yüzeysellikler, üstünkörülükler sizi kızdırabilir, hattâ bu becerilere karşı antipati duymanıza neden olabilir. Bu tür duygularınıza dikkat ediniz. Çocuğunuzun geleceğine antipati duyamazsınız.

    ·         Çocuğunuz hangi yaşta olursa olsun, en iyi öğrenme ortamları onlara sorumluluk vererek yaratılabilir. Bunun için tüm imkânları kullanıp sorumluluk yükleyin. Aksi halde yaşamı boyunca sadece talep eden, kendi dışındaki dünyayı kendisine refah ve mutluluk sağlamaya zorunlu sayan, ama kendisinin hiçbir vecibesi bulunmadığına inanmış bir kişilik ortaya çıkacaktır.

    o        Bütün bunlar çok karmaşık ve güç geliyorsa kondom kullanınız!

  • Teşvik ve destek: İki yanı keskin kılıç..

    Yalnız teşvik değil hemen her şeyin, iyi kullanıldığı takdirde iyi, iyi kullanılamadığı takdirde de kötü sonuç(lar) üretmesi, değişmez bir kural gibidir.

    Rekabet gücümüzün artırılmasında kilit noktalardan birisi olan “Teşvik ve Destekleme Yönetimi” konusunda düşüncelerimi aktarmak istiyorum.

    “Teşvik” ve “destekleme”, kavramsal olarak şu şekilde anlaşılmalıdır: Mevcut olmayan bir tutum, davranış ya da eylemi mevcut kılabilmek için, bunları caydıran neden(ler)in ortadan kaldırılması ya da etkilerinin azaltılmasının sebep olacağı maliyetin “bir bölümünün” karşılanmasına “teşvik (özendirme)” denilmelidir.

    Bir mal ve/ya hizmet üreticisinin ülke dışından maruz kalacağı ve bir başka yolla -uluslararası rekabeti sağlama anlaşmaları, diplomasi, karşılıklılık, baskı gibi- giderilemeyen haksız rekabet koşullarının etkilerinin yine “bir bölümünün” devletçe karşılanması ise “destekleme” olarak anlaşılmalıdır.

    Burada kullanılan “bir bölümü” deyimi son derece önemlidir. Çünkü hangi nedenden doğmuş olursa olsun, teşvike ihtiyaç duyulan olgunun maliyetinin yüksekliğine neden olan unsurlarla mücadele için bir dürtüye ihtiyaç vardır. Maliyet artırıcı etkilerin “bir bölümü” yerine “tamamının” tazmin edilmesi halinde bu dürtü ortadan kalkmış olacaktır. Maliyet artırıcı etkinin ne kadarlık bölümünün tazmin edileceği yani teşvik oranı, bu bakımdan son derece önemli bir konudur.

    Bu yaklaşım, geleneksel teşvik anlayışından -ödüllendirme yoluyla harekete geçirme- farklıdır. Geleneksel “ödüllendirme” anlayışı, “olması istenilen”i engelleyen neden(ler) ile ilgilenmediği için çoğunlukla “imajiner (hayali)” oluşumlara yol açmaktadır. Çünkü engelleyen neden(ler) sürmekte, fakat ödüller de özendirmektedir. İmkansızlık ve ödülün tahrik ediciliği birleşince “imajiner” olgular kaçınılmaz olmaktadır.

    İki örnekle bu tanımı somutlaştırmak gerekirse:

    ÖRNEK 1- İşsizliği azaltmak için kuruluşların daha çok eleman çalıştırması isteniyor ise nasıl bir teşvik sistemi tasarlanabilir?

    Kuruluşları eleman istihdamından caydıran sebepler gözden geçirilirse;

    1. Elemanın sebep olduğu vergi ve sigorta gibi mali yükler,
    2. Elemanın sebep olduğu kıdem tazminatı yükü,
    3. Belirli çalışan sayısına ulaşıldığında doğan yasal vecibeler (kreş, spor sahası vb.),
    4. Elemanların ortalama beceri düzeylerinin düşüklüğü nedeniyle ilave elemanın fayda / maliyet oranının düşüklüğünün yarattığı caydırıcılık.

    Bu faktörlerden bir kısmı için indirim uygulanabilir, bir kısmı için yasal vecibeler hafifletilebilir, bir kısmı için de beceri kazandırma vb. doğrudan destekler sağlanabilir. Görülmektedir ki, hepsinin olumsuz etkilerini ortadan kaldırabilecek tek cins bir mali telafi (beher çalıştırılan kişi başına prim gibi) aracı işe yaramayabilecektir.

    ÖRNEK 2- Kuruluşları ihracata yöneltmek için nasıl bir teşvik sistemi uygulanabilir?

    Kuruluşları ihracattan caydıran sebepler saptanmaksızın yalnızca prim vermek yoluyla istenilen artış sağlanamayacağına göre öncelikle olası caydırıcı sebepler belirlenmelidir. Örneğin:

    • İhracat yapılabilecek pazarların bilinmeyişi
    • Meslek kuruluşlarının yetmezliği
    • Mevzuat yetmezliği
    • Politik müdahaleler
    • Kuruluşların bilgi eksiği
    • Bu pazarlarda yer tutmuş rakiplere göre daha pahalı ve/veya düşük kaliteli üretim yapılması
    • İşçilik girdilerinin pahalı oluşu
    • Kuruluşun sorumluluğundaki sebepler; (iş standardı uygulanmayışı, ücret sistemi bozukluğu, verimsizlik,
    • Planlama yetersizliği, lojistik yetmezliği nedeniyle boş geçen süreler vb..)
    • İdarenin sorumluluğundaki sebepler
    • Vergi ve sigorta yükleri
    • Yasal vecibeler (kreş, spor sahası vs.)
    • Yetersiz beceri dokusu
    • Bürokratik sistemin yetersizliğinin sebep olduğu maliyet
    • Kural kirliliği
    • Bilgisi yetersiz bürokratik kadroların sebep olduğu maliyet
    • İyi tasarlanmamış sistemlerin sebep olduğu maliyet
    • Rüşvet vb. yükler
    • Kalabalık kadro = düşük nitelik = düşük ücret döngüsü
    • İş ahlakının yetersizlikleri
    • İş sahibinin bilgi eksiği
    • İş sahiplerinin olası ahlaki sorunları
    • Malzeme girdilerinin pahalılığı
    • Gümrük ve fonlar
    • Taşıma maliyetlerinin pahalılığı
    • Enerji, su, vb.. girdilerin pahalılığı
    • Finansmanın pahalılığı
    • Kredi faizleri yüksekliği
    • Yüksek enflasyon
    • Bankaların yüksek maliyetleri
    • Batık kredi fazlalığı
    • Devlet bankacılığı
    • Projelerin yetersizliği
    • Projelerin iyi incelenemeyişi
    • Devlete ödenen payın yüksekliği
    • Finansal enstrümanların yetersizliği
    • Mevzuat yetmezliği
    • Araştırma eksiği
    • Yüksek vergiler
    • Yetersiz vergi yönetimi
    • Teknoloji yetmezliği
    • diğer sebepler

    Bu basit analizden dahi görülebileceği üzere, bu unsurların etkilerini yok edecek ya da azaltabilecek önlemler tek tek alınmadan, yalnızca ihracat teşvik pirimi ile ihracatı tam olarak özendirmek imkânsızdır.

    Faktörlerin bir kısmı prim ile telafi edilebilirken, geri kalanları primle giderilemez. Örneğin teknoloji yetmezliğine, iş ahlakı eksiğine ya da kural kirliliğine karşı prim ödemenin yararı yoktur.

    Gerçekte de ihracat teşvik primleri yoluyla ihracat bir miktar artmış, daha fazla zorlanınca ve diğer unsurlar düzeltilemediği için teşvikler suistimale (hayali ihracat) dönüşmüştür.

    Sonuç olarak uygun bir teşvik sistemi, teşvik edilmek istenilen “şey”i caydıran unsurları giderecek bir önlem paketi olmak zorundadır. Yani teşvik, tek kalemden oluşan (prim gibi) bir enstrüman olamaz.

    Teşvik paketleri, bir defada bir mevzuat vazetmekle uygulanamayan, bir bölümü zaman içine yayılmak zorunda olan paketlerdir. Çünkü bazı tedbirler birer projedir. Bu özelliği dolayısıyla, her programda olduğu gibi teşvik paketlerinin de yönetilmeleri gerekir.

    Bütün bu programların uygulanmasına rağmen, elde olmayan nedenlerden dolayı (bir ülkenin bir pazara coğrafi olarak yakınlığı, bazı hammaddelerin varlığı, önceden beri o pazara hâkim oluşu vb..) rekabet gücü yine de düşük kalıyorsa, o takdirde prim yoluyla destekleme yapılabilir ve yapılmalıdır.

    (1996)

  •  İş Yaratma için Politika Belgesi

    (Beyaz Nokta© Gelişim Vakfı Politika Belgesi Serisi v3.1, 19.04.2003)

    1. Giriş

    İş  Yaratmak, alışık olmayana garip gelen bir deyimdir. Genellikle, ihtiyaç olmamakla birlikte, zorunluk dolayısıyla tanımlanan işler için kullanılmaktadır.

    Buradaki şanssızlık, hem ve hem de yaratmak sözcüklerinin, çok farklı ve ters anlamlarda  kullanılabilmesinden doğmaktadır. “Başa iş çıkarmak“, “başa iş açamak“, “başka işi olmamak“, “bu iş burada biter“, “iş yok“, “işimiz iş” gibi  deyimlerdeki iş’in, burada kullanılan ve bir kişiye gelir sağlayan olmadığı, ancak bu şekilde açıklamalarla anlaşılabilmektedir.

    Aynı şekilde yaratmak sözcüğü de birbirinden farklı anlamlara işaret edebilmektedir. “Fırsat yaratmak“, “sebep yaratmak” gibi deyimler de, aslında ihtiyaç olmayan ama bir başka nedenle ortaya çıkarılan “fırsat” ve “sebepler”i anlatıyor.

    Ancak İş Yaratmak  burada, bu deyimlerdeki anlamları taşımamaktadır. Tıpkı bir eser yaratmak deyimindeki fayda ve gerekliliği vurgulamaktadır.

    Bir iş, gerçekten “yaratılabilir mi?”

    Bir şeyin yaratılabilmesi, genellikle “yoktan varetme” ile eşanlamlı kullanılır. İş Yaratma deyiminde ise, gereken şartlara sahip bir ortam içindeki zaten mevcut bileşenlerin bir araya gelmesinin temini yoluyla bir işin oluşturulması kastedilmektedir. Bu bileşenler zaten mevcut olmalıdır ve ancak bir araya gelmesi için ortam koşulları uygun hale getirilmelidir.

    Buna göre İş Yaratmak denilen süreç aslında, bir uygun ortam oluşturma sürecidir. Öyle bir ortam ki, iş’i meydana getirebilecek parçalar, bir mıknatısın demir tozlarını çekmesi gibi birbirlerini çeksin ve bir bütün olsunlar.

    İş elle dokunulur bir nesne değildir. Dolayısıyla bütün elle dokunulamayan şeyler gibi ancak etkileriyle anlaşılabilir.

    Yer çekimi, insan hakları gibi kavramlar da benzer şekilde etkileriyle anlaşılabilir. Bir cismin yere düşmesini sağlayan etki yer çekimi, bir kişinin fikrini ifade edebilmesini sağlayan etki insan haklarıdır.

    İş in varlığını belli eden etki de, bir kişiye gelir sağlamasıdır. Bu gelir az ya da çok olabilir. Buna göre iş de değişik isimler alır. Yüksek gelir getiren iş lere iyi iş, az çabayla yüksek gelir getiren işlere tatlı iş, ancak yüksek çaba ve risk gerektiren işlere de zor iş denilmesinin nedeni budur.

    Bir uğraşın bu teknik tanıma uyması ayrı, yasal ve ahlâki normlara uygunluğu ise tamamen ayrı bir konudur. Uyuşturucu madde ticareti ne yasal ne de ahlâki olmamakla beraber, yapana gelir sağladığı için teknik tanım dolayısıyla bir iştir.

    Bazı iş ler bir kişinin ailesiyle birlikte yüksek standartta yaşamasına imkan verebilecek bir gelir sağlayabilirken, bazı iş ler ancak ek gelir sağlayabilecek niteliktedir. Ama tanım itibariyle hepsi iştir.

    Gelir sağlamayan, ancak duygusal tatmin yaratan çabalara ise iş yerine, mesela uğraş vs demek daha doğrudur.

    2. İşin Bileşenleri

    Bir işin oluşması için biraraya gelmesi gereken 3 bileşen mevcuttur. Bunlar:

    1. Henüz kısmen veya tamamen tatmin edilmemiş ve edilebilmesi mümkün olan bir ihtiyaç,
    2. Bu ihtiyacın yerine getirilebilmesi için gereken beceri,
    3. İhtiyaçlar ve beceriyi, iş ortamının şartları içinde birleştirme becerisi demek olan girişimcilik.

    Bu üç bileşen, iş ortamı denilen ve belli koşullara sahip bir ortam içinde biraraya gelirse iş doğmuş (veya yaratılmış) olur. Bu ortam, şu koşulları sağlamalıdır:

    • Kamu yönetiminin ihtiyaç gördüğü şartlar, iş leri yapacak olanları caydırabilecek ağırlıkta olmamalıdır,
    • İşin gerektirdiği kaynaklar mevcut olmalıdır,
    • Girişimcinin bu kaynaklara ulaşabilmesi, pratik olarak mümkün kılınmış olmalıdır.

    Aşağıda, önce işin 3 bileşeni ve daha sonra da iş ortamının 3 şartı incelenmektedir.

    2.1.   Tatmin Edilmeye Hazır İhtiyaç

    Bir iş in vazgeçilmez parçasıdır. Bu ihtiyaç, dünyanın herhangi bir yerindeki ihtiyaç olabilirse de pratik olarak, girişimcinin yakın çevresindeki ihtiyaç ön planda gelir.

    Bu bazen kısmen tatmin edilmekte bulunan, fakat tatmin boşlukları bulunan bir ihtiyaç olabilir. Bir yerdeki insanların ihtiyacı olan ekmekleri sağlayan, fakat miktar, kalite ya da zamanlaması bakımından yetersiz fırınlar, tam karşılanamayan ihtiyaca örnektir.

    Ya da bu ihtiyaç henüz hissedilmeyen, fakat tanıtma yoluyla ortaya çıkarılabilecek bir gereksinim olabilir. Birçok yeni tüketim malı buna örnek olabilir.

    Girişimci, her iki tür ihtiyacın tesbiti için çeşitli yollar kullanabilir. Soruşturma, ürünün piyasaya az miktarda verilip deneme yapılması, uzman önerisine başvurma gibi yöntemler kullanılabilir.

    Bu amaçla kullanılan bir metod da “Bunu Yapabilir misiniz Sergileri“dir. Bir sergi düzenlenir, kişi ve kurumlardan ihtiyaçlarının birer örneğini sergide teşhir edip tanıtmaları istenir. Sergiyi dolaşan girişimciler, buradan çeşitli iş fikirleri üretebilirler. 1974 Kıbrıs harekâtından sonra TSK tarafından düzenlenen bu tür sergiler, günümüz KOBİ’lerinin temelini oluşturmuştur.

    Bir diğer yöntem, belli bir çevredeki insanların sorunlarını saptayıp, bu sorunlar üzerine iş fikirleri inşa etmektir.

    Örneğin, bedensel özürü bulunan insanların ulaşım ihtiyacı bir sorundur. Bir girişimci, bu kişiler için bir taşıma imkanı yaratıp, bir miktar maliyetinin de yerel idare ya da bir gönüllü kuruluş tarafından karşılanmasını istese, buradan bir iş imkânı doğabilir. Ya da görmeyen insanların günlük gazete okumaları bir sorun ise, bir girişimci bir okuma servisi kurarak bundan para kazanabilir.

    Veya işsizliğin kendisi bir sorun olduğuna göre İş Yaratmak bir girişimci tarafından ele alınabilir (bu dokümandaki yöntemler kullanılarak). İngiltere’de bir kuruluş (JCL Ltd.) bunu yapmıştır.

    Özet olarak, tatmin bekleyen ihtiyaçlar, işlerin kaynağıdırlar.

    Girişimcinin ilk niteliği, bir gözlemci olması, çevresindeki sorunları, tatmin bekleyen ihtiyaçları görebilmesidir. Girişimcinin başarısı, bu saptamayı yaparken gösterdiği gerçekçiliğe bağlıdır. Gelir düzeyi yeterli olmayan bir ortamda kedi bisküviti satmaya kalkan bir girişimci sonuçta, kendisini bisküvitleriyle doyurmak zorunda kalabilir.

    Tatmin bekleyen ihtiyaçlar bazen garip görünüşlü, çevre tarafından yadırganan sorunlara dayalı olabilir. Başarılı girişimcilerin çoğu da böyledir. Örneğin, büyük hesap tablolarının yatay ve düşey toplamlarının tutturulması sorunu, 1978 yılında Visi Calc  adlı bilgisayar programını yazan genç çocukları dolar milyarderi yapmıştır.

    Ya da, bir çok yere mektup yazmak isteyen kişilere adres satmanın düşünülmesi de böyledir. Egzos gazını temizleyerek çevre kirliliğinin önlenmesi yine bir sorun yoluyla para kazanmanın örneğidir.

    Bir yörede iş yaratılacağı zaman kullanılan bir yöntem de, o yöreye yöre dışından giren mal ve hizmetlerin tesbitidir. Eğer o mal ve hizmet(ler)in yöre içinden temini, maliyet, teslim süresi, kalite vs yönünden kolaylık sağlıyorsa, bir çok iş fikrine ulaşılmış demektir. Bunu Yapabilir misiniz Sergileri bu amaçla da kullanılabilir.

    İş yaratma organizasyonları (genellikle Girişim Destekleme Ajansları –Enterprise Agency– olarak adlandırılır) tarafından düzenlenebilecek bu tür sergiler, bir çok yeni işin kaynağı olurlar.

    Sonuç olarak denilebilir ki, bir ortamda yaratılabilecek iş sayısı, bu ortam içindeki kişi ve kuruluşların ihtiyaç potansiyeli ile doğru orantılıdır. O halde kişilerin,  ihtiyaçların farkına varması sağlanmalı (eğitim, tanıtma vb yollarla) ya da henüz oluşmamış ihtiyaçlar tahrik edilmelidir.

    Girişimcilere, hangi alanlara bakmaları gerektiğini hatırlatmak üzere -o alanlarda mutlaka ihtiyaç var demek değildir-, potansiyel iş fikirlerini açıklayan yayınlar mevcuttur. (BNGV kütüphanesinde 1000 dolayında iş fikrini içeren Potansiyel İşler Kılavuzu bulunmaktadır).

    Bir Girişim Destekleme Ajansı’nın önemli işlevlerinden birisi, ait olduğu yöre için geçerli olabilecek iş fikirlerinin derlenip yayımlanmasıdır.

    2.2.   İhtiyacı Tatmin Edebilecek Beceri

    Bir işin ikinci önemli parçasıdır. Bir toplumdaki insanların becerileri ne kadar gelişmişse, yaratılabilecek işlerin hacmi de o denli fazladır. Bir kişiye kazandırılan beceri, o kişinin yeni mal ve hizmetler arzetmesine, onu pazarlamasına, dolayısıyla çevrenin o mal veya hizmete ihtiyaç duymasına sebep olabilir.

    Örneğin bebek bakıcılığı becerisi kazanan bir öğrenci derhal bu becerisinden etrafını haberdar etmeye kalkacak ve belki o güne kadar böyle bir hizmet olmadığı için bu hizmeti kullanmayanlar da talepte bulunmaya başlayacaklardır. Vitrinlerde pazarlanan yeni ithal edilmiş mallara, bir çeşit “ithal beceri” gözüyle bakılabilir. Bunların alıcı buluyor olması, bu güne kadar bu ihtiyaçların tatmin edilmeyi beklediğini gösterir. Beceri öylesine sihirli bir kavramdır ki, kendi ihtiyacını kendi yaratan bir mal gibidir. Dolayısıyla İş Yaratmanın en kolay yollarından birisi, kişilere yeni beceriler kazandırılmasıdır.

    Kazandırılan beceri ne kadar karmaşık (sofistike) ise sağlayabileceği gelir de o denli yüksektir. Tabii ki o becerinin, gerçekten duyulan -ya da hatırlanabilecek olan- bir ihtiyaca karşı gelmesi şartıyla!

    Bir toplumdaki iş hacmi, o toplumdaki kişilerin ortalama beceri düzeylerine –beceri dokusu denilebilir- bağlıdır.

    Belirli bir beceri düzeyine sahip bir kişinin sağlıyabileceği gelir, bu düzeye bağlıdır.

    Eğer kişi -ya da toplum- herhangi bir yolla, sahip olduğu beceriye karşı gelen gelir düzeyinden daha yüksek bir gelir elde ediyorsa bunun anlamı, diğer bazı kişilerin de hak ettiklerinden daha az kazanıyor olmalarıdır. Yani bir çeşit haksız kazanç vardır.

    2.3.   “İhtiyaç”larla “Beceri”yi Birleştirme Yeteneği = Girişimcilik

    Bir işin üçüncü, ama en önemli parçasıdır. Girişimciliğin en önemli unsuru ise, etrafına bakmayı bilme yeteneğidir. Buna yetenek denilebileceği gibi, sonradan kazanılabilecek bir beceri de denilebilir. Çevresindeki sorunlara birer iş  imkânı olarak bakabilen, kişi ve kurumların dile getirmedikleri ihtiyaçlarını saptayabilen kişiler gerçek girişimcilerdir.

    Yolları su bastığı zaman, ayakkabısının ıslanmasını istemeyenleri bakışlarından tanıyıp onları sırtta karşıya geçirenler, basit de olsa birer girişimcidirler. Ya da insanların şehirlerin havasından bunaldığını tahmin ederek dağ yürüyüşü turları düzenleyenler de yine girişimcilerdir. Benzer şekilde, şehirlerin kalabalığı dolayısıyla kurye işlerinin aksadığını görüp, motosikletli öğrenciler tarafından paket ulaştırma servisi veren kişiler de girişimcilerdir.

    Sorunları birer imkân haline dönüştürmek, bir kişinin en değerli niteliğidir. Aynı olgu, toplumlar için de geçerlidir. Yüksek işçi ücretleri sorununu bir avantaj gibi kullanarak, Dünyanın en gelişmiş robot endüstrisini kuran ve işçilere de bunların tasarım, üretim, programlama ve bakım işleri gibi daha üst fonksiyonları yapabilecek becerileri kazandırıp, verdikleri yüksek ücretlerin bu defa tam karşılığını almayı becerebilen Japonlar bu duruma en iyi örnektir.

    Girişimciliğin bir diğer özelliği riske katlanabilmektir. Sürekli ve fakat düşük bir gelire katlanmak yerine kendi işinin sahibi olarak bazen düşük (hatta hiç) ama bazen de yüksek gelir riskini üstlenebilmek, bir girişimcinin değişmez özelliğidir.

    Bu açıdan bakıldığında, sürekli gelir sağlayan işler, bir bakıma o işlerde çalışanların en önemli kaynağını (risk alma yeteneğini) sürekli aşındıran birer törpüdür. Özellikle kamu görevleri, bu bakımdan kayda değerdir.

    Bu önemli sakıncayı ortadan kaldırmak için önlem geliştiren ülkelerde, girişimciyi cesaretlendirmek için belli bir süre (1 yıl gibi), sabit bir ücretle desteklemek gibi yöntemler kullanılmaktadır (İngiltere’deki Enterprise Allowance Scheme  gibi).

    Girişimciliğin bir bölümü aileden ve sosyal çevreden gelirse de bir bölümü eğitimle pekiştirilebilir. Özellikle İş Yaratmayı bir iş haline getirmiş ülkelerde bu amaçla uygulanan programlar mevcuttur. (A.B.D.’de kullanılan PACE- Program for Acquiring Competence on Entrepreneurship – Girişimcilikte Yeterlik Kazandırma Programı).

    2.4.    İş Ortamı

    İşi oluşturan bu 3 unsur –ihtiyaç, beceri ve girişimcilik-, iş ortamı adı verilen bir ortam içinde bulunur. Eğer bu ortam uygunsa iş oluşur, değilse oluşmaz. İşin doğması için bu ortamın yerine getirmesi gereken 3 koşulun durumuna gelince:

    2.4.1.  Kurallar Caydırmamalı

    Kamu yönetimi, kamu düzenini sağlayabilmek için bazı kurallar, sınırlamalar koymak zorundadır. Eğer bunlar çok fazla, girift ve uygulamaları keyfiliğe açıksa girişimciler iş kurmaktan vazgeçerler.

    İş kurma sırasında alınması gerekli izinler, ruhsat işlemleri ile iş lerin yürütümü sırasındaki vergi, beyanname vb işlemler girişimciyi caydıran engellerdir.

    Uygun bir iş ortamının en belirgin özelliği, girişimcinin önündeki engellerin azlığıdır. Özellikle kamu görevlilerinin, kendilerini girişimcilerin denetçisi veya amiri gibi değil, onların işlerini kolaylaştırıcı yardımcılar olarak görmesi son derece önemli bir ihtiyaç hatta bir zorunluktur.

    Bu çerçeve içinde işareti gereken ve son derece yaygın olarak yapılan bir yanlış vardır: Kamu adına kural koyanlar genellikle, bazı suistimalleri önlemek, kötü niyetli bazı girişimcilerin kuralların boşluklarından yararlanarak haksız kazanç sağlamalarına engel olmak için, işleri zorlaştırıcı ek kurallar koyarlar. Bunlar delindikçe yeni ek kurallar getirilir. Bunlar, kötü niyetlileri engelleyemez. Çünkü onların işi kuralları kötüye kullanmaktır. Ama diğer yandan dürüst girişimciler bundan büyük zarar görürler, bir kısım girişimciler de tamamen cayarlar. Özet olarak, İş Yaratma konusunda uygun ortam oluşturmak için, girişimcilerin önlerindeki engeller kaldırılmalıdır (Müteşebbisler Klübü (derneği)nün yayımlamış olduğu GİRİŞİMCİLİĞİN ÖZENDİRİLMESİ  adlı çalışma dokümanı, bu alanda yapılması gerekenlerin başlıklarını sıralamaktadır.)

    2.4.2. Kaynaklar Mevcut Olmalı

    Uygun ortamın ikinci koşulu, gerekli kaynakların mevcut olmasıdır. Bir iş in gerektirdiği kaynaklar çok sayıdadır.

    İlk bakışta kaynak denilince para akla gelirse de bu doğru değildir. Hattâ para, kolay temin edilebildiği takdirde, girişimciyi yanıltan, diğer gereklerin yerine getirilmesini ihmal ettirebilen bir unsurdur. Bir girişim parasız başarılı olamaz. Ama yalnız para ile de kati surette başarılı olunamaz. Paradan başka hiçbir kaynağa ihtiyacı olmadığına inanmış bir girişimciyi batmaktan koruyabilecek tek şansı, arzuladığı parayı bulamamasıdır.

    Bununla beraber, finansman kaynakları mevcut, fakat belli şartlar -gerçekçi bir iş planı gibi- yerine gelmemişse erişilemez olmalıdır. İyi bir girişimci, ihtiyaç olan diğer kaynaklar gibi parayı da bulabilen girişimcidir. Bir iş plânı için aranan para bulunamıyor ise ilk kuşkulanılması gereken, paranın yokluğu değil, para arama becerisinin yokluğu ya da bu değilse bizzat iş planının yetersizliği olmalıdır.

    Girişimci için önem taşıyan kaynakların bütününe  ÇOK YÖNLÜ DESTEK (ÇYD) denilebilir. Bunun içinde, işini doğru yönetebilmesi için bilmesi gerekenleri öğrenebileceği eğitim kaynakları, teknolojik desteği alabileceği kaynaklar (patent kütüphaneleri, bilgi erişim imkanları, teknik danışma hizmetleri gibi), tek başına istihdam edemeyebileceği uzman personeli temin edebileceği bir sistem yer almaktadır. Çok sayıda uzman kişi çalıştıran ve bu kişilerin bazı boş zamanlarını, girişimcilere yardım (ücretsiz ya da düşük ücretle) olarak sağlayan büyük kuruluşlar yoluyla sağlanması, gelişmiş ülkelerde alışılmış bir yoldur (secondment).

    Girişim Destekleme Ajanslarının bir fonksiyonu da bu ÇYD ortamını oluşturmaktır. Her yörenin ihtiyaç profili ve girişimci profili birbirinden farklı olduğu için, tüm ÇYD unsurlarının tek kuruluş (ve özellikle bu işle görevlendirilmiş bir kamu kuruluşu) tarafından karşılanmaya çalışılmaması  hayati önem taşımaktadır. Aksi halde bu, hiç bir destek sağlamamaktan daha kötüdür.

    ÇYD ortamının vazgeçilmez -ama çok dikkatli kullanılması gereken- kaynağı paradır. Girişim Sermayesi (venture capital), düşük faizli kredi ve hibe gibi mali imkanlar, kurulacak işlerin yakıtı durumundadır.

    2.4.3. Kaynaklar Erişilebilir Olmalı

    Nihayet uygun iş ortamının üçüncü koşulu, bu ÇYD kaynaklarının pratik erişilebilirliğidir.

    Tüm koşulları kağıt üzerinde sağlanmış olan, fakat pratikte kullanımı uzun formalitelere ya da uygulayıcıların keyfiliğine bağlanmış bir ÇYD sistemi yok demektir. İş Yaratmak için yukarıda sıralanan ve 3+3 şeklinde formüle edilebilecek unsurlar toparlanırsa:

    İhtiyaç – Beceri – Girişim ve
    Az engel – Kaynakların varlığı – Kaynakların erişilebilirliği

    olarak özetlenebilir,

    3.      Bu Yolla Yaratılan İşin Yaşama Şansı

    Bir işin yaratılması ile yaşaması iki ayrı özelliktir. Her yaratılan iş, yaşayabilir demek değildir. Nitekim bütün ülkelerde, yaratılan işlerin bir bölümü batmaktadır. Önemli olan yaratılan “net iş” sayısıdır.

    Yaratılan bir işin batmaması için ise gereken iyi yönetim ve uygun ortam şartları, ÇYD ortamının birer tabii sonucudur. Bunun dışında bir öğe ise nihai olarak bir işin ayakta kalıp kalamıyacağını belirlemektedir: Innovation  yani  buluşçuluk!

    Bir anlamda sürekli olarak yeniye doğru değişme demek olan innovation, bir girişimin ayakta kalıp kalamıyacağını belirleyen önemli bir faktördür. Innovation, genellikle teknolojik alan için geçerli sanılırsa da burada kastedilen her alanda sürekli iyiye doğru değişimdir. Yönetimde, teknolojide, pazarlamada, ilişkilerde velhasıl iş ile ilgili her şeyde!

    Başkalarının daha iyi yaptığı bir işten hiç kimse para kazanamaz, kazanmaması doğrudur da. Bir işi başkalarından daha iyi yapmanın yolu ise sürekli iyiye doğru değişmeden geçmektedir. Yani  innovation‘dan!

    4.      İş yaratma araçları

    Yukarıda açıklanan genel çerçeve içinde şu soru’nun yanıtı arandığında, birbirinden farklı ve birbirlerinin boşluklarını örtebilecek şekilde çeşitlendirilmiş “iş yaratma araçları”nın oluşturulması ve oluşturulanların da bir birbirleriyle uyum içinde kullanılmaları gerekir. Soru şudur: “kimler için iş yaratılmak isteniliyor?”

    Soru derhal, yaratılacak işlerin -dolayısıyla da bunları yaratma araçlarının geniş bir alana yayılması gerektiğini ortaya koymaktadır. Örneğin bir yanda yaşlı, bedensel özürlü ve bir becerisi bulunmayan insanlara, diğer yanda ise yüksek teknoloji konusunda eğitim görmüş, yüksek katma değer üretebilecek gençler için işler -daha doğrusu iş yaratabilme ortamları- yaratılmalıdır.

    Buna göre aşağıdaki başlıklar -Ekim 1987’de Devlet Bakanlığı tarafından yayımlanan İstihdam Politikası’nın revize edilen dizin kısmından alınmıştır- bu çeşitli alanlar için araçların neler olabileceğini göstermektedir:

    4.1.      Mali teşvik araçları

    4.1.1.    Ek istihdam için ücret sübvansiyonu

    4.1.2.    Küçük girişimci vergi yükünün azaltılması

    4.1.3.    Risk sermayesi

    4.1.4.    Bankaların iş kurma kredisi sistemi oluşturması

    4.2.      Organizasyonel araçlar

    4.2.1.    İstihdamı Geliştirme Yüksek Koordinasyon Kurulu teşkili

    4.2.2.    İş Vakfı kurulması

    4.2.3.    Çalışma Genel Müdürlüğünün reorganizasyonu

    4.2.4.    Küçük Girişimler İdaresi kurulması

    4.2.5.    Girişimciler Klübü kurulması

    4.2.6.    Üniversitelerde girişimcilik klüplerinin kurulmasının özendirilmesi

    4.3.      Uluslararası işbirliği araçları

    4.3.1.    OECD ile işbirliği

    4.3.2.    BM ile işbirliği

    4.3.3.    Avrupa Konseyi ile işbirliği

    4.4.      İstihdam bilinci geliştirme araçları

    4.4.1.    Kamuoyunun doğru kavramlar çevresinde yönlendirilmesi

    4.5.      Mevzuat araçları

    4.5.1.    İstihdam ortamının geliştirilmesi için mevzuat

    4.5.2.    Küçük girişimlerin tabi olduğu mevzuatın basitleştirilmesi

    4.5.2.1.   Ruhsat mevzuatı basitleştirme

    4.5.2.2.   İşletme mevzuatının basitleştirilmesi

    4.5.3.    İstihdamı güçleştiren mevzuatın değiştirilmesi

    4.6.      Nitelik geliştirme araçları

    4.6.1.    Mevcut işsizlerin niteliklerinin yükseltilmesi yoluyla istihdam imkanlarının artırılması

    4.6.1.1.   Beceri Kazandırma Programları (BKP)

    4.6.1.1.1.  Devlet eliyle yürütülecek olan BKP

    4.6.1.1.2.  Özel girişimciler eliyle yürütülecek olan BKP

    4.6.1.1.3.  Özel sektörün düzenleyeceği BKP

    4.6.1.2.   BKP için görsel-işitsel eğitim araçları geliştirilmesi

    4.6.1.3.   Bedensel engelliler için meslek merkezleri kurulması

    4.6.1.4.   Çekirdek beceriler (core skills) programı

    4.6.2.    Çalışanların niteliklerinin yükseltilmesi için BKP

    4.5.4.    Bilgisayar Destekli Eğitim (BDE) yoluyla eğitimin yaygınlaştırılması ve kalitesinin geliştirilmesi

    4.7.      İstihdam rehberliği araçları

    4.7.1.    Meslek seçimi için rehberlik sistemi kurulması

    4.7.2.    İş aramada rehberlik sistemi kurulması

    4.5.5.    İş ve işçinin buluşturulması sisteminin geliştirilmesi

    4.8.      İş kurma araçları

    4.8.1.    Girişimcilik eğitimi

    4.8.2.    Girişim Destekleme Ajansları (şirketleri)

    4.8.3.    Tekno-parklar kurulması

    4.8.4.    Kamu kurum ve kuruluşlarının Kendi İşini Kurmak (KİK) isteyenleri desteklemeleri

    4.8.4.1.   KİT’lerin destek sağlamaları

    4.8.4.2.   Belediyelerin KİK isteyene destek sağlamaları

    4.8.4.3.   Valiliklerin (İl Özel İdareleri) KİK isteyene destek sağlamaları

    4.5.6.    Franchising (imtiyaz) sistemi

    4.9.      İstihdam anlaşmaları

    4.5.7.    Özel sektörle yapılacak iş yaratma esaslı anlaşmalar

    4.10.   Emek-yoğun istihdam anlaşmaları

    4.10.1. El halıcılığının geliştirilmesi

    4.10.1.1.Türk El Halıcılığı (TEH) Geliştirme Projesi

    4.10.1.2.Türk Halıcılık vakfı

    4.10.1.3.Devlet Bakanlığı- Kültür ve Turizm Bakanlığı TEH Projesi

    4.10.2. Kürk hayvancılığının geliştirilmesi

    4.10.2.1.Kürk hayvancılığının özendirilmesi

    4.10.2.2.Kürk dikiminin özendirilmesi

    4.10.3. Kıymetli taş işçiliğinin geliştirilmesi

    4.10.4. Mermerciliğin geliştirilmesi

    4.10.5. El sanatlarının geliştirilmesi

    4.10.6. Özel bayındırlık projeleri

    4.10.7. Yol yapımında parke taş kullanımının özendirilmesi

    4.10.8. Yazılım ihracının özendirilmesi

    4.5.8.    Emek yoğun uğraş köylerinin kurulması

    4.11.   İşgücü piyasası bilgi sistemi araçları

    4.5.9.    İşgücü piyasası bilgi sistemi kurulması

    4.12.   Tasarruf araçları

    4.12.1. Ucuz konut yapımının özendirilmesi

    4.12.2. Çok amaçlı mobilyanın özendirilmesi

    4.12.3. Beslenme bilinçlendirilmesi

    4.12.4. Isı tasarrufu projeleri

    4.12.4.1.Yüksek verimli soba projesi

    4.12.4.2.Konutların ısı yalıtımlarının özendirilmesi

    4.12.4.3.Sanayide enerji tasarrufu

    4.12.4.3.1. Atık ısı geriye kazanma

    4.12.4.3.2. Atık enerjinin tarifeye bağlanması

    4.12.5. Tasarruf bilincinin geliştirilmesi

    4.12.6. Parasal tasarrufların özendirilmesi

    4.12.6.3.Pozitif faiz uygulanması

    4.12.6.4.Sermaye piyasasında “rating” (derecelendirme) merkezinin oluşturulması

    4.13.   İstihdamı koruma araçları

    4.13.1. İşsiz kalmak durumnda olan kişilere kendi işlerini kurabilecekleri bir ortamın yaratılması programı

    4.13.2. Yönetim teknikleri eğitimi

    4.13.3. Audit (denetim) şirketleri kurulması

    4.13.4. İşgören-teşebbüs ortaklığı projesi

    4.13.5.Kriz yönetimi şirketlerinin kurulması

    4.14.   Bilgi toplumu oluşturma araçları

    4.14.1. “Bilgi” hakkında genel bilinç yaratılması

    4.14.2. Bilgisayar piyasasının liberalizasyonu

    4.14.3. Enformasyon Teknolojisi Merkezi (TETM)

    4.14.4.Uluslararası bilgi ağlarına bağlanmak

    4.15.   İstihdam konularına bilgi desteği sağlama araçları

    4.15.1. Yabancı ülke yayınlarının izlenmesi

    4.15.2. Üniversitelerin istihdam konularına yönlendirilmesi

    4.15.3.İstihdam bilgileri dokümantasyon sisteminin oluşturulması

    4.16.   Enformasyon desteği sağlama araçları

    4.16.1. Türkiye hizmet envanteri sistemi kurulması

    4.16.2. Patent arşivleri sistemi kurulması

    4.16.3. Üniversite mezunları için iş arama rehberi oluşturulması

    4.16.4.Destek literatürünün getirilmesi

    4.17.   Hızlı nüfus artışı ile ilgili araçlar

    4.17.1.Hızlı nüfus artışı nedenlerinin analizi ile bu nedenlere yönelik bir çözüm paketinin geliştirilmesi

    4.18.   Rekabeti önleyen unsurların giderilmesi için araçlar

    4.18.1. İthalatta korumacılık yönetimi

    4.18.2.Belli iş kollarında iş yapmayı yasaklayan hususların giderilmesi

    4.19.   Enflasyon ile mücadele araçları

    4.19.1. Genel araçlar (bkz. BNGV Politika Dokümanları dizisi: Enflasyonla Mücadele)

    4.19.2. Spiral etki (Çığ Etkisi) araştırması (bkz. http://tinaztitiz.com/3847/3847/ )

    4.20.   Bilim ve Teknolojiyi geliştirme araçları

    4.20.1.Bilim ve Teknoloji Politikası dokümanının onaylanması

    4.21.   Üretimin teşviki araçları

    4.21.1. Kapasite kullanımının artırılması

    4.21.1.3.kapasite kullanımını sınırlayan nedenlerin analizi

    4.21.1.4.Pazarlamanın geliştirilmesi

    4.21.1.5.vardiyalı çalışmanın özendirilmesi

    4.21.2. verimlilik ve üretkenliğin artırılması

    4.21.2.3.İş tanımları ve iş gereklerinin hazırlanması

    4.21.2.4.Planlı bakım-onarım faaliyetlerinin özendirilmesi

    4.21.2.5.İş standartları bilgi bankasının kurulması

    4.21.2.6.Teşvikli ücret sistemlerinin özendirilmesi

    4.21.2.7.verimlilik, eğitim ve danışmanlık şirketlerinin özendirilmesi

    4.21.2.8.Hizmet içi eğitim sistemlerinin kurulması ve işleyişinin özendirilmesi

    4.22.   Bölgesel potansiyellerin harekete geçirilmesi araçları

    4.22.1.Yerel potansiyel değerlendirme sisteminin kurulması

    4.23.   Küçük girişimlerin özendirilmesi araçları

    4.23.1. Yurtdışı müteahhitlik firmalarının yurt içinden alım yapmalarının özendirilmesi

    4.23.2. Sanayi sitelerinde  Yönetimi sağlanmış İşyerleri (managed workshops) kurulması

    4.23.3. Küçük girişim vergi yükünün azaltılması (bkz. 4.1.2)

    4.23.4. Küçük girişimin tabi olduğu mevzuatın basitleştirilmesi (4.5.2)

    4.23.5. İş kurma araçları (4.8)

    4.23.6. İşsiz kalmak durumunda olanlara kendi işlerini kurabilecekleri ortamın yaratılması (4.13.1)

    4.23.7. Patent arşivleri kurulması (4.16.2)

    4.23.8.İş yapmayı sınırlayan hususların giderilmesi (4.18.2)

    4.24.   Ekonomik büyüme araçları

    4.24.1.Genel ekonomik büyüme araçları

    4.25.   Yatırımların hızlandırılması araçları

    4.25.1. Yatırımların ek finansman yolu ile hızlandırılması

    4.25.2.Proje zamanlama ve izleme sistemi kurulması

    4.26.   İşgücü piyasasının esnekleştirilmesi araçları

    4.26.1. Kişilerin iş değiştirmelerinin kolaylaştırılması

    4.26.2.Çalışmakta olanlara kendi işini kurma yardımı yapılması

    5.      Sonuç

    Bir iş in yaratılması için gereken koşullar buraya kadar özetlenmiştir. Görüleceği üzere bu süreç basit değildir. Bu süreci karmaşık ve meşakkatli bularak reddedenler bulunabilir.  Bunların bir bölümü başka yollarla gelir sağlayabilirler de!

    Ancak bir toplum için, bugünün acımasız rekabet dünya’sında varlığını sürdürebilmenin bundan başka yolu mevcut değildir.

    Azgın deniz dalgalarıyla başa çıkmanın en kolay yolu onlara direnmek değil, onunla birlikte hareket etmeye çalışmaktır. Bugün, ister kişiler ister toplumlar düzeyinde olsun bu gerçeğin farkında olanlar ayakta kalacaklar, farkına varamayanlar ise varlıklarını sürdüremiyeceklerdir. Tarih bunu doğrulamaktadır. (Rev. 2.1, Nisan 2003)