• Güneş tutulunca deprem olur mu olmaz mı?

    Bir radyo programında, zihinsel netliğine pek güvendiğim bir bilim adamı ile yapılan mülakat sırasında son günlerin polemik konularından birisi ele alındı. 17 Ağustos Marmara depreminden ve son Pakistan depreminden önceki güneş tutulmalarının da işaret edebileceği gibi acaba bu doğa olayının depremlerle ilişkisi olabilir miydi?

    Bilim adamı kesin bir dille bunun olamayacağını, çünkü depremlerin günde birkaç yüz denebilecek kadar sık olduğunu, doğal olarak bunlardan bazılarının güneş tutulması öncesine bazılarının da sonrasına rastlayacağını belirtti. Ve son olarak da en sağlam kanıt olarak, güneş tutulması olmadan meydana gelen depremlerin bu durumda açıklamasız kalacağını söyleyerek bu iki doğa olayı arasında ilişki olamayacağını söyledi.

    Geçmişte benzer sorular sorulan başka bilim insanları da başka argümanlarla bu ilişkisizliği kesin olarak dile getirmişlerdi.

    Ben bu belirtimlerin maksadını aşan ifadeler olduğuna, bilim adamlarının aslında bunu demek istemediklerini, sadece “bilim böyle bir ilişkiyi henüz doğrulamamıştır; ama bu, ilişki olmadığı anlamına gelmez” demek istediklerini varsayıyorum.

    Çünkü:

    • Bilim, içinde bulunulan bir zaman kesitinde tüm bilinmeyenleri açıklama iddiasında değildir. Sadece bilinmeyenleri bilinir kılma arayışındadır. Zaman kesiti ilerledikçe bilimin açıklayabildikleri artar, bazıları ise değişir. Yüzyıl, on yıl hatta geçen yıl bilinmeyen ya da doğru olduğu sanılanların şimdi, “şimdiki doğrularının” bilindiğini biliyoruz.
    • Ama bilimin kesin iddiası, herkese ilan ettiği metotları kullanılarak neleri açıklayabildiği, neleri açıklayamadığı, nelerin imkanlı nelerin imkansız olduğudur. Hatta bu metotları dahi sorgulamaya açıktır.

    Güneş tutulması depreme yol açar mı? Bilim insanlarının dışındaki sokaktaki insanlar böyle bir soruya şöyle bir yanıt verseler bilim buna acaba ne der?

    • Gök cisimleri arasındaki mevcut çekim kuvvetleri her an için kendi aralarında bir denge oluşturuyor ise,
    • Gök cisimleri her an hareket halinde olduğuna ve söz konusu denge durumu da buna paralel olarak her an küçük de olsa değişiyor ise,
    • Değişen bu çekim alanlarının dünya üzerine yaptığı etkilerde de bazı değişimler olabilecektir.
    • Bu -belki çok küçük- değişimler çok büyük yüzeylere etkidiğine göre meydana gelebilecek kuvvetler büyük olabilir.
    • Bu kuvvetler her zaman değil ama, yer kabuğunun kırılma noktasına-bardağı taşırabilecek damla- gelmiş süreksizlik noktalarında bir harekete neden olabilir.
    • Bunun ölçülmesi, güneş ya da ay tutulmaları -hatta başka gezegenlerin tutulmaları- ile ilişkisinin gösterilmesi güç olabilir. Ama bunun güç olması ilişkinin olmadığını göstermez.
    • O halde güneş, ay ya da bilmem hangi gezeğinin tutulması yeryüzü, ay ya da filanca gezegende bir depreme pekala yol açabilir. Açar değil ama açabilir.

    Bilim insanlarının her sözü, onları kendilerine rol modeli almış kişiler için çok önemli olabilir. Belki bugün için böyle değildir, ama umudumuz böyle olmasıdır. Böyle olması için de onların her sözcüklerini çok tartarak söylemeleri, olası yanlış anlamalara yol açmamaları iyi olur.

    Bu yazı da dahil her nerede kesin bir yargı varsa o yargının doğruluğundan kuşkulanılmalıdır (http://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=180, http://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=181).

    Pazar, Ekim 23, 2005

  • Yeni”dil”lere ihtiyacımız var, hemen!

    “Resim” gereksinimi nereden çıkmıştır? Bu soruya pekala “yazı bilinmediği için” şeklinde yanıt verilebilir. Ama herhalde kök-neden, “ifade etmek” olsa gerektir. Kendini, bir olayı ya da herhangi bir şeyi ifade etmek isteyen her canlı bir takım sembollerle bu önemli ihtiyacı gideriyor.

    Resim tüm zenginliğine karşın standart sembolleri olmadığı, her resim her bir kişiye farklı mesajlar iletebildiği için yazı icat olmuştur.

    İ.Ö. 3500 yıllarında Sümer uygarlığında icat edildiği bilinen yazı, ifade etme işlevini büyük ölçüde yerine getirmesine karşın önemli birkaç eksiklik taşıyor. Bunlardan birisi üzerine yazıldığı iki boyutlu ortamları (taş, papirüs, kağıt ya da bilgisayar ekranı) tek boyutlu (satırlar) olarak kullanmasıdır. Sinekten yağ çıkarmaya meraklı insan ne hikmetse iki boyutlu ortamları hep tek boyutlu olarak kullanagelmiştir. (Alternatif bir kullanım için Bkz. http://tinyurl.com/9qezv69).

    Yazı’nın ikinci ve daha büyük eksikliği çözümlemeye (tahlil, analiz) pek uygun olmayışıdır. Daha da kötüsü, çözümlenmek istenilen durum karmaşıklaştıkça yazı daha da işe yaramaz hale gelmektedir. Belirsizlikler, bilinmezlikler, çok taraflı etkileşimler içeren ve bu nedenle de ancak olasılıklarla ifade edilebilen durumlarda yazı tamamen yetersiz hale gelmektedir.

    İnsanlık bu gibi durumlar için bir çıkış yolu bulmuş, “durum kategorilerine göre özel dil” yaklaşımını icat etmiştir. Kanımca bu, medeniyetin başlangıcı sayılan yazının icadından daha da önemli bir buluştur.

    Birkaç örnek “özel dil”..

    • Bir örgütteki birimler ve kişiler arasındaki ilişkileri ifade için kullanılan örgüt şemaları en basit dillerden birisidir.
    • Maddeler arasındaki tepkimeleri ifade etmek için kullanılan kimya formüllerindeki sembol ve kurallar,
    • Sabit ve değişkenler arasındaki ilişkileri ifade için kullanılan matematik, sembol ve kuralları. En karmaşık ilişkileri bile ifade edebilen bu özel dilin en önemli sorunu, karmaşık sorun ifadelerinin ancak uzmanlarca yazılıp okunabilmesidir.
    • Bu sakıncanın giderilebilmesi için daha sıradan uzmanların kullanabileceği arakesit dilleri geliştirilmiştir. Karmaşık durumları matematik modellere çevirebilen arakesit dilleri (örn. Q-GERT, SimKit, SIMUL8 gibi benzetim dilleri) yaygınlıkla kullanılmaktadır.
    • Birbirleriyle öncelik-sonralık ilişkisi içinde bulunan işlerin sıralanması hemen tüm sanayi dallarının gereksinimidir.
    • İnşaat veya tesisat yapan yükleniciler, tesis işleten yöneticiler, araştırma kuruluşları ve daha yüzlerce kişi ve kuruluş karmaşık ilişkili işleri sıralamak, bu sıralamaya göre uygulamak ve bir yandan da izlemek isterler. Bunun için icat edilen çubuk diyagram, CPM, PERT, GERT gibi teknikler tam anlamıyla birer dildirler. Aynen yazılarda kullanılan harf ve noktalama işareti sembollerinde olduğu gibi bu dillerin de standart sembolleri ve bu sembollerin kullanım kuralları vardır.
    • Karmaşık durumlar hakkında kaba -ama bir bakışta- kavrama sağlayabilecek dillere örnek ise Rich Pictures veya Mind Mapping dilleridir.
    • Bir olayın nelere yol açabileceğini göstermek için kullanılan Spray Diagrams.
    • Bir olaya nelerin yol açtığını göstermek için kullanılan Ishikawa Diagrams (Kılçık Diyagramları),
    • Çeşitli olaylar arasındaki durağan ilişkileri açıklamak için kullanılan neden-sonuç diyagramları,

    Bunlar, çeşitli karmaşıklıktaki “durum”ları değişik düzeylerde “kavramak” amacıyla geliştirilmiş çok sayıdaki özel dile sadece birkaç örnektir. Tabii ki bu “kavrama” ihtiyacı tek başına bir gereksinim olmayıp hemen ardından “durumu değiştirmek” esas amacı gelmektedir.

    Bundan bize ne?

    Doğu ve Güneydoğu’da uzun yıllardır “bir şeyler” oluyor. Bu bir “durum”dur ve karmaşık bir durumdur. Bilinen parçaları, bilinmeyen parçaları, belirsiz parçaları, zaman içinde sabit ve zaman boyunca değişen, ekonomik, psikolojik vd parçaları vardır. Ayrıca parçalar arasında da etkileşim bulunmaktadır. Kısacası durumu zor ifade edebilecek her ne varsa mevcuttur.

    İşte sorun da burada başlıyor.

    Her “karmaşık durum”un bir ortak yanı, gerek çözümleme gerekse çözüm aşamalarında mutlaka ortak akla ihtiyaç oluşudur. Bunun için ön-koşul ise o durumun herkesçe aynı şekilde anlaşılabilmesini sağlayabilecek şekilde ifade edilmiş olmasıdır.

    Bu gereklilik bizi ister istemez bir “duruma özgü dil” ihtiyacına götürmektedir. Yukarıda birkaç örneği verilmiş duruma özel diller içinde Doğu ve Güneydoğu olaylarını doğru ifade etmeye yarayanlar -en azından modüller- vardır.

    Halbuki, içinde bulunduğumuz durumda kullanılmakta bulunan başlıca iki grup dil bu “doğru ifade etme” ihtiyacına maalesef cevap vermemektedir. Bu gruplardan biri sokaktaki insanın dilidir. Sağdan soldan duyduklarını birleştirerek hemen sempati ve nefret bileşikleri yaratan insanların sempati ve nefretleri Allahtan ki dağınıktır. Aksi halde küçük bir çaba ile -örneğin bir TV kameramanının, bir tekmenin sadece ikinci yarısını göstermesiyle- bir ülkeye savaş açabilecek durumlara gelinebilir (bakınız şekil 1-a, İsviçre maçı).

    Bu “sokaktaki insan”ların bir bölümü sokakta, bir bölümü ise daha yüksek rakımlı yerlerdedir.

    Durumu ifadede kullanılmakta bulunulan ikinci grup kişi ve kullandıkları diller işe yarardır ama standart sembol ve kurallar çevresinde oluşmadığı için kişi sayısı kadar ayrı ifade biçimi ortaya çıkmakta, aranılan ortak akıl bir türlü oluşmamaktadır.

    Kısacası son gelinen durumda neler olup bittiğinin çözümlenmesi gündelik konuşma ve yazışma dilleri ile ifade edilememekte, dolayısıyla da çözüm geliştirmek söz konusu olamamaktadır.

    İhtiyaç olan ve olmayan!

    İhtiyaç bellidir: Bu karmaşık durumu, anlaşılabilir şekilde kağıt üzerinde ifade edebilecek ve sonra da buradan çıkarabilecek çözümlerin uygulanmasına temel yaratacak olan sembolleri ve kuralları belli bir “duruma özel dil”.

    İhtiyaç olmayan, olmadığı gibi kesinlikle bulunmaması gereken ise, bu durumu ifade etmeye yeterli olmayan dil(ler)i kullanarak çözümleme yapmaya kalkmak ve daha da kötüsü bunlara dayalı çözümler geliştirip uygulamak ya da en azından önermektir.

    Son İsviçre maçları, durumları anlamaya ve ifade etmeye yeterli olmayan diller kullanıldığında neler olabileceğini göstermesi açısından ulusumuzun başına gelebilecek en hayırlı olay sayılmak gerekir.

    Bu iş kimin işidir?

    Kuşkusuz ki bu özel dil geliştirme işi topluma ihale edilerek içinden çıkılabilecek bir iş olamaz. Demokrasi, doğru ifade edilmiş durumlar hakkında seçenekler yaratma ve seçme rejimidir, ama bu ifade dilini geliştirecek olan onun ihtisas kurumlarıdır.

    Günümüz Türkiyesinde böylesine karmaşık bir dilin sembollerini ve kurallarını geliştirebilecek hiç olmazsa birkaç kurum -ya da onların birkaç birimi- olması gerekir. Birkaç üniversitemiz, birkaç sivil toplum kuruluşumuz, askeri ve sivil bürokrasi uzmanları içinden seçilecek bir çalışma grubu Türkiyenin bu varlık sürdürme projesinde görevlendirilebilir.

    Manhattan projesi -sonuçları hayırlı olmasa da- böyle seçme bir ekip tarafından yürütülmüş ve ikinci sınıf bir ülkeyi birdenbire dünya lideri yapıvermiştir. ASAM -mesela- böyle bir örgütlemeyi yapamaz mı?

    Bir şey bir kere olmuşsa ikinci defa olmaması için bir neden var mıdır?

    Kasım 19, 2005

  • Büyük yanılgı!

    Muhteşem çaba..

    Bilim, bitki ve hayvanlar dünyasını anlayabilmek için sınıflandırarak işe başlamıştır. Bu yaklaşım boyunca, temel özellikleri birbirine benzer olanları “aile (familya)“, aynı türler içinde benzer olanları “cins“, onların içindeki benzerleri “tür” ve sonra da “alt-tür“ler olarak sınıflandırmıştır. Bu sınıflama hem inceleme kolaylığı, hem de farklı sınıfların “özgün ihtiyaçları”nı bilmemizi sağlamıştır.

    Örneğin kedi ve kaplan aynı familyaya ait-türler olduğu için birinin incelenmesinden sağlanan bilgiler diğeri için de yol gösterici olmuş, ama diğer yandan da kaplanın beslenme ihtiyaçlarının kedininkinden farklı olması nedeniyle birisi ormana salınırken diğeri evlerde beslenme yoluna gidilmiştir. (Bu yapılmasaydı neler olabileceğini bir zamanlar evinde kaplan besleyen bir mafya büyüğümüz uygulamalı olarak göstermiştir).

    Bu sınıflandırma sayesinde her bir hayvan türü -hatta alt-türü- için ayrı besleme, barınma, tedavi, eğitim, korunma, koruma vb pratikler ortaya çıkmış ve insanın da dahil olduğu tüm canlılar dünyasının birlikte yaşayabilmesi için kurallar bu pratiklerin üzerinde temellenmiştir.

    Tüm hayvanlar için yapılan bu sınıflama bitkiler için de mevcut olup, sınıflamanın ne denli iğne ile kuyu kazmak olduğu taksonomiye şöyle bir göz atan herhangi bir kimse tarafından hemen anlaşılabilir. Bilimin, evrenin anlaşılması ve türlerin uyum içinde birlikte yaşayabilmeleri yolundaki bu büyük çabası tek kelimeyle muhteşemdir.

    Fakat o da ne!

    Böcekler, küçük ve büyük tüm hayvanlar ve bitkiler için uygulanan bu yöntem ilginçtir ki insanlar için doğru dürüst uygulanmamış, uygulamaya kalkan birkaç sapık da kendi ideolojilerine destek amacıyla, üstelik de yanıltıcı şekilde uygulamışlar ve faturasını da milyonlarca insanın canı ile ödetmişlerdir.

    Daha sonraları çeştili etnik (zenciler gibi) ve/ya sosyal grupları (Hindistandaki kastlar gibi) diğerlerinden ayırmak biçiminde süregelen “uyduruk sınıflandırma” yaklaşımını da bu sapık uygulama kategorisinde düşünmek gerekir.

    İnsan dışındaki canlılar dünyasının ihtiyaç ve imkânlarının anlaşılmasını sağlayabilmiş sınıflandırma yönteminin insanlara uygulanmayıp, tüm insanların tek tür (homo-sapiens) olarak kabul edilmesinin altında temelsiz bir varsayım yatmakta, insanların işine geldiği için ret de edilmemektedir. Bu basit varsayım şudur: insanlar bütün varlıklardan üstündür!

    Bu varsayım nereden çıktı?

    Sadece insanlarca -çoğunluğunca- kabullenilen bu varsayım gerçekten gülünçtür. Kendi dışındaki canlı dünyası hakkında hemen hiç bir şey bilmediği zamanlardan pek az şey bildiği günümüze gelene kadar bu iddiayı desteklemek için bulabildiği tek dayanak, kendisinde olup diğer sınıflarda olmadığını sandığı “zeka” özelliğidir.

    Şimdilerde durumun pek öyle olmadığı, çeşitli zeka türlerinin olabileceği, bunların bir bölümünün ise insanların idrak alanının dışında kalabileceği (yani zekasının onları kavramaya yetmeyeceği) anlaşılıyor. Yapay zeka ve insan zekası üzerindeki çalışmalar her bir yaşam deseni için ayrı bir zeka türünün olabileceğini ve o desen için “en zeki” sayılabileceğini gösteriyor. Her başarım ölçütü için farklı zekalar olabilir ve bu farklılıklar bir hiyerarşi içinde dizildiğinde en temeldeki ölçüt “varlığını sürdürebilme” olur.

    Şunun şurasında birkaç milyon yıldır varlığını sürdürebilen, bunu da tüm dışındaki dünyayı talan edip yok ederek sürdüren bir “tümör türü”nün en büyük yetersizliğinin o çok öğündüğü zekası olduğunu yavaş yavaş anlıyoruz. Bu, insan türünün milyon yıllık trajedisidir.

    İnsanın tüm varlıklardan üstün olduğu, dolayısıyla da onlara reva görebileceği her tür muameleyi uygulayabileceği yalanı, sonunda bu familyanın -belki de gezegenin- sonunu getirecek görünüyor.

    İnsan tek “tür” olamaz!

    İnsan, kendi dışındaki canlılar için mükemmelen uyguladığı sınıflamayı ilk çağlardan zamanımıza kadar işine geldiği gibi çarpıtmış, bazen ana amaç olarak köleliği almış ve insanları köleler ve sahipleri olarak, bazen siyahlar ve beyazlar, bazen Almanlar ve dışındakiler, bazen inananlar ve ötekiler gibi yüzlerce anahtar kullanmıştır.

    Bilim ise taksonomisinde bu “işine gelme” anahtarı yerine nesnel farklılıkları almıştır. Kaplan ve kedi aynı familyanın aynı cinsine ait olmakla birlikte iki ayrı tür olarak sınıflanmıştır. Beslenme alışkanlıkları ve yaşam çevreleri bu türlerin nesnel farklılaşma anahtarları olmuştur.

    Böyle bakıldığında, benzer beslenme, giyinme, barınma gibi ihtiyaçlara sahip “insanlar”ı ayıran nesnel bazı farkların olduğu görülüyor. Bu farklılıklar belirli bir etnik, dini ya da coğrafi alanın ürünleri olarak değil, daha karmaşık fiziki ve sosyal farklılıklar olarak ortaya çıkıyor.

    Hangi kökene ve kültüre ait olursa olsun insanlar arasındaki çapraz ilişkiler, sonunda o köken ve kültürlere tam uymayan örnekler ortaya çıkarıyor. Kültürü nedeniyle çapraz ilişkilere daha sınırlı olarak açık bulunan kültürlerde ise bu “yabancı” örnekler daha az ortaya çıkıyor.

    İnsan dışındaki aile, cins ve türler açısından bu çaprazlama çeşitliliği -bu ölçüde- var mıdır?

    Bu nedenlerle insana, içinde çeşitli alt-türleri bulunduran bir “tür” olarak bakmak daha doğru değil midir?

    Bazı sınıflamalar yanlış ya da yararsızdır!

    Sahipler – köleler, aşağı ırk – arî ırk gibi sınıflamalar yanlıştır.

    Bir de doğru ama yararsız sınıflamalar vardır: eğitimli-cahil, köylü-kentli gibi sınıflamalar kimi sosyal olguları açıklamak için kullanılıyor. Örneğin kent dokusunu bozan gecekondu olgusu ya da trafik düzenine uyulmayış “köylülük” ya da “eğitimsizlik” olarak adlandırılıyor. Yani kentlileştikçe ve eğitim arttıkça bunlar azalacak denilmeye getiriliyor.

    Halbuki nesnel anahtar kentlilik ya da eğitim değil, “her şeyin ilişkili bir bütün olduğunu idrak edip etmemek“tir. Bunu idrak edebilenler içinde köylüler ve hiç eğitimsizler olduğu gibi idrak edemeyenler arasında en yüksek eğitsel derecelere sahip kentli burjuvalar da vardır.

    Ulusal ölçekte yayın yapan TV kanallarının birisinde, kurban için getirildiği pazardan can havliyle kaçan bir danayı döverek kaçmamaya razı etmeye çalışan “insan”lar köylü ve eğitimsiz, bu sahneleri ana haberlerde -dana güreşi alt yazısı ve bir oyun havası eşliğinde- gösterirken neşeyle açıklamalar yapan spiker bütünlüğü idrak edememiş bir eğitimli kentlidir.

    Medyanın çeşitli organlarında bu tür vahşetleri ya eğlence ya da AB’ye girerken yapılmaması gereken densizlikler olarak sunan kişiler de eğitimli kentlilerdir.

    Ama diğer yandan, ormanda bulduğu öksüz ayı yavrularını süt ve balla besleyerek adeta annelik yapan Trabzonun Sürmene ilçesine bağlı Kutlular köyünde yaşayan Mehmet yılmaz ise “bütünlüğün farkında” bir eğitimsiz köylüdür. Topraklarını satmayı reddeden kızılderili şef de yine bütünlüğün farkında olan bir eğitimsiz köylüydü.

    Kuş gribine karşı “kurban etinin cızbız değil kavurma yapılarak yenilmesi” dışında -ayağı ve postuyla enfeksiyon taşıma gibi- bir riskin bulunmadığını TV kanalına beyan eden bir eğitimli-kentli akademisyen ise bütünlüğün farkında değildir.

    Bu birkaç örnekten dahi görülebileceği gibi köylü-kentli, eğitimli-eğitimsiz anahtarları bu bağlamda yararsızdır. Bu tür kolaycı açıklamalar köylülere ve eğitimsizlere karşı haksız birer saldırı, ama daha da vahimi sorunları -bırakınız çözmeyi- anlayamamak demektir.

    Halbuki bunlar ayrı bir alt-tür’dür!

    Bu “bütünlüğün idraki” özelliğinin nasıl oluştuğu ya da eğer insan alt-türlerinin tamamında var iken neler olup da yok olduğu bilimin açıklayabileceği bir konudur. Ama şimdilik önemli olan, “bütünlüğün farkında olup olmama” özelliğinin tam bir ayırıcı özellik olduğu, sahip olanları ayrı bir alt-tür, sahip olmayanları ise ayrı bir alt-türün üyeleri haline getirdiğidir. Aynen Neanderthal’ler ve Cromagnon’ların aynı hominind familyasına ait olmakla birlikte ayrı türler olmaları gibi (http://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=649).

    Bu alt-türleri “insan” saymak onların haklarının ihlalidir!

    Karanfilleri, kaplanları ya da yunusları insan saymak onlar için tam bir işkence olurdu. İnsanlar için oluşturulan ortamlar onlar için “uygun” değildir. Ne yani daha ne istiyorsun seni insandan saydık diyerek bir kaplanın apartman dairesinde oturmak zorunda bırakıldığını, çişini pisuara yapmak zorunda kalışını, ev halkıyla şöyle doya doya bir oynaşmasına izin verilmeyişini bir düşünsenize.

    Danaları döverek kesilmeye razı ederek ibadet etmeye çalışanların da haklarını ihlal ediyoruz!

    Bu insanları sürekli aşağılayarak hem onların, hem de köylülerin ve eğitim imkanı bulamamış olanların haklarını ihlal ediyoruz.

    Sırf dış görünüşleri birbirine benzediği için bir arada yaşamalarına izin verilen alt-türler birbirleri için son derece tehlikeli olabilirler. Örneğin piranha ve sarı kanat denilen balıklar bir arada ancak birkaç saniye yaşayabilirler. Bir Pitbull ve fino için de ancak birkaç dakikalık bir birliktelik olabilir. Bir iguana ile timsah da oldukça benzerdir ama bir arada yaşayamazlar. Bunların hiç biri kötü diğerleri ise iyi değildir, sadece farklıdırlar.

    Benzer şekilde “bütünün farkında” olan ve olmayan insan alt-türleri de birbirleri için son derece tehlikelidir. Aynen diğer örnekte olduğu gibi “farkında olmamak” o insan alt-türünün bir kusuru değildir, sadece özelliğidir. Farkında olmak da diğerinin bir marifeti olmayıp sadece özelliğidir. Ama kesin olan, farkında olmayanın farkında olan için tehlike oluşturduğudur.

    Bu tehlike araç kullanırken, ibadet ederken, inşaat yaparken, belediye ya da devleti yönetirken, severken, nefret ederken, ticaret yaparken, futbol oynarken, öğretmenlik ya da öğrencilik yaparken, kariyer sahibi olurken kısacası yaşamın binlerce kesitinin herhangi birisinde doğabilir. Bu potansiyel bir risk değildir, mutlaka gerçekleşecek bir risktir. Deprem gibi de değildir. Zamanı da yerleri de bellidir.

    Demokrasi tüm insan alt-türlerine değil, sadece medeni insan alt-türüne uygundur!

    İşte sorun burada başlıyor. Solon -Atina’da demokrasi konusundaki sorunlar üzerine- ünlü ölçütünü ortaya koyuyor: demokrasi eşitler arasında mümkün olabilen bir rejimdir!

    İnsanların kendi kendilerini yönetmesi esasına dayalı demokrasi kavramının temelindeki ana öğe “sorumluluk bilinci“dir. Bu bilinç yok olduğunda demokrasinin başlıca elementi olan “katılım” da ortadan kalkacaktır. Böylece gerek kararlarda gerek kararların uygulanmasında ve gerekse uygulamanın denetiminde katılım kalmayacak, gücü eline geçiren haklı da olacaktır.

    Farkında olmayan” insan alt-türü ise tanım itibariyle sorumsuzdur. Çünkü sorumluluk farkında olmanınbir diğer ifadesidir. O halde farkında olmayanların demokrasi ile yönetimi maddeten imkansızdır.

    Durumun kendini tamir etmesi de imkansızdır. Çünkü farkında olmayan alt-türün değer ölçüleri farkında olanları tahrip edecek, onları saf dışına itecek cinstendir. Hiçbir akli, ahlaki kurala uymak sorumluluğu olmadığı için her türlü çatışmanın peşin galibi farkında olmayan alt-türüdür.

    Farkında olanlar için bir nimet olan demokrasi rejimi farkında olmayanların elinde diğerlerine karşı öldürücü bir silaha dönüşmektedir. Depremle ya da kuş gribiyle birlikte yaşamaya çalışırken, yollarda araç kullanırken, AIDS’ten korunmaya çalışırken, ibadet ederken, sorun çözerken; her zaman her yerde.

    Her iki alt-tür bir şekilde birbirine karışmış ise ne olacak?

    Mevcut durum tam da budur. Bunun nasıl çözüleceğinden önce, farkında olanların bu tanı çevresinde uzlaşmaları önem taşıyor. Ondan sonraki adım ise yaşamın çeşitli alanlarındaki doğru tavır sahiplerinin dayanışması, hatta ondan da önce birbirlerinin varlığından haberdar olmalarıdır (http://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=457). Bu onlara güç verecektir. Bu mücadelede farkında olanların en büyük üstünlüğü diğerlerinin ayırıcı özelliği olan “farkında olmamak”tır. Maalesef başkaca çözüm yolu görünmüyor.

    Perşembe, Ocak 12, 2006

  • Türkiye’nin rekabet gücü nerelerden geliyor?

    Önce birkaç rakam

    Dünya Rekabet Gücü Yıllığı (World Competitiveness Yearbook) 2005’e göre, Türkiye rekabet gücü açısından 60 ülke arasında 48inci’dir. 2004 yılında ise sırası 55inci’lik idi.

    Arzu edenler Türkiye’nin önünde ve arkasında kimlerin bulunduğunu http://www01.imd.ch/wcc/ranking/ adresinden görebilirler.

    Biraz da teknik ayrıntı

    Bu sıralama, rekabet gücünün şu 4 bileşenini ölçebilen 8 ölçüte göre yapılmaktadır:

    Bileşen 1 – Globallik ya da dar çevrecilik: Kaynakların global ya da yerel pazarlar arasındaki paylaşımının ölçütüdür..

    Bileşen 2 – Çekicilik ya da saldırganlık: Ekonominin, yerel yatırım ihtiyaçları için yatırımcıları çekme ya da ihracatçı ve/ya yatırımcı olarak davranma performansının ölçütüdür..

    Bileşen 3 – Varlıklar (assets) ya da süreçler : Ekonominin, yerel doğal kaynakların işletimine bağlılığı ya da mal ve hizmetlere ne kadar katma değer ilave ettiğinin göstergesidir

    Bileşen 4 – Bireysel risk ya da toplumsal uyum: Ulusal değerlerin, de-regulation ve özelleştirme gibi politikalar yoluyla bireysel risk almaya ya da düzenlenmiş (regulated) bir ekonomi ve toplum olmaya yatkın olduğunun ölçütüdür.

    Bu bileşenleri ölçmeye yarayan alanlar ise şunlardır:

    ·       Ulusal ekonominin makro-ekonomik değerlendirilmesi

    ·       Ülkenin, uluslararası ticaret ve yatırımlara katılım düzeyi

    ·       Hükümet politikalarının rekabetçiliği destekleyiciliği

    ·       Sermaye piyasasının performansı ve finansal hizmetlerin kalitesi

    ·       Teknik ve iletişim alt yapısının iş çevrelerinin ihtiyaçlarına uygunluğu

    ·       Firmaların kârlı, yenilikçi ve sorumlu yönetilip yönetilmediği

    ·       Bilimsel ve teknolojik sofistikasyon

    ·       İnsan kaynaklarının mevcudiyeti ve niteliği

    Niçin sonuncu değiliz?

    Bu sıralamada sonuncu da olabilirdik. Demek ki altımızda beş-on ülkenin bulunması, bazı rekabet gücü etkenlerine sahip olduğumuzu gösteriyor. Nedir bu faktörler?

    Bu faktörleri, ahlâki ve yasal olmalarına göre sıralar ve her birine de -tamamen tahmini olarak- birer ağırlık puanı verirsek aşağıdaki gibi bir tablo ortaya çıkacaktır:

    Ahlâki ve/ya yasal olanlar

    Tahm.

    ağırlık

    Ahlâki ve/ya yasal olmayanlar

    Tahm.

    ağırlık

    AR-GE temelli yüksek katma değerli üretim

    1

    Kaçak işçilik

    10

    Düşük kârlı, düşük nitelikli işçiliğe ve/ya yüksek otomasyona dayalı üretim

    5

    Kaçak elektrik kullanımı

    2

    Bireysel risk almaya yatkınlık

    3

    Kaçak su kullanımı

    1

    Global oyuncu kesimler

    3

    Kaçak mazot kullanımı

    10

    Toplam

    12

    Vergi kaçırma

    35

    Patent ve telif hakkı ihlali

    5

    Çevre kirletme

    25

    Toplam

    88

    Ahlâki ve/ya yasal olmayan faktörlere şükürler(!)

    Medyada sürekli olarak kayıt dışı ekonominin nasıl önleneceği üzerinde konuşmalar bir yanda, ekonomimizin de-facto rekabet gücü unsunları diğer yanda.

    Tablonun sağ tarafı aynı zamanda Türkiye üzerine nerelerden baskı yapılabileceğinin de ipuçlarını veriyor. Uluslararası piyasaları kontrol eden güçler, istedikleri anda ve istedikleri oranda rekabet gücü artırımı veya azaltımını bu sağ sütun üzerinde durarak sağlayabilirler. Türkiye’den yapılacak ithalata getirilebilecek örneğin “kaçak elektrik kullanmıyor olmak” ya da “çocuk işçi çalıştırmamak” gibisinden son derece düzgün bir talep bir anda o ürünlerin rekabet güçlerini düşürecektir.

    Bu tablo niye böyle?

    Bu tabloya bakarak kolayca insanlarımızın yasa ve ahlâk dışı uygulamalara yatkın olduğu gibi bir sonuç çıkarılabilir. Kuşkusuz her kesimin içinde olduğu gibi ekonomik faaliyetlerin içinde de bu tür kişi ve kurumlar vardır. Fakat esas neden farklıdır.

    Ekonomik faaliyetlerde bulunan kesimlerimizin katma değer üretebilme kabiliyetleri, ancak tablonun sol tarafındaki ağırlığı üretebilmektedir.

    Öyleyse öyledir

    Peki, o halde ayağımızı yorganımıza göre uzatır, biz de ne kadar katma değer üretebiliyorsak o kadarlık katma değerli mal ve hizmetler tüketiriz. Böylece katma değer üretimi ve tüketimi dengede olur ve sorun fıkaralık boyutuyla sınırlı kalır.

    Yok öyle şey, cip de isteriz kameralı cep telefonu da

    Dünyada, ürettiği katma değer kadar tüketen bir sürü fakir toplum var. Ama biz ona razı değiliz. Az katma değer üreteceğiz ve daha çoğunu tüketeceğiz. Bunun da yolu bellidir: Tablonun sağ tarafı!

    Tablonun sağı yetmez, başka şey de lâzım

    Tükettiğimiz ve ürettiğimiz katma değerler farkınının birazını -evet ancak küçük bir bölümünü- tablonun sağı ile dengeleyebiliriz ama o yetmez. O halde bize ait olmayan bir kaynak daha lazım. O da halktan borç almaktır.

    O da yetmez

    Katma değer dengesini sağlayabilecek bir kaynak da dış borçtur. Her yıl giderek artan dış borcumuz katma değer üretimi için gereken alt-yapı yatırımları için değil, manken, futbolcu ve benzer katma değer üreten “zenaat icracıları”nın zaruri gereksinimleri için kullanılır.

    Çare yok mu?

    Tanrı, insanların altından kalkamayacağı dert vermezmiş. Kuşkusuz, mal ve hizmet bileşimi içindeki yüksek katma değerlilerin oranını artırmak mümkündür. Ama bunun ön-koşulu, “biz zaten üretiyoruz; katma değer de neyin nesi; biz pratik insanlarız, tornaya pasoyu verir gerisine bakmayız; katma değer matma değer anlamayız; ne yani uydu mu üretelim“* gibisinden popülizmi bir kenara bırakmaktır.

    Gerekirse kabzımal veya futbol hakemlerimizden yardım alarak bu katma değer konusunu en sıradan insanlarımıza dahi anlatabilmeli; düşük katma değerli yaşamın sürdürülemezliğini gösterebilmeliyiz.

    Cuma, Mayıs 20, 2005

    (*) Bu sözler rastgele örnekler değildir. İstanbul Ticaret Odası’nca düzenlenen “Başarılı KOBİ Yarışması” jürisinde, başarı ölçütü olarak “katma değer”in alınmasına karşı ileri sürülen argümanlardır.

     

  • Biz aptal mıyız?

    Lütfen okuyunuz

    Cumhuriyet Bilim ve Teknik eki’nin 21 Mayıs 2005 sayısında, Orhan Bursalı’nın “Gündem” başlıklı yazısını, bilim ve teknikle herhangi bir düzeyde ilgilenen herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum.

    Yazıyı okumamış veya okuma imkânı bulamayabilecekler için, en önemli birkaç saptamasını aşağıya alıyorum:

    “…..ülkemizde siyaset-iktidar-bilim ilişkilerinde yeterli iletişimin olmaması ve sinerjinin kurulamaması, bilime “ele geçirilmesi ve yandaşlanması gereken kurum” olarak bakılabilmesi ve bu bakışın resmen hayata geçirilebilmesi, tek taraflı bir olay değil. Madalyonun öte yanında bilimin ve bilim kurumlarının güçsüzlüğü var”

    “……Güç, kaynağını eylemden, üretimden, başarıdan, katma değer yaratmaktan ve giderek tek başına varolmayı başarmaktan alır. Burada konumuz Türkiye Bilimi olduğuna göre, bu kıstaslar ışığında bakarsak, bilimimiz büyük ve etkili bir güç olamamıştır…..katma değeri, ülke ölçeğinde, siyasal ve toplumsal düzlemde, önemli ve büyük farkındalık yaratabilecek düzeyde değildir, olamamıştır.”

    “….Bilim, hep siyasetin gözüne bakmıştır: Para ver, bir şeyler yapalım!. Siyasetin tavrı da bugüne kadar ne yaptın ki para verelim biçiminde olmuştur”

    “…Siyasetçimizin, bilim politikalarının yaratıcılığı ve üreticiliği konusunda bir bakışı ve benimsemesi olamadığından, bilimi kalkınmada ve yönetim başarısında bir araç olarak kullanma zorunluğu hissettirebilecek durum ve yetenekte olamamıştır…”

    “..Tersinden bakalım: bilim üretken olsaydı, toplumda katma değeri gözle görülür düzeyde bulunsaydı, tarihi, zaferlerle, başarılarla dolu olsaydı büyük bir kurumsal güç inşa etmiş olurdu”

    “..O halde, sayısal ve niteliksiz bilimsel yayın artışlarıyla bilimin ülkemizde bir güç haline getirilebileceği inançlarının, ülkemizde bilimi daha uzun süre politikacının ayakları altında süründürülesinden kurtarılabileceğini mi sanmalıyız?”

    Yasak soru

    Bilim ve onun aracı teknoloji (BT) konusunda her gün onlarca yerde onlarca tartışma yapılıyor ve BT’nin nasıl gelişeceğinin yolları araştırılıyor; bu iyi ama hiç olmazsa bir kişinin çıkıp şu soruyu sorması gerekmez mi: Gözümüzün önünde ve gözlenebilir bir kısa süre içinde birçok ülke BT’yi gelişmelerinde somut birer araç olarak kullandılar; bunun nasıl yapılacağını Politika Belgeleri haline getirip dünyaya ilân ettiler; dolayısıyla şimdi kalkıp da bu bilinenleri tekrar tekrar birbirimize -bir icatmış gibi- tekrarlamak yerine, ezberlerimizi bir kenara bırakıp bizzat bilimin araçlarını kullanarak ülkemizdeki bu verimsiz sürecin niçin böyle olduğunu sorgulamıyoruz?

    Doğrulanmamış yargılarımız soru olamaz

    Sorgulamak ile kastettiğim, özlemlerimizi, kızgınlıklarımızı, doğrulanmamış yargılarımızı soru -ve ardından da cevap- formlarına büründürmek değildir. Tüm doğru bildiklerimizden kuşkulanmaya hazır biçimdeki bir sorgulamayı kastediyorum (http://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=181). Aksi halde, “böyle böyle yaparsanız şöyle şöyle olur” gibisinden ucuz kalıplarla vakit öldürürüz.

    Bu yazı üzerinde düşünelim, tekrar düşünelim

    Orhan Bursalı’nın bu yazısı üzerinde düşünmeli, “biz zaten” ile başlayabilecek cevapları, o cevapların sahipleriyle -oyalanmaları için- bir kenara bırakabilmeliyiz. Çözüm, bu acayip sarmalın nedenlerini korkmadan sorglamaya bağlıdır.

    İnsanlar eşit değildir, acaba biz de..

    İnsanların -ve onlardan oluşan kavimlerin- eşit olmadıklarını biliyoruz. Eşitlik sadece insan hakları açısından söz konusudur. Uzun ve kısa boylular, kadın ve erkekler, şişmanlar ve zayıflar somut anlamda eşit değillerdir. Peki acaba bizleri bu denli akıl -ve onun artikülasyon aracı olan bilim- dışı bir sürecin içine itmiş ve orada tutan neden(ler) nelerdir?

    Yoksa biz aptal mıyız?

    Akraba evlilikleri mi, beslenme mi, genetik veya kültürel kod mu, negatif sosyolojik döngüler mi, Liebig yasası uyarınca (http://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=226) önemsiz sayılabilecek bir şeyler mi, dış etkenler mi yoksa hepsi birlikte bir dizge içinde mi? Ya da doğrudan: “Biz aptal mıyız?”

    http://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=647 adresinde bulabileceğiniz bir yazıma bu bağlamda tekrar rücu ediyor, boş vakit bulabilenlerinizin cevaplamasını rica ediyorum.

    Cumartesi, 21 Mayıs 2005

  • Bilim yandaşlarına açık mektup..

    İçinde boğulduğumuz sorunlarla başa çıkabilme yolunun bilim olduğuna inanmış bilim yandaşı dostlarım,

    Size bu mektubu, bilimi toplum yaşamında bir yol gösterici kılma yolundaki çabalarınıza katkıda bulunabilme amacıyla yazıyorum.

    Toplumumuzu oluşturan bireylerin zihinsel kabiliyetleri ve bilgi-beceri düzeyleri kuşkusuz geniş bir alana dağılmıştır. Dolayısıyla da “bilimi gerçek bir yol gösterici kılmak” amacı, dağınık bir yeterlikler uzayında pek kolay gerçekleştirilebilir görünmüyor.

    Bu güçlüğün, az sayıda “temel yol gösterici ilke“nin belirlenip, bunların da çeşitli toplum kesimlerinin yeterlik düzeyleri ve ilgi alanlarına göre yaygınlaştırılmasıyla önemli ölçüde aşılabileceğini -daha doğrusu eğer aşılabilecekse ancak bu yolla mümkün olabileceğini- düşünüyorum.

    Nitekim, yüksek düzeyli sembolizasyonlar kümesi olan dinlerin yaygınlaştırılmasında da benzer bir yöntem -örneğin on emir- kullanılmaktadır.

    Bilim bağlamında bu “az sayıda temel yol gösterici ilke“nin neler olabileceği konusu bilim dünyasının işidir. Ama bu ilkelerin kullanıcılarının neredeyse tamamı bilim dünyası dışındadır. Bu nedenle de ilkelerin, bu ihtiyaç sahiplerinin gereksinimlerine dikkat edilerek formüle edilmesi doğru bir yaklaşım gibi görünüyor.

    Bu basit düşüncenin ışığı altında, küçük bir çalışma grubunca formüle edilmiş bir “temel yol gösterici ilkeler” önerisini sizin dikkatinize getirmeyi düşündüm.

    Sizlerden ricam -eğer bu yaklaşımı benimser iseniz-, bu ilkelerin ya da daha geliştirilmiş biçimlerinin toplum kesimlerine yaygınlaştırılması, daha da doğru bir deyimle “yaşam pratikleri içine sokulması” yolunda imkânlarınızı harekete geçirmenizdir.

    Bunu yap(a)madığımız takdirde, çok çok küçük bir bilim insanları grubu ile, toplumun çok büyük bir kesimi arasında -aynen şimdi olduğu gibi- hiçbir anlamlı ilişki kalmayacak, geniş kesimlerdeki insanlar akıl dışılık araçlarıyla yaşamlarını kolaylaştırmaya, sürdürmeye devam edeceklerdir. Büyücü ve benzer meslek sahipleri bu anlamda sorunun kaynaklarını göstermesi açısından yararlı bir işlev yapmaktadırlar. Bilimin yaşam kolaylaştırıcı pratiklerinden nasibini alamayan sıradan insanlar büyücülere yöneliyor. Bugüne kadarki pratiğin özeti de zaten bu olmuştur.

    Bilim özgün (yerel) sorunların açıklanması ve çözülmesiyle ilgilenmedikçe ve de o sorunlara muhatap durumdaki kesimleri ilgilendiremedikçe, yayın sıralamasında birinci sıraya çıksa da bu ancak, bu toplumun kaynaklarıyla başka toplumların özgün sorunlarına katkı yapılıyor demek olacaktır. Bilim insanlarının bu yalın gerçeği görebilmesi gerekiyor.

    Sözünü ettiğim küçük çalışma grubunun, geliştirilmek amacıyla önerdiği “temel yol gösterici ilkeler”i dikkatinize sunarım. Saygılarımla.

    (“Eğer insanlarımızın bilim hakkında ~10 şey bilmesi “iyi” olsaydı bunlar neler olurdu?” sorusuna verilen yanıtların derlemesi.. 08.07.2009)

    A.    Kendini bilmek

    (1)Kendi beden ve ruh bütününün yapısı ve ihtiyaçlarının bilinci.

    (Beden ve ruh bütünü ile o bütüne verilmiş olan ömrün kullanım aracı olan zamanın, evrenin bir modeli olduğunun; bütün zenginlikleri içinde barındırdığının; beden, ruh ve zaman iyi kullanılabildiği takdirde bir  maddi ve manevi zenginlik sağlama aracı olduğunun bilincinde olmak.)

    (2)Tüm varlıkların ortak özelliğinin yüksek öğrenebilme yeteneği olduğu bilinci.

    (İnsan –eğer öğrenmek isterse- çevresindeki en olmaz şeyleri dahi bu amacı yolunda kullanabilir.)

    B.    Görecelik

    Tek, değişmez ve nihai bir doğru ya da gerçeğin bulunmadığı; her şeyin -doğruluk/yanlışlık, iyilik/kötülük, güzellik/çirkinlik- kabul edilen referanslara göre değişebileceği bilinci.

    (Bu anlamda değişmeyeceği söylenebilecek tek doğru, olsa olsa, bilimin tahminleri ve hatta kendi yöntemlerinin ve yapısının zamanla değişebileceğidir. Olmaz olmaz. Her şey mümkündür.

    İnsanın algılayan ve anlam veren bir yaratık olduğu ve bu anlam vermede herkesin kullandığı ‘zemin’in doğal olarak farklı olduğu ve bu nedenle insanların farklı düşünce ve duygular içinde olmasının kaçınılmaz olduğu bilinci. )

    C.    Eko-sistem zinciri

    (1)Herşey, enerjinin bir şekle bürünmüş halidir. Nerede bir enerji varsa orada bir yaşam formu oluşur.

    (Bütün bu formlar, birbirini kullanan bir zincir oluşturur. Bu ekolojik zincirden bir bakla dahi çıkarılsa zincir kopar; doğacak ardışık sonuçlar baklayı koparanı da yok eder. Kısacası, doğa kendine uymayanı eler.)

    (2)Entropy yasası.

    Her şey düzensizliği artıracak şekilde gelişir. “Az çoktur (less is more)”, düzensizliği daha yavaş artırmanın çaresidir.

    (Bireysel yaşamdan, aile ve toplum yaşamına kadar uzanan geniş alandaki refah ve buna bağlı mutlulukların bir öğesi “az çoktur” ilkesi olabilir.

    Kişinin kendisi ve çevresinin –her türlü çevrenin- çıkarlarını, entropy’i en az artıracak şekilde  uzlaştırmasının en iyi yolu ise –kendine, başkasına ve hiçbir şeye- “zarar vermeme” ilkesidir.

    (3)Lavoisier yasası.

    (Yoktan var etmek Tanrıya mahsustur )

    D.    Değişim

    (1) Sistemler, değişimlere karşı dengelerini korumak eğilimindedir

    Canlı ya da cansız, bireysel ya da toplumsal tüm sistemler içinde bulundukları durumu değiştirebilecek etkilere karşı koyarlar.

    (2)Küçük değişimlerin etkileri çok büyük olabilir ya da “kelebek etkisi (butterfly effect)”

    E.    Sorun çözme

    (1) Nedensiz sonuç olmaz

    Her sonucun en az bir nedeni, o nedenlerin de en az birer nedenleri ve ilh. olabilir. Başlangıçta sonuç olan, bir süre sonra neden haline gelebilir ve böylece neden ile sonuç dönüşümlü olarak birbirlerini besleyebilirler. Sosyal olaylar genellikle böyle gelişirler ve neyin neden, neyin sonuç olduğu tartışmalı hale gelebilir.

    (2) Doğru sorular cevaplar için anahtardır.

    Sorunlar, onlar hakkında doğru sorular sorarak çözülebilir. Doğru sorular ise ancak dili iyi kullanarak tasarımlanabilir.

    (3) Sorunlar da maddeler gibi elementlerden oluşur. Bunun kimyasını bilmeksizin sorunlar çözülemez.

    Onlara ancak onlara yol açan nedenler ortadan kaldırılabilir; sorunlar çözülmedikçe, diğer sorunlarla birleşme yoluyla yeni sorunlar oluşturmak eğilimindedirler; belirli koşullar altında geçerli olabilen çözümler, değişik koşullar altında çözüm olmayabilir, hatta yeni sorunlar yaratabilirler)

    (4) Yalnızca bir tane desteklenmemiş varsayımla dahi kanıtlanamayacak hiçbir şey yoktur.

    (Peşpeşe dizili birkaç varsayımla ise akla gelebilecek tüm senaryolar mümkün hale gelir)

    (5) Liebig’in minimum yasası

    (Bir organizmanın sağlıklı yaşaması için gereken girdilerden en eksik olan, eksik olmayan diğerlerinin ne kadarlarının kullanılabileceğini belirler.)

    (6) Zihinsel duruluk

    Bedensel temizlik kadar önemlidir, hattâ daha da önemlidir. Bilgiçlik uğruna belleği, birbiriyle bağlantısı zayıf ya da yapay ve de sorgulama dışı bırakılması koşullandırılan bilgilerle yüklemek, bu büyük hediyeye karşı işlenebilecek bir suç ve günahtır.

    F.     Birlikte yaşama

    (1) Aslolan özgürlüktür; müdahale (kısıtlama) ancak aklın yol göstericiliğinde ve toplumsal uzlaşı ile belirlenir.

    (2) Her bilinç düzeyindeki canlının yaşam hakları, daha bilinçli canlıların sorumluluğunu oluşturur.

  • e-devlet..

    Yaşamı birbirimize kolaylaştırmak” gibi bir birlikte yaşama misyonu oluşturamadıktan sonra, e-devlet (ya da e-….) yolunda tanımlanabilecek projelerin başarı şansları nedir?

    Örneklerden bir grubu e-devlet projeleridir.

    Vatandaşlık kimlik numaranızı bulabilmek için http://tckimlik.nvi.gov.tr/pls/kimlik/kimlik adresine giriniz. Girenlerin en az yarısı “Girdiğiniz kriterlere uyan T.C. kimlik numarası bulunamadı. Nüfus kaydınızın doğruluğu için lütfen en yakın İlçe Nüfus Müdürlüğüne başvurunuz” şeklinde bir mesaj alacaktır (ben aldım).

    Nitekim Gelirler Genel Müdürü aynen şöyle yakınıyor: “vatandaşlık kimlik numaraları ile vergi numaraları arasında uyum yok; yani, biz Ahmet’e vergi salacağız Mehmet’e tahakkuk edecek; vatandaşın devlete güveni sarsılacak!”

    Bu uygulamanın, “vatandaşın işini kolaylaştırmak” amacı ile tanımlanmadığı, meraklı birkaç kamu girişimcisi bilişimcinin, e-devlet gazına gelerek ürettikleri amatör bir proje olduğu bellidir.

    Belediyelerin e-devlet konusunda ödül alan uygulamaları var. Ödül işi madalyonun bir yüzüdür.

    Diğer yüzü ise, aynı belediyelerin -birçok belediye gibi-, vatandaşın işini kolaylaştırma konusundaki olumsuz tutumudur. Bunun somut örneklerini bilenler bilir.

    Böylece, uygulamada vatandaşın işlerini güçleştirme işlevi yapan bir belediye bunları bilişim desteği altında yaparsa ne olur?

    Cevap: “Kaplanın kanatları olsaydı yapabileceği kötülüklerin sonu olmazdı-Çin Atasözü

    Bilişim giderek “bilgisayarlaşma-internetleşme” ile özdeşleşmeye başladı. Bunun yanlışlığına ve orta-uzun vadede Türkiye’yi bilişimin imkânlarından bütünüyle koparacağına dikkat edilmelidir.

    Mevcut toplumsal yaşamımızı ve onun bir alt-kümesi olan devlet yapımızı, birkaç temel olmazsa olmaz üzerine oturtmaksızın, mevcut yapının bilgisayar ve internetle desteklenmesi, işi daha da içinden çıkılmaz hale getirecektir. Çünkü bir süre sonra, kimsenin hikmetinden sual edemeyeceği yeni bir “taraf”, bilgisayar yazılımları ortaya çıkacaktır.

    Vallahi çok haklısınız ama bilgisayar böyle diyor” kalıbı şimdiden yavaş yavaş duyulmaktadır. Nitekim, yaptığı atamaların uygunsuzluğundan yakınan memur adaylarına bir kamu görevlisi aynen böyle diyordu: “Kesinlikle bir uygunsuzluk olamaz, bütün atamalar bilgisayarla yapılmıştır“. İleride, bu tür yakınmaların çoğalması olasılığına karşı bilgisayar yazılımları da aynen kamu görevlisi statüsüne kavuşturulunca, “vazife başında bilgisayara hakaret“ten mahkemeye düşecek binlerce insanı şimdiden görebiliyorum.

    Şaka bir yana, e-devlet uygulamalarının, üzerine oturması gereken olmazsa olmazlardan birisi, uygulamalardaki süreç parçalanmalarının [1] giderilmesidir. Bunun yapılması ise, bu parçalanmaya yol açan başlıca nedenin ortadan kaldırılmasına bağlıdır. O neden, “Kalabalık Kamu Kadroları” gerçeğidir. Bu gerçeğin altında ise, bürokrasi-politika-akademi-iş yaşamı dörtgeninin, “iş yaratma teknolojileri” konusundaki başarısızlığı ve -halen devam eden- aymazlığı yatmaktadır.

    İkinci olmazsa olmaz, toplumumuzun -tabii bu arada devleti oluşturan görevlilerin- değer yargıları içine karışmış bulunan zihinsel virüslerin (http://tinaztitiz.com/3624/zihinsel-virusler/) bilinmesi ve tedavülden kaldırılmasıdır.

    İşte bilişim bu iki noktada son derece değerli işlevler görebilecek çok değerli bir araçtır.

    Yeter ki bilişimi, yalın düşünmenin, doğru sorular sormanın, yaşamı birbirine kolaylaştırmanın ya da daha yalın olarak “sorunları bilgiyle çözme“nin bir aracı olarak anlamaya ve bilgisayar ve interneti de bunun araçları içinden -en önemli olmayan- birisi olarak görmeye başlayalım. Bilişim, bilgisayar ve internetle özdeşleştirilerek bilgisayar yazılım ve donanım satışlarının artırılmasına hizmet etmeyle sınırlı tutulamayacak kadar önemli olan bu işlevleri üstlenecek mi üstlenmeyecek mi?

    Bunu anlamak için acaba bu çağı da mı ıskalamalıyız?

    Perşembe 25 Aralık 2003

    [1] Bir süreç birden fazla kişi ya da birim arasında paylaştırılarak yapıldığında her kişi ya da birim yalnızca kendi iş parçasından sorumlu hale gelir ve sürecin bütünü görünmez hale gelebilir.

    Eğer;

    • Kişilerin ya da birimlerin işleri tanımlanmış, ama bunların, içinde yer aldıkları süreçler tanımlanmamış ise veya
    • İşler ve süreçler tanımlanmış, ama görevli kişiler, bir amaca yönelik olarak birlikte hareket eden, kimilerinin üstünlüklerinden yararlanırken bazılarının eksiklerini kapatabilen bir “takım” oluşturmamış iseler

    bu gibi hallerde ilginç bir durum ortaya çıkar: kişiler işlerini yapmış olurlar, fakat bu işlerden oluşan sürece ait sonuçlar ya “zamanında” ve/ya “tam” elde edilemezler. Bu tür süreçlere “parçalanmış” denilebilir.

  •  Bilim dostlarına çağrı..

    Bilim’in toplum yaşamımıza egemen kılınması” konusunda fikirleri alınması gerektiğini düşündüğüm değerli dostlarım,

    Bilim’in amacı:

    *      Bilmek (1),

    *      Çeşitli özel olguları birbirine bağlayan genel kanunlar bilgisi (2),

    *      Bilmemek ya da anlamamamak durumuna göre ayırdedici bilgiye sahip olmak (3),

    *      Genel geçerlik ve kesinlik nitelikleri gösteren yöntemli ve dizgesel bilgi (4),

    şeklinde yapılabilen tanımlar “bilinmeyenleri bilmeye çalışma çabası” olarak özetlenebilir.

    Kim(ler)in ne işine yarar?

    Her yaş, cinsiyet, eğitim, bilgi, bilinç düzeyindeki insanın, hangi işle uğraşırsa uğraşsın, hangi ahlâki düzeyde olursa olsun, gerek kendisi gerekse çevresindeki canlı ve cansız varlıklarla ilgili olarak her türlü amacına erişmek ve her türlü sorunu çözmek için kullanabileceği tek araçtır.

    Bu denli geniş bir alanda, hem de etkili olarak işe yarayabilen bir başka alet var mıdır bilinmez ama, bilim gerçekten de böyledir. Örneğin:

    *      Çok az eğitim görmüş bir ev kadını, eşinin çok kısıtlı geliri ile ailesinin beslenme, giyinme vb ihtiyaçlarını olabilecek en iyi şekilde giderebilmek için,

    *      Hiç eğitimsiz ve yaşamını yük taşıyarak sürdüren bir genç, bu işi sakatlanmadan ve daha az yorularak yapabilmek için,

    *      Bir öğretmen, öğrencilerinin doğal öğrenebilme yeteneklerini harekete geçirerek ezber yaptırmadan zevkle öğrenebilmelerini harekete geçirebilmek için,

    *      Bir iş insanı, güç koşullar altında batmadan işini sürdürebilmek için,

    *      Bir bilim insanı, kısıtlı mali kaynaklar altında kendi gelişimini sürdürebilmek ve içinde bulunduğu ortamların bilimden beklentilerini olabilecek en yüksek düzeyde karşılayabilmek için,

    *      Bir politikacı, toplumun popülist olabilen beklentileri ile yapılması gerekenler arasındaki dengeleri arayıp kurabilmesi için,

    *      Bir sivil toplum kuruluşu, toplumun fazlaca ihtiyaç duymadığı, ama gerçekte en çok gereksindiği bir hizmeti sunmanın yollarını bulabilmek için,

    sorular sormayı-ki çoğu zaman cevaplarını bildiğimizi zannettiğimiz soruları sormayız- ve de bulabildiği cevaplardan daha iyilerinin de olabileceğini içtenlikli olarak kabûl edebildiği zaman bilimden elle tutulur yararlar sağlamaya başlamış demektir.

    Bilim, her an doğru yönü gösteren bir pusula gibidir. Ne yapacağımızı söylemez ama, ne yapacağımızı içeren cevaplar bulabilmemizi sağlayan sorular sormamızı sağlar.

    Bu kadar yararlı bir alet toplumumuzda niçin yaygın kullanılmıyor?

    Çeşitli nedenleri olabilir. Ama önemlilerinden birisi -belki de başlıcası- bilim kültürümüz denilebilecek noktadadır. Anne ve babadan çocuğa, öğretmenden öğrenciye, patrondan çalışana, amirden memura nesilden nesile aktarılan sorun çözme kültürümüz, sorular sormaya, onların cevaplarını aramaya, onlardan kuşkulanıp daha iyilerini aramaya dayalı değildir.

    Bunun yerine -genellikle-, kalben güvendiğimiz -(İng) by heart, (Fr) par coeur, (Fars) ez-ber– kişilerin söyledikleri ve yazdıklarını kişisel mal haline getirip benimseyerek o konudaki tek doğru olarak kabûl ederiz. Bu kalıplarımıza yöneltilen eleştirilerin kişiliğimize yapılan saldırılar olduğu ve aynı şekilde defedilmesi gerektiği bir karakter özelliğimiz haline gelmiştir.

    Bilimin niçin gelişmediğini ise, başkaca sorular soramadığımız için daima bu alana ayrılan kaynakların yetersizliğine atfederiz. Halbuki ayırdığımız kısıtlı da olsa kaynakların neye yaradığını “sorabilsek” sorunun kaynakta olmadığını, yetersiz kaynak ayırmanın sadece sonuçlardan birisi -ve belki de en az önemlisi- olduğu ortaya çıkacaktır.

    Bilimin başlıca aracı soru sormak, daha doğru sorular sorabilmek için çaba harcamaktır. Ama bu bizim için geçerli değildir.

    Bilim kültürümüz soru sormayı -ki birilerinin doğrularından kuşkulanmak demektir- menetmemişse dahi en azından caydırmıştır. Soru sormak, alınabilecek cevaplardan tatmin olmamak vakit kaybıdır, bozgunculuktur, bu da değilse kişisel saldırıdır. Bu yüzden soru sormak hoş karşılanmaz. Nitekim, en basitinden en ciddisine kadar sorun çözme toplantılarımızda “sormamız gereken en doğru sorular neler olabilir” şeklinde bir sağlam başlangıçtan başlanılmaz.

    Bunun yerine, belirlenmiş -ve muhtemelen cevabı da verilmiş- sorulardan başlanır ve bu cevapların onaylanması -kibarca bir üslûpla- beklenir. Katılımcıların kendilerini katkı yapıyor olarak hissetmeleri için de, precast cevaplarda kozmetik değişiklikler yapılmasına izin verilir, hattâ bu istenilir.

    İşte böylece soru sorabilme alışkanlıklarımız ve soru sorabilme becerilerimiz -buna bağlı olarak da cevap üretebilme becerilerimiz- körelmiştir. Bambaşka nedenler aranmakta ve bunlar bulunmaktadır. Yeni binalar yapımı, ünvanlar dağıtımı, yeni kurumlar kurulması vs vs..

    O halde ihtiyaç nedir ve giderilmesi için ne gibi yollar kullanılmalıdır?

    İnsanlarımızın ve kurumlarımızın içinde yaşadıkları sorunları çözmede en etkili araç olan bilim bu yalın anlamıyla kullanılamadığı sürece sorunlar giderek artmakta, sorunlar birbirleriyle birleşerek yeni sorun bileşikleri oluşturmaktadır.

    İhtiyaç, bilimin bu yalın haliyle anlaşılmasını ve bireysel ve kurumsal sorun alanlarımızda kullanılmaya başlanmasını harekete geçirebilmenin yollarını bulabilmek ve bunları uygulayabilmektir.

    Bunun karşısındaki en önemli 2 engelden birisi mevcut soru sor(a)mama kültürümüz, diğeri ise bilimi ünvan, bina, para olarak anlayıp buna göre örgülenen ve artık yeni sorular sorulmasını kendine saldırı olarak algılayıp tepki üreten yapının göstereceği dirençtir.

    İhtiyaç, doğru soruların sorulmasının ne denli yaşamsal rol oynayabileceğinin idrak edilmesinin tetiklenmesidir.

    Bu soruların yanıtlarının verilmesi ikinci derecede öneme sahiptir ve toplumun bireysel ve kurumsal ortak aklı -ki bu uzmanlığın en üst derecede kullanımı da içerir- bu yanıtları verebilir. Birinci derecede önemli ihtiyaç, her birey ve kurumun kendi içinde, durumu ile ilgili en iyi soruları üretebilmesidir.

    Bu süreci ne(ler) tetikleyebilir?

    Bu farkındalık sürecini başlatabilecek, mevcut olanı ise hızlandırabilecek çeşitli araçlar bilinmektedir. Ancak, bu araçların hemen hepsinin ihtiyaç ve kültür uyumlarının sağlanması gerekmektedir.

    Örneğin okullardaki fen programları etkili birer farkındalık yaratma aracıdır. Ama bu aracın kendisi -yani derslerdeki örneklerin ve adların öğrenilmesi- bir amaç olarak benimsendiğinde, farkındalık yaratmak bir yana ondan uzaklaşılabilir de. Fen derslerini belleyip sınavlarda geriye verebilen öğrenciler böylelikle mühendislik okullarına girmeye hak kazanır ve fen konusundaki ehliyetleri tartışılmaz hale gelebilir.

    Buradaki sorun, baştan ihtiyacın ne olduğunun “sorgulanmayışı” ve kişilerin içinde yer aldıkları özgün “ihtiyaç” ortamlarına önem verilmeyişi ve bir araç olan fen derslerinin amaç haline getirilmesidir.

    Hele bir süre sonra, bu şekilde eğitim görmüş eğiticilerin yetişmesiyle kendi üzerine kilitlenmiş bir kapalı sistem ortaya çıkmaktadır. Artık böylece yetişen insanlara fen konusunda bilinmesi gerekli olanları bilmediklerini anlatabilmek hemen hemen imkânsızdır.

    Bilim Merkezleri de –science centers, science museums vbg adlarla biliniyor- bu tetikleyici araçlardan “birisi”dir.

    Peki ama nasıl kullanılarak?

    Bilim Merkezleri, içinde çeşitli bilim ve teknoloji ürünlerini içeren binalar mıdır? Bunlar insanlara -veya kurumlara- gösterilerek ne sağlanabilir? Soru sormaları, cevap aramaları, bulduklarından kuşkulanmaları, burada gördükleri ile sağlanabilir mi?

    Kuşkusuz hayır! Hattâ, bu yolun bilime götüreceği sanısı nedeniyle geçecek süre içinde insanlar “şeylerin adlarını” bellerler, bunları birbirlerine söyleyerek bilimle ilgili olduklarını ima ederler, ama bilimden adım adım da uzaklaşırlar. Yaşamları, kendilerine ve birbirlerine, doğru olarak belledikleri kalıpları benimsetmeye zorlayarak sürer gider..

    Hiç ilgisi yokmuş gibi görünen faktörler de var!

    Bir kişinin, bilim yol göstericisinden yararlanabilmesi için basit gibi görünen bir ön-koşul vardır: kişinin, sorunlarını çözmek için bir başkasını değil kendini sorumlu sayması..

    Sürekli olarak yakınmayı adet edinmiş, kendi refah ve mutluluğunu sağlama sorumluluğunu başkalarına -örneğin ailesine, devlete- ihale etmiş kişilerin bilim ya da bir başka araçtan yararlanma ihtiyaçları -ve de imkânları- yoktur.

    Buna göre, toplumumuzda çok yaygın olan “salt yakınma kültürü”, bilim kültürünün yerleşmesi önündeki önemli engellerden birisi gibi görünmektedir. Buna benzer başka faktörlerin de bulunduğu kolayca tahmin edilebilir.

    O halde şu 2 soruya yanıt arayabilmeliyiz !

    1.     Bilim Merkezleri’nin, her düzeydeki kişide, bilim kültürünün en temel yaklaşımı olan:

    sorun(lar)ımı ve böylece de ne(ler)in cevap(lar)ını arayacağımı tam anlamama yardım edebilecek soru(lar) neler olabilir?”

    anlayışı, Bilim Merkezi adı verilen yerde, nasıl fiziki düzenekler ve gerçek durum senaryoları aracılığı ile harekete geçirilebilir?

    2.     Bu kültürden uzaktaki bir toplumda, Bilim Merkezleri’nin yaygınlaşması için gereken toplumsal destek de yetersiz düzeyde olacağına göre, giderek kendini besleyebilen bir ilk hareket nasıl oluşturulabilir?

    Görüldüğü gibi sorun, belirli deney düzeneklerinin ya da şaşırtıcı gösterilerin sergilenmesi meselesinden çok farklıdır.

    Bilim kültürünün yerleşip yaygınlaşmasını isteyen bilim dostlarımızın bu 2 soru hakkındaki görüşleri olağanüstü değer taşımaktadır.

    Azami 450 kelimelik birer özet yollar mısınız?

    Bu 2 soruya yanıtlarınızı içeren metinler 450 kelimeden çok daha uzun -ya da çok kısa- olabilir. Amaç, bu konudaki fikir sahipleri arasında bir ağ oluşturmak ve sinerjik düşünce ürünleri elde edebilmektir. Daha sonra bu görüşler daha yaygın olarak duyurulabilir. Herkesin, telefon no, posta adresi ve elektronik posta adresini belirtmesi, kendileriyle ilişki kurmak isteyenlerin ulaşmasını sağlayabilecektir.

    21 Aralık 2003

    (1) Science, Latince Scire (bilmek) kökünden gelmektedir. Origins, Eric partridge, 1983, Greenwich House

    (2) Bilimden Beklediğimiz, Bertrand Russell

    (3) Webster Dictionary

    (4) Türkçe Sözlük, TDK

  • Zengin ve/ya değerli bilgi!

    Herkesin, ilk defa bir yabancı ülkeye gidişi için kurduğu hayaller vardır. Benim  hayalim de insanın,  aradığı bütün kitapları bulup satın alabileceği bir kıtapçıya gitmekti.

    1980’lerin hemen başında  Türkiye’de kitapçıların ne kadar az ve küçük hacimli, hele hele yurt  dışından kitap getirmenin ne denli güç olduğunu hatırlayanlar bu duyguyu  anlayacaklardır.

    Ankara  ve İstanbul’daki az sayıda kitapçının her birinde uzun süreler geçirir, bu şehirlerin birinden diğerine  seyahat ettiğimde mutlaka  kitapların bulunduğu raflardaki kitapları karıştırır, birazını okur ve bazısını satın alırdım.

    Durum böyleyken, ilk defa yurt dışına çıkma fırsatı doğunca, bu kitap takıntımın etkisiyle programıma, Türkiyedeki kitapçılarda harcadığım süreyi  çok aşan bir zamanı  kitapçı ziyareti için koydum.

    Bütün bu hayallerim, ünlü bir kitabevinin kapısından girdikten yaklaşık 30 saniye sonra yıkılıverdi. Bu kısa süre içinde nasıl bir bilgi denizinin içine düştüğümü, eğer ne aradığımı tam olarak bilmiyorsam, bir kapalı spor salonu büyüklüğündeki bu kitapçıda hiçbirşey  bulamayacağımı gördüm ve kapıya yakın bazı dergilere baktıktan sonra birkaç dakika içinde orayı terkettim.

    Bu anımı iletmemin nedeni, bilgi erişiminde müthiş bir araç olan İnternet’in, yukarıda sözünü ettiğim “büyük kitapçı” ya pek benzemesidir. “Ne” aradığını ve üstelik “nasıl” araması gerektiğini bilmeyen bir kişi, boş zamanlarında  sörf yapar, eğlenceli hatta yararlı zaman geçirir, ama amacına katiyen ulaşamaz. İnternet ve toplumumuz bağlamında bu nokta iki defa önemlidir.

    Birincisi, olağan üstü boyutlardaki bir bilgi okyanusunda, sorunlarını bilgiyle değil onun almaşıklarıyla*  çözümlemeye alışmış insanlar olarak “ne” aradığımızı bilme konusundaki olası sorunlardır.

    İkincisi ise, az sözcükle konuşup yazan, üstelik de sözcüklere yüklediği anlamlar konusunda net olmayan insanımızın, bu okyanustaki bilgilerin ancak pek küçük bir bölümünden yararlanabilmesi ihtimalidir.

    Bu iki sorun da çözülemez değildir. Hatta İnternet, bu iki  “Kök Sorun”u çözebilmemiz için bir nimet olarak da görülebilir. Yeter ki bunlar birer sorun olarak kabul edilsin.

    Diğer yandan, İnternet’teki bilgi hacmi büyük bir hızla artmaktadır. Dört yıl içinde bugünkü hacmin dört katına varılacağı, ve iki kata çıkma süresinin giderek kısalacağı tahmin edilmektedir.

    Bu patlamanın olası olumlu sonuçlarını yorumlayabilmek için bazı kavramsal araçlara ihtiyaç vardır. İnternet aracılığıyla erişilen bir bilginin işe yararlığını ölçmek için birkaç tip ölçüte gerek vardır

    Bunlardan birisi “içerik zenginliği” olarak adlandırılabilir. Bir bilginin İçerik Zenginliği (İ.Z.);

    İ.Z.= haber değeri (bit) / toplam bit

    olarak tanımlanabilir.

    Örneğin; “ülkemizin son 40 yılına damgasını vurmuş 4 lider arasında  yapılan bir ankette YAHOO’ nun yeni bir çorap markası olduğuna  inanan sayısı  yalnızca birdi”  gibi bir  “bilgi” nin heber değeri 2 bittir. Bu bilginin ifadesi ise toplam 1160 bit olup, İçerik Zenginliği denilebilecek oran  % 0.1 civarındadır. Yani hemen hemen  “boş  laf”tır.

    Buna karşın, “Ali Konuşkan’ın telefonu (0212)212 2122dir”  bilgisi için ise bu oran yaklaşık 10 kat fazladır.

    İçerik Zenginliği dişında, bir bilginin işe yararlığının ikinci bir ölçütü de İçerik Değerliliği (İ.D.) olarak adlandırılabilir. Bu ise birincisi kadar yalın tanımlanabilir olmayıp ihtiyaç ile ilgilidir; aynen susuzluktan ölmek üzere olan bir kişi ile su kaynağı başında oturan bir kişi için bir bardak suyun değerinin farklı olması gibi.

    Ali Konuşkan’ın telefon numarası bilgisinin İçerik Zenginliği her ne kadar YAHOO  ile ilgili bilgiye göre 10 kat daha fazlaysa da yine de pek “değerli” değildir. Ama Ali Konuşkan’ın numarası değişmiş ve buna ihtiyacı olan kimse tarafından da bilinmiyor ise son derece “değerli”dir.

    İnternetteki bir kısım bilginin içerik zenginliği ve değeri açısından son derece zayıf olduğu bir gerçektir. Bilgi miktarı hızla arttıkça, değerli bilgi yanında değersizlerin de aynı hızda – belki de daha hızlı- artması beklenebilir.

    Bu süreç boyunca  arama motorlarının algoritmaları ne denli gelişirse gelişsin, bunun kimi güçlüklere yol açacağı da beklenmelidir. Yararlı bir bilgiye erişmek isteyen bir kişi, belki de katlanamayacağı kadar uzun bir süre uğraşmak zorunda kalacaktır.

    Ülkemizde insanlar çeşitli ölçütlere göre sınıflandırılırken şimdilerde gözde ölçüt  “İnternet kullanıp kullanmadığı” olmaya başlamıştır.

    Ama onu ne amaçla ve ne ölçüde kullandığı daha önemlidir. Eğer konu böyle değerlendirilmezse, tek ilaçlı reçetelere pek düşkün olan  toplum dokumuz bir süre sonra herşeyin tek çözümü olarak internet’i görmeye başlıyabilir.

    Söylenmek istenenin özü şudur; ne yöne gideceğine karar vermemiş bir kaptan için hiç bir rüzgar elverişli değildir!

    Bilgi, sorun çözmenin bir amacı olarak görülüp anlaşılmaya başlandığında  hem içeriği zenginleşir, hem de değerlenir. Çünkü hiç kimse sorununu çözmeyi bırakıp laf ebeliği yapmak istemez. İşte o durumda  internet çok değerli olur.

    O halde iki şeyi aynı anda yapabilmeliyiz: Bir yandan sorunlarımızı bilgiyle çözmek, diğer yandan da bilgi erişim yollarını -internet de dahil- zenginleştirmek. Değer İletiişimi kavramının işaret ettiği “bir ihtiyaca karşılık geldiğinden emin olunacak şekilde iletişmek” kuralı da bir üçüncüsü denilebilir.

    (*) bkz. http://tinaztitiz.com/dosyalar/Ogrenme_Evi/sck.pps Slide 6-8

    13 Temmuz 2003 (15.02.2019 edit

     

  • Biz niçin icat yapamıyoruz?

    Önce tarihten ve günümüzden bazı gerçekler..

    • A.B.D.’de, 1794 tarihinden 1986 yılına kadar 192 yıl içinde 4,600,000 patent tescil edilmiştir.
    • A.B.D. Başkan’larından Abraham Lincoln, 6469 numaralı “sığ sularda karaya oturmuş gemileri yüzdürme” patentinin sahibidir.
    • Aynı ülkede bir başka Başkan, Thomas Jefferson, Patent Ofis’te ‘surveyor’ idi. Dışişleri bakanı olduğu dönemde hala bu işe devam ediyor, her akşam çalışmalar bittikten sonra bakanlıkta kalıp patent başvurularını inceliyordu. Kendisinin icadı olan “döner sekterer sandalyesi” siyasi muarızlarınca kullanılmış, “bu adam şeytan, her yönde gözü var” biçiminde hırpalanmaya çalışılmıştı.
    • A.B.D.’de halen her hafta 4000-7000 arasında patent başvurusu yapılmaktadır. Haftalık yayımlanan Patent Resmi Gazetesinin sayfa sayısı 1800-2200 arasında değişmektedir.
    • İsveç’i 100 yıldan kısa bir süre içinde, bir buz çölünden “endüstri ötesi ülke” haline getiren faktörün, belli başlı 49 adet icat olduğu, bir Yunanlı doktora öğrencisinin teziyle kanıtlanmıştır.
    • İsviçre’liler, ülke ve toplumlarını tanıttıkları bir turizm broşürüne, en belirgin nitelikleri olarak “biz İsviçre’liler, icatçı bir milletiz” diye yazmaktadırlar. Benzer bir broşürün Türkçe olarak hazırlanması sırasında Turizm Bakanlığımız ilgilileri onbinlerce sözcük arasından yalnızca bu cümleyi çıkarmışlardır.
    • Bir Japon otomobili üzerinde irili ufaklı 120,000 `innovation’ mevcuttur.
    • Ülkemizde patent yasasının çıktığı 1800’lü yıllardan günümüze kadar geçen süre içinde, yaklaşık 23,000 patent tescil edilmiş olup bunun 20,000 kadarı yabancıların Türkiye’de tescil ettirdikleri patentlerdir. Yaklaşık 200 yıldaki toplam patent sayımız, A.B.D.’de 1 haftada yapılan başvuru sayısının yarısı kadardır.
    • I Hezarfen Ahmet Çelebi (!), hang-glider ile Galata kulesinden Üsküdar’a uçtuğu için Cezayir’e sürülmüştür (daha doğrusu rivayet böyledir).
    • II Hezarfen Ahmet Çelebi olayı (!) (1992 Şubat), Muğla Ağır Ceza Mahkemesinde yaşanmış ve araştırma denizaltısı yaptığı için bir buluş sahibi – Erkan Ayral- yargılanmıştır (2).

    Bu birkaç satırbaşı dahi, toplumumuzun “icat” konusunda olumsuz -icat düşmanı demek yerine- bir tutum içinde bulunduğunu göstermektedir. Bu olgunun neden(ler)i açıklanamadığı ve sonra da tedavi edilemediği sürece, acımasız uluslararası rekabet arenasında daima başkalarının kontrolunda, başkalarının istediği biçimde yaşamak ve hatta belki de yaşayamamak kaçınılmazdır.

    Bu olguyu ne inkar edebilir, ne de görmezlikten gelebiliriz. İcat’tan hoşlanmayacak şekilde çocukluk geçirmiş, icatçılıktan uzak bir eğitim görmüş, icatçılığı özendirmeyen bir mevzuat sistemiyle yoğrulmuş ve icat’ların ortasında ondan uzak yaşamış olabiliriz.

    Bize, gelişmenin yolu olarak yollar yapmak, daha çok çocuğu okullara yollamak ya da bunlara benzer şeyler belletilmiş olabilir.

    Önümüze daima bir takım “esas mesele”ler konulmuş, kaynak yetersizliği, iç veya dış borçların çokluğu, Kürt sorunu, sanayileşme meselesi vesairenin kafa yorulup çözümlenmesi gereken sorunlar olduğu, icat yapmanın ancak bilime daha çok para ayırmakla mümkün olduğu ya da teknolojinin transfer edilerek de aynı kapıya çıkılabileceği gibi yanlışlar da benimsetilmiş olabilir.

    Bütün bunlar katı gerçeği değiştiremez. Bir toplum, “innovation” eğilimli kılınamadığı, bakkalından holding sahibine, seyyar satıcısından üniversite hocasına, politikacısından bürokratına kadar herkesin vazgeçilemez tek görevinin ürettiği mal veya hizmetleri geliştirmek, sürekli yeni buluşlar, icatlar yapmak olduğunu, bunun dışındaki tüm uğraşların, kelimenin düz anlamıyla `palavra’ olduğunu idrak edemediği sürece kurtuluş yoktur.

    Şu soruya cevap aranmalıdır: Toplumumuz ve de özellikle okumuş kesimimiz icatçılıktan niçin bu denli uzaktır? Bu bir toplu zihinsel hastalığın dışavurumlarından birisi olabilir mi?

    Eylül 1993 (ekim 2001)

    (1) 1993 yılında yazılmış olan yazıya 22 Ekim 2001 tarihinde birkaç küçük ilave yapılmıştır.

    (2) 14 Ocak 2000 tarihi itibariyle Erkan Ayral koşullu olarak affedilmiştir. Genç bir hakim tarafından öne sürülen koşul, “bir daha böyle icatlar yapılmamak” şeklindedir. Bu yazının yazarı o mahkemeye müdahil olarak katılmış ve bu sözlere bizzat şahit olmuştur.