• Öz’ü Saklamak

    Lütfen şu iki ifadeye dikkat ediniz:

    Birincisi, “Sözlerinizi çoğu politikacı ya da halkla daima iç içe olan ve onların dertlerini dinlemektense kendini dinletmeyi tercih  edenler gibi çok ve de en önemli ve kayda değer mesaj olan düşünce içeriğinin sizi dinleyen ya da okuyana ulaşmasını engelleyecek biçimde uzatmanız, sizin en kıymetli, değerli ve nadide varlığınız olan, hiç bir şekilde yerine konulması mümkün olmayan zamanınızı kaybettireceği gibi karşınızdakini  ve  onunla çeşitli iş ve sosyal faaliyetler yoluyla iştirak halinde olan diğer kişileri ve dolayısıyla da onlarla ilişkide olanları yavaşça  ve hiç bir itiraza neden olamayacak, dolayısıyla da durdurulması mümkün olmayacak şekilde ve güle oynaya öldürür”

    İkincisi ise, “sözlerinizi uzatmanız karşınızdakini yavaşça öldürür“.

    Bu iki ifade bütünüyle aynı şeyi söylüyor; ama birincinin farkı, ifade edilmek istenilen özün, anlamayı kolaylaştırmak amacıyla eklenmiş ama gerçekte tam aksi etkiyi yaparak “özü maskeleyen” sözcüklerce saklanmış olması.

    Bu örneklerle denilmek istenilen, ayrıntılara yer vermeyen, metinleri zenginleştirebilen unsurlardan arındırılmış bilgisayar kodu gibi ifadelerin daha doğru olduğu değildir. Öyle olsaydı, büyük yazarların hiçbirisi insanlığın ortak kültür mirası olan eserlerini üretemezlerdi. (Her ne kadar kimseye pek söylemesem de yapay zeka yoluyla bir uygulama haline getirilmesi mümkün bir  “lüzumsuz söz filtre algoritması” yoluyla, katma değersiz sözlerin ağızdan ve/ya klavyeden çıksa dahi duyulmasına engel olabilecek bir susturucu tasarımı” hayalim de yok değil hani)

    Hem “tam uzunlukta” hem de “zenginleştiricileri kaybolmamış” ifade arzusu bir açmaz gibi görünce de melez bir yaklaşım mümkün görünüyor: Bu, “geleneksel olarak satırlar yoluyla tek boyutlu kullanılan kağıdın, iki veya daha çok sütuna bölünerek çok boyutlu kullanımı“dır.

    Nitekim bu yöntem 2005 yılında patentlenmişti. NUTUK’un başlangıcından birkaç sayfalık bölüm, öz – açıklama – ek bilgi biçiminde üç sütuna ayrılarak yazıldığında, öz bölümü için 1/3 kadar uzunluk yeterli olabiliyordu[1]. (İşareti gereken bir nokta, bu yazım biçiminde orijinal metnin noktası ve virgülüne dokunmadan aynen sütunlara bölündüğüdür. Bir bakıma altının çizilmesi ya da renkli kalemle boyanarak dikkatin çekilmesi gibi.)

    Bu açıklamadan sonra dilimin altındaki baklayı çıkarayım: KURAN, NUTUK ve ortalama bir yurttaşın mutlaka okuması gerekli eserlerin uzunluklarından dolayı özellikle gençler arasında okunamadığını biliyor, nedenlerini de anlayabiliyoruz. Okumak bir yana uzun videoları bile izleyemeyen bir veri akıntısı içinde sürüklenen insanımızdan, vakit bütçelerini değiştirmelerini beklemek pek gerçekçi değil.

    Önemli eserlerin kısa versiyonlarının hazırlanması da içeriğin yarım yamalak hale gelmesi açısından doğru değil. En iyi çözüm, tam metinleri iki veya üç sütuna bölerek “yeni bir yazım biçimiyle” yayınlamak.

    Şimdi soru şu: Eğer kısaca açıklanan bu yaklaşımda esasa yönelik bir hata yok ise, onlarca basımevi içinden bir (1) tanesi ya da binlerce kişiden bir (1) kişi bu eserlerin herkesçe okunması konusunda dişe dokunur bir arzu niçin göstermez?

    Atatürk konusunda ciltlerce kitap yazıp, her iki sözün birisinde Atatürk’ten örnekler veren kişiler, dernekler; İslam dinini tebliğ amacıyla mizah örneklerini dahi dini konulardan veren kişiler böylesi bir ihtiyacı duymazlar. Hayır bu mümkün değil.

    Bu takdirde bir (1) olasılık var görünüyor: Örnek olarak verilen Kuran ve Nutuk’taki özler açıkça bellidir ve çoğunluk bunları bilmektedir. Yani Müslüman çoğunluk İslam dininin temel ilkeleri konusunda ortak anlayışa sahiptirler ve Nutuk’taki temel mesajlar konusunda da benzer anlayışlar oluşmuştur.

    Bu sonuca varmaktan son derece mutluyum; aksi halde farklı şeyler düşünmeye başlayacaktım. 13 Mart 2021


    [1] Bkz. http://tinaztitiz.com/dosyalar/Cesitli_konular/hyperwrite_aciklama.doc

  • İki Düşünce Sistemi Kümesi

    (-dir) ve (-mi?) Temelli Düşünceler hayatlarımızın içinde hep yer almıştır. Sadece birisine sıkıca bağlı olanlarımız olduğu gibi her birine zaman zaman girip çıkanlarımız da herhalde çoktur. Bunlardan birincisi yaşam kolaylaştırıcılığı nedeniyle çok yaygınlaşmış, ama o derecede de insanlığın başına dert kaynağı olagelmiştir. 

    Bir şeyi etkileri yoluyla uzun uzun tanımlamaya çalışmak yerine çerçevesini belirleyen ilkelerini (maksimler1) belirtmek daha doğru olabilir. Buna göre (-dir) Temelli Düşünce’nin belirleyici ilkesi şöyle ifade edilebilir: “Tüm olası sorularımızın temelinde bulunan ve hepsine birden cevap verebilecek tek doğru vardır.”

    Bu ilke gerçekten de zihinsel konfor sağlama açısından eşsizdir. Tek yapılması gereken, (-dir) temelli bir (veya her alanda bir veya birkaç) düşünce benimseyip ona uygun hareket etmekten ibarettir. Harcanması gereken zihinsel çaba sadece, benimsenen düşüncenin öngördüğü kuralların somut yaşam koşullarına uygulanması sırasındaki basit “nasıl” sorularına cevap aramak ya da o cevapları bulmuş kişilerden öğrenmekten ibarettir. 

    Örneğin, çakraların sayısı, yerleri, işlevleri vs, o konudaki (-dir) temelli düşünce sistemince zaten verilmiş olup, o düşünme sistemini benimsemiş kişilerce ayrıca keşfedilmesi için düşünmeye ihtiyaç yoktur; ama örneğin tıkanmış çakraların “nasıl” açılacağı gibi ayrıntı sayılabilecek konular ise bu konudaki uzmanlardan öğrenilebilir.

    Öğrenmiş kişiler bunları başkalarına öğretmek konusunda çok istekli (hatta zorla öğretici) oldukları için zihinsel çaba ihtiyacı hem yoktur hem de istenmez. Bu düşünce sisteminin en belirgin dışavurumu meraksızlıktır. Merak, (-dir) temelli düşünceyi tahrip edeceği için o sistemin ustalarınca (masters) hoşgörülmez.

    Bu düşünce sisteminin yaygınlığının esas nedeni, milyarlarca insanın akıllarına üşüşebilecek soruları tek tek merak edip zihinsel çaba harcamalarının önüne geçilmesidir. Bedende harcanan enerjinin önemli bir bölümünün, düşünme sürecinin gerektirdiği O2 ihtiyacını karşılamak için kullanıldığı; merak ve düşüncenin bedava olmadığı, avcı atalarımızın yaşamlarını sürdürebilmeleri için gelişmiş bulunan beyinlerimizin bugünün okul ve sosyal medyasınca tamamen gereksiz hale geldiği de dikkate alındığında, merak ve ikiz kardeşi soru sormanın yararlı değil zararlı bir eylem olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

    (Her şeye karşın yine de kalıtsal izleri nedeniyle içten içe merak eden insanların günün birinde uyanıp aptal yerine koyulduklarını anlayıp arıza çıkarmalarını önlemek için merak, soru, sorgulama, bilim gibi sözlerin her fırsatta bol bol tekrarlanıp içlerinin boşaltılması gibi dahiyane bir çözüm bulunmuştur.)

    (-dir) temelli düşünce’nin tarih boyunca bu yaygınlığı gerçekten de hayret uyandırıcı bir olgu ve aynı zamanda trajedidir.

    (-mi) temelli düşüncenin ne olduğunu ise uzunca açıklamaya ihtiyaç yoktur. Sadece hiçbir şey bilmediğini, ama merak ettiğini samimi olarak bilmekten ibarettir. 

    25 Ocak 2021

     (1) Maksim kavramı için bkz. https://www.kavrammutfagi.com/kavram/maksim

  • Olgu ve Yargı

    Bir köpeğin insanı ısırması değil insanın köpeği ısırması haberdir” derler. Benzer şekilde, olumlu haberler yerine olumsuzların ya da mesela idarelerin olası olumlu icraatını övenler yerine, yerenlerin ilgi toplaması da galiba aynı “sıra dışılık” ilkesine dayanıyor.

    Teknik deyimle “bilgi” (sokak kavgası, sel baskını ya da güzellik yarışması) taşıyabilecek kanalların (TV, gazete, internet ve diğer tüm) toplam kapasitesi, taşınabilecek toplam bilgi miktarına göre kat be kat fazla olduğu için, bu atıl kapasite ya asılsız ya da haber değeri küçük olumsuz haberlerle doldurulur. O da yetmezse “tarzım bu“, “yaşam sürdürme” filan gibi akla ziyan afyonlarla doldurulur. Buraya kadar anlaşılır bir durum.

    Bu akış içinde kuşkusuz her şey işe yaramaz olamaz; birlikte yaşamın önemli kurumlarından birisi olan siyaset (Arapça seyislik, at bakımı, yönetim anlamında ) ve onun da ayrılmaz iki parçası yöneten güç (iktidar) ve yönetenin tuttuğu yolun aksini (Arapça hilaf) gösteren (muhalefet) bilgi kaynakları içinde ağırlıklı bir yer tutar.

    İktidar neyi niçin yaptığını doğru bilgilere dayanarak anlatıp elindeki gücün sürdürülme iznini uzatmak için çaba gösterirken, muhalefet de yapılanların yol açtığı ve açabileceği yanlışları yine doğru bilgilere dayanarak ortaya koyarak, halkın doğru bilgilenmesini; dolayısıyla da doğru seçimler yapabilmesini sağlar. Bu mükemmel bir işleyiştir.

    Gerçekte ise durum tam böyle olmayabilir, çünkü tanımlanan bu yol sürekli bilgi edinmeyi, araştırmayı, gerektiğinde savunduğunun yanlış olduğunu kabul edip çark etmeyi gerektirir.

    Üzerinde durmak istediğim nokta tam burası; yani bu zor ama çıkar yol yerine, ayrılmaz ikilinin sapabilecekleri “kestirme ama çıkmaz yol“a işaret etmek  ve nasıl olup da bunun anlaşılamadığını paylaşmak.

    Çıkmaz yolun nasıl bir yol olduğunu daha açıklıkla ortaya koymak gerekirse şöyle: Doğru olduğu düşünülerek yürünmesine karar verilen yola ait “olgu ve tahminleri” ortaya koyup “bu olgu ve tahminlerin öznesi olanlara (iktidar ve/ya muhalefet) ait yargıları muhataplarına -saygı gereği- bırakmak yerine; doğrudan yargıların iletişimini yapmak!

    Bu tutumun kaçınılmaz sonucu, yargılar -doğru olsa dahi- aklı başında muhataplarca kendilerine saygısızlık olarak algılanması ve de yargıların ciddiye alınmaması.

    Mesele burada da bitmiyor; yargılara dayalı üslup olası yanlışları perdeleyerek amacı yanlışların ortaya çıkmasını önlemek olanların da işlerini kolaylaştırıyor. Böylece iktidar ya da muhalefet böyle bir sonucu planlamamalarına rağmen, tam aksi sonuca niçin yönelirler? Nedenini bilen var mı?

    Doğrusu, herhangi bir siyasetçi olgu ve tahminleri yargılarıyla birleştirmeye başladığı ilk anda dinlemeyi bırakıyorum. İktidar ya da muhalefet fark etmez!

    Bu tutum hele bir uzman tarafından sergileniyorsa tüm söylediklerinin değeri bir anda sıfıra iniyor.

    1 Ocak 2021 (rev. 2.1.2021)

  • Zincirdeki eksik baklalar ve sonuçları

    Çoğu kimsede çoğu zaman var olabilecek ‘düşünme alışkanlıkları’na oldum olası merakım var. Bu nedenle de gazete köşe yazılarına, TV tartışmalarına, hatta internet ortamındaki yazışmalara daha bir dikkatle bakarım.

    Genellemek istemem ama, gözlemlediğim böyle bir alışkanlığı ve ona yol açtığını düşündüğüm neden(ler)i paylaşmak; gelebilecek yorumlar yoluyla da zenginleştirmek isterim.

    Zihnimize çeşitli yollarla üşüşen sorular var. Belki de en yaygın olanlardan birisi, HUMAN The Movie adlı filmin son sahnelerinin birindeki çocuğun[1] -bu veya benzer ifadelerle- sorduğu şu sorudur: “Kendime sordum, niçin bu Dünya’dayım? Buradayım çünkü Tanrı’nın benim için bir planı var. Çünkü bu Dünya’da olan herkesin bir misyonu var; o halde benim de var, ama ben onu henüz bilmiyorum?”

    Filmdeki çocuğun, sorduğu sorunun cevabını henüz bilmediğini açıklıkla söylemesinden sıra dışı bir zihinsel yeteneğe sahip olduğunu düşünüyorum. Ama yine de sorusunun bir cevabı olduğundan emin. Belki yaşadıkça bu soruyu sora sora ya bir misyonu olduğu ya da bir avuç enerjiden başka bir şey olmayabileceği gibi bir sonuca varacaktır. Ne sonuca varacağı bu yazının konusu açısından önemli değil; önemli olan zihnindeki bu soruya ve daha yüzlercesine cevap bulmak için duyduğu büyük arzudur.

    Sorularına cevap bulmak” dürtüsünün tüm canlılarda ortak olduğu görülüyor. Bu nedenle de dünyaya yeni gelenlerin bebeklik dönemlerindeki sevimli ve komik hallerinin birer “cevap arama” eylemi olduğunu, büyüdükçe bu meraklarını yavaş yavaş -eğitim yoluyla- kaybedip birer çok bilmiş meraksız haline dönüştüğünü söyleyebiliriz.

    Cevabını aradığımız “zihinsel alışkanlıklarımız” bağlamındaki soru açısından burada önemli olan, cevabını bildikleri ile bilmedikleri arasındaki eksik baklaları tamamlama ve o baklaların eksikliğinin yarattığı rahatsızlığı giderme arzusunun ne denli güçlü olduğudur.

    Türümüzün kültürel alışkanlıkları bu eksik baklaları giderme konusunda o derece hızlıdır ki, boşluğu kapatacak açıklamaların, düşünme zincirinin bütünü ile tutarlı olmasına, referans alınabilecek tek yol gösterici olan “akıl-sezgi etkileşimi yoluyla evrimleşmiş bilim”in bu konuda bir cevabı olup olmadığını doğrulamaya zaman harcamadan, doğrudan doğruya kendine makul gelen bir açıklama bulup boşluğu kapatır (Dini inançlar bu bağlamda ilk başvurulan -boşlukları dolduran silikon macunlar kadar pratik- araçlardır).

    Bu alışkanlık ilk bakışta yanlış gibi görünse de muhtemelen evrim açısından türe bir avantaj kazandırmakta olabilir. Öyle ya, her açıklama boşluğu bir belirsizlik, her belirsizlik bir düşünme zorunluğu, o zorunluk bir zaman sarfı, o ise avcılık-toplayıcılık açısından rakiplerinden geri kalmak anlamına geleceği için, bir risk alarak o boşluğu bir varsayımla kapatmaktadır. Eğer tesadüfen de olsa o varsayım işe yararsa, artık düşünme zincirinin o bölümüne yapılan yama tuttuğu gibi, belki başkaca boşluklar için de kullanışlı bir silikon dolgu malzemesi bulunmuş olmaktadır. Varsayım işe yaramaz ise, muhtemelen niçin işe yaramadığını sadece kendisi bilecek, belki de işe yaramazlığı yeni bir dolgu ile kapatmaya kalkacak; her defasında gözünün (yani aklının) oraya takılmasına engel olmak için de orayı biraz zor görülebilir bir boya ile boyayıp kendini kandıracak -ama rahata da ermiş olacak-tır.

    Eksik düşünme baklalarının bu gibi üç kağıtçılıkla dolgulamayı engelleyebilecek tek malzeme “kuşku”dur. Eğer kuşku bilinçli bir düşünsel alışkanlık haline gel(e)memişse, eksik bakla yukarıda değinilen yanıltıcı dolgu malzemeleri yoluyla derhal kapatılacaktır.  Eğitimdeki ezber[2], tekrar[3] ve koşullandırma[4] gelenekleri yeni dolgu malzemeleri üretimine son derece elverişli malzemeler olup, ulusça elbirliği halinde imal edilmektedir.

    Eksiksiz zincir olması gereken düşünmenin boşlukları hangi malzemeyle doldurulmuş olursa olsun, bunların gerek kişinin kendisi gerekse başkalarınca fark edilmemesi için “tumturaklı söz söyleme”, “yabancı sözcük kullanımı”, “bağırma”, “inanç ve diğer ideolojileri sorgulamaya kapatmak” gibi boyalarla dikkat çekmez hale getirilir.

    29 Aralık 2020


    [1] Bkz. https://youtu.be/fC5qucSk18w dakika:02.56.30

    [2] Bkz. Ezberin Türevleri, http://tinaztitiz.com/2012/05/25/ezberin-turevleri/

    [3] Bkz. Tekrarsız Öğrenme, http://tinaztitiz.com/2012/04/16/tekrarsizogrenme/

    [4] Bkz. Koşullandırma, http://tinaztitiz.com/2012/05/25/yeni-dusunme-bicimi-kosullandirmamaya-dayali-olmalidir/

  • “Kör kör parmağım gözüne”

    Bir anektod: Yaklaşık 15 belki 20 yıl önce, o zamanki SABAH Gazetesi’nin İstanbul Basın Ekspres yolundaki binasında bir randevum var. Havaalanına giderken sık sık önünden geçtiğim için binayı biliyorum. Arabamla binanın neredeyse birkaç on metre yakınına kadar geldim; ama otoyol ile bina arasında aşılamaz bir bariyer var, yani yoldan binaya erişilemiyor; demek ki binaya erişim için daha önce ya da daha sonra bir sapak var. Ya öncekini kaçırdım ya da daha ileride.

    Böyle düşünerek daha ileri gittim ve herhangi bir giriş bulamayınca, sapağı kaçırdığımı düşünüp bir yerlerden U dönüşü yapıp bu defa kaçırmamak üzere gözlerimi dört açtım. Fakat önce de bir sapak, bir giriş yok. 

    Nihayet arabayı bariyer kenarına park edip indim, binanın önünde sigara içenlere, (ses mesafesindeler) binaya araçla nasıl erişeceğimi sordum. İleriden otoyoldan çıkılıp arkalardan bir yerden sapılarak ulaşılması gerektiğini tarif ettiler ve böylece -B.Pascal’ın da ünlü “tecrübe zor ve pahalı bir okuldur; ama aklını kullanmasını bilmeyenlerin gidebilecekleri tek okuldur” sözünü de bir kere daha hatırlayarak- binaya erişebildim.

    Çıkardığım ve paylaşmak istediğim sonuç şudur: “Kör kör parmağım gözüne” gibi çok açık (gibi) durumlar çoğu zaman yanıltıcı olabilir. O gözünüzün önünde (gibi) görünen şeye daha uzun bir yoldan erişmek zorundasınızdır. 

    Hepimizin üzerlerine bir yağmur gibi yağan enformasyon bombardımanı altında sürekli “sorunlar” ile temastayız. Bir bölümü bireysel olarak bizi de ilgilendiriyor; bir bölümünden ise ancak dolaylı olarak etkilendiğimiz için sadece haber almakla yetiniyoruz.

    Bunlardan doğrudan etkileyenler için -çoğumuz açısından- çözüm çok açıktır (aynen gözümüzün önündeki gazete binasına erişmek gibi). Mesela herkesin 1 numaralı sorunu ‘işsizlik’. Hemen gözümüzün önünde onlarca çözümü var: Herkes, çalıştırdığı kişi sayısının %10 u kadar işsizi işe alsa ya da işe alamıyorsa verdikleri vergiye bir yüzde eklense!

    Fakat bu ikisi de çözdüğünden daha çok sorun üretir: Adalet ilkesi gereğince benzer uygulamayı tüm sorun alanlarına yaygınlaştırılması talep edilecek; bu yapılamayacak ama bir de üstüne milletin birbirine girip aralarında zaten mevcut olan kutuplaşmaları da artıracak; üstüne üstlük rüşvet olayları patlama yapacak.

    Gerçek çare (aynen bina girişinin bulunması gibi), tüm sorunlara yol açan daha az sayıdaki, ama olumlu etkileri gecikmeyle ortaya çıkabilecek ve muhtemelen sorunun yol açtığı kalıcı hasarların da bir bölümüne razı olmayı gerektiren derindeki ‘yapı taşları’na yönelmek.

    Toplumun -ister yerelden ister küreselden yansımış olsun- sorunlarına ilgi duyanlar, şu zihinsel beceriyi geliştirmek zorundalar: Giriş (çözüm) kapısı ne kadar yakın görünürse görünsün, sorunlara yol açan derindeki yapı taşlarını[1] ve onların kalıcı hasar verebilirlik ve de doğurganlıklarını görerek, ona göre çözüm araçları tasarlayabilme becerisi.

    19 Aralık 2020


    [1]  Yapı Taşları için bir örnek çalışma için bkz. https://ggle.io/3f2y

  • “Doğrunun yanında, eğrinin karşısında” ve de çıtanın yeri?

    Dindar ve/ya seküler insanlarımızın kendilerini bağlı hissettikleri ahlak ilkeleri içinde herhalde birisi de başlıkta yer alandır[1].

    Toplum sorunlarına duyarlı insanlarımızın ne denli çok olduğunun göstergelerinden birisi sosyal medyadır. Çeşitli dernek, vakıf ya da platformlar halinde örgütlenmiş olanların sayısı, ileri ülkelere göre hala geride ise de, birkaç on yıl geçmişle karşılaştırıldığında -internetin de yardımıyla- olağanüstü artmıştır. Bu, inançlardan bağımsız olarak önemli bir ahlak ilkesine bağlı insan sayımızın çokluğunu gösteriyor; çok iyi.

    Bir de madalyonun öteki yüzü var: Bu örgütlenmelerin -benim görüş alanım içindekilerin- bir çoğu, adına yakınma ayini diyebileceğim bir tutum içindeler. Son derece birikimli insanlar çeşitli yollarla -şimdilerde çevrimiçi ağırlıklı- bir araya geliyor; nelerin yanlış olduğunu ve bunların düzeltilmesinin şart olduğunu birbirlerine anlatıp sonra da, bu düzeltme işlerini yapmaları gerektiği düşünülenlere saydırıp gönül ferahlığı ile ayrılıyorlar. Ben bunu bir ayine benzetiyorum; ritüelleri var, duaları var, belirli bir terminolojisi var.

    İlginç bir olgu daha dikkatimi çekiyor: Kutuplaşma, ötekileştirme toplumumuzun en yaygın eğilimlerinden birisi. Kanımca bu üç ayrı nedenden kaynaklanıyor. Birincisine kasıtsız bölücülük adını taktım; taraftar fanatizmi, yörecilik, din, mezhep, etnik köken bunlardan nispeten masum olanlar, ama yine de birer ötekileştirme aracı.

    İkincisi ise kasıtlı bölücülük; belirli bir amaçla yapılıyor, nedenleri muhtelif.

    Dikkat çekmek istediğim ise üçüncüsü; sorunları “anlama“, “çözümleme (analiz)” ve “çözme” görevi olup da bunları gerçekleştirme kapasitesi düşük olanlar, bir “karşı” yaratarak, tüm olumsuzlukları ona yüklüyor; böylece görevini yapmış olmanın(!) huzuru ile kendi yandaşlarının desteğini hak ediyor.

    Toplum sorunlarından yakınan örgütlenmeler ile, anlama-çözümleme-çözme kapasiteleri düşük olanlar arasında görünmez bir dayanışma var ve birbirlerinden habersiz birbirleri için uygun ortam yaratıyorlar. Bu sürecin bu yolla devam edip olumlu bir sonuç vermesi pek mümkün görünmüyor.

    Buna karşı bir çare önerim var: Salt yakınmacı ayin yaklaşımını bir ahlak sorunu olarak ilan edip, çıtayı yukarı bir yere koymak. Ağlaşma, suçlaşma, istirahatleşme üçgenini kırıp, adına holakrasi[2] denilen örgütlenme modelini benimsemek. Doğrudan, önce anlama, ardından analiz ve çözümleme adımlarını atmak. 

    Her holakratik örgütlenme bir diğerinden deneyimlerini öğrenip, onun eriştiği düzeyin üzerindeki bir noktaya çıtasını koyarak, yeni bir birlikte var olma paradigması kuralım; tüm kasıtlı bölücüleri safdışı bırakalım.

    Ağlaşma, suçlaşma, istirahatleşme oturumlarının yerini Yetkin Akıl Üretim çalışmaları alsın. Peki bu bir ütopya mı? Hayır değil. Bir sonraki yazımda bunun nasıl gerçekleşmekte olduğu üzerinde durmak üzere hoşça kalınız.

    16 Aralık 2020


    [1]  Dini terminolojideki karşılığı “maslahat” olan sözcüğün karşılığı:  “doğru, düzgün ve kusursuz olma; iyilik, uygunluk, yarayışlılık” gibi mânalar içeren salâh kelimesinden türetilmiş olup “bir şeyin maksada uygun özellikte olması, fesadın zıddı, iyi, uygun, elverişli, yararlı, iyi olana ulaştıran” anlamlarına gelir. bkz. https://islamansiklopedisi.org.tr/maslahat

    [2] Holakrasi 21.yüzyılın yönetim modeli olarak görülüyor. Holakrasi hiyerarşinin olmadığı, merkeziyetsiz ve ekiplerin özerklik içinde hareket ettiği bir sistemdir. Her örgütlenme hem özerk bir parça, ama aynı zamanda bir bütünün de parçasıdır. Holakraside kadınlara daha fazla sorumluluk yükleniyor. Holakrasinin ana sütunlarını şeffaflık, ölçülebilirlik ve organizasyonel çeviklik oluşturuyor. https://en.wikipedia.org/wiki/Holacracy

  • Otobiyografi kesiti 8: Kumarhanelerle ilgil birkaç anektod…

    • Aralık 1987 – Şubat 1989 tarihleri arasında 14 ay bulunduğum Kültür ve Turizm Bakanlığı görevim sırasındaki ilginç bir konu kumarhaneler sorunu olmuştur. Kumar sorunu neredeyse başlangıcı belli olmayan bir sorun ise de, benim burada söz ettiğim bu geniş alanın özel bir dalı olmuştur.

    Halk arasında “kollu canavar” olarak anılan ve makineye karşı oynanan kumar dallarından birisi olan slot machines, sosyal dokuya en çok zarar veren öğelerden birisi olmuştur.

    Küçük paralarla,  üstelik de büyük kazançlar sağlanabileceği gibi inançla oynanabilmesi ve her kayıptan sonra yine küçük paralarla tekrarlanabilme özelliği,  bu makinelerin gerçek bir canavara dönüşmesine yol açmıştır.

    Yeraltı kumarhanelerine erişimin –özellikle de kadınlar için- güç, dönen paraların çoğu kişinin mali gücünün üzerinde olması; kollu makinelere ise her turistik otelde kolayca erişilebilir olması, bunların yaygınlaşmasının başlıca nedeni olmuştur.

    • “Yasaklama” genellikle sevimsiz ve uygun yer, zaman ve kapsamda kullanılmadığı sürece yarardan çok zarar getiren bir araç olsa da, sorun çözme araçlarının oluşturduğu bütün içinde bulunması gerekli bir enstrümandır.

    Bu ilkeyi unutmaksızın,  turistlerin eğlence seçeneklerinden birisi olarak turistik belgeli otellerde izin verilen kollu kumar makineleri, Türkiye’de yaşayan T.C. vatandaşlarına tarafımdan yasaklandı.

    • Yasaklama kararına etki yapan epey faktör olmuştur. Diğer ülkelerdeki uygulamalar, yasaklamanın sonunda yeraltı kumarhanelerinin artması olasılığı vb faktörler yanında, bir gün İstanbul’da bir turistik oteldeki birebir gözlemim gözlerimin iyice açılmasına neden oldu.

    Tezgahtarlık yaparak, hasta kocası ve küçük oğluna bakan bir kadın, komşularının anlattıklarından etkilenerek, çektiği mali sıkıntılara bir çözüm olması için –ve bir kumar tutkusu olmaksızın- kollu makinelerde oynamaya başlamış.

    O güne kadar küçük birkaç meblağ hariç derdine deva olabilecek bir para da kazanamamış. Fakat bu arada umulmayan başka  bir şey olmuş. Bunu ben birkaç kişiden daha dinlemiştim; makinenin kolu çekildiği anda duyduğu sese bir tutkuyla bağlanmak!

    İlk bakışta anlaşılmaz –ve saçma- görünen bu tutku tüm haftalığını alıp götürmeye başlayınca, kadın bir çözüm(!) buluyor: O güne kadar o taraklarda bezi yok iken, bu defa o otelde –parası bitince- erkeklerle yatıyor ve kazandığı parayla alt kata inip tekrar o tutkulandığı sese para yatırıyor.

    Kumar, kuşkusuz herkes için riskli bir alışkanlık olsa da özellikle dar gelirli sosyal kesim için gerçek bir canavara nasıl dönüştüğünü göstermesi açısından bu örneği hiç unutmadım.

    • Yasaklama kararından hemen sonra, kollu canavarların ne büyük –ve güçlü- bir sektör olduğunu anlamam çok vakit almadı. Başlangıçta basının küçük bir bölümü hariç çoğunluğu yasaklamanın lehinde tutum alırken, kısa süre içinde tek tek tüm sesler kesildi. İki kişi hariç: Uğur Dündar ve Bekir Coşkun.

    Bu iki kişi tehdide pabuç bırakmadan sonuna kadar desteklediler. Özellikle sevgili Uğur Dündar’ın, şahsıma yönelik eleştirilere karşı takındığı tutumu hiç unutmayacağım.

    Görevden ayrıldıktan yıllar sonra bir TV programında kendisini izlemiştim. Orada da bu vefalı tavrını göstermiş ve o zamanki mücadele bağlamındaki rolümüzü belirtmeden geçmemişti.

    • Yeşilköy hava alanı VİP salonunda, İstanbul’dan Ankara’ya gitmek üzere bekliyorum. VİP salonu biraz yol geçen hanı gibidir. O salonu kullanabileceklerle hiç ilgisi olmayan kişiler de sık sık oralarda bulunur.

    Kürk mantolu bir hanım; kim olduğunu bilmiyorum. Kürk manto giymesi hariç saygın bir hanım da olabilir. Yanıma yaklaştı ve o çok bilinen yağdanlık bir tavırla beni çok takdir ettiklerini vs anlatmaya başladı. Fakat konuşmasında sürekli vurguladığı “biz” deyimini merak ettim ve sordum: Affedersiniz “biz” kimdir?

    Kadın biraz şaşırarak –bilmekliğim gerektiği halde bilmediğim için-, “biz ‘Talih Oyunları Salonları Mahalleri İşletenleri Derneği’yiz”; sizi çok seviyoruz ama sektörümüze de zarar veriyorsunuz, büyük vergi kaybına neden oluyorsunuz” deyince dayanamayıp, “merak etmeyin, sizlere diğer yasa ve ahlâk dışı alanlarda çalışma imkanı tanıyacağız” deyivermiştim.

    • Rahmetli Özal bakanlarına rahat bir çalışma ortamı yaratır, ancak önemli kararlar konusunda telkinde bulunurdu. Benim kendisiyle çalıştığım –Devlet Bakanlığı da dahil- 4 yıl içinde hatırlayabildiğim tek telkini –o da bir arkadaşım yoluyla- kumarhanelerin Kıbrıs’ta açılmasına izin verilmesiydi. Uygun dille reddedince konu bir daha –benim zamanımda- gündeme gelmedi ve bunu ima eden hiçbir şey de söylemedi.

    Bu kadar geniş ve doğrudan rant içeren ve uğrunda cinayetler işlenen bir konuda kuşkusuz hatırlanabilecek birçok şey vardır. Ama aradan geçen yirmi yılı aşkın sürenin aşındırıcılığını bir anda aşabilenler bunlardır..

    30 Ocak 2012 Pazartesi

  • Birkaç ben olabilir benden içeri!

    Kendimizi başka birisinin yerine koyarak düşünme muhtemelen insanlık tarihi ile yaşıttır. Hatta acaba benzer bir davranış diğer canlılar için de geçerli midir? Hayvanlar ve bitkiler üzerinde yapılan araştırmalar ilerledikçe bu konuda şaşırtıcı sonuçlarla karşılaşabiliriz. Nitekim Johns Hopkins üniversitesinden Dr. James C. Harris’in bulgularına göre, “hayatta kalmak için bir grup içinde yaşamayı seçen hayvanlar, ister insan ister insan olmayan (non-human) olsun, etrafındakilerin hissettiklerine karşı daha duyarlı olmak zorundadır[1].

    Bitkiler için durum nedir? Belki tuhaf gelebilir, benzer empati bitkiler için de geçerli görünüyor. Örneğin TED-Ed’te[2] yayımlanan bir makalede Richard Karban şunu diyor: “Bitki yaprakları, aç böcekler veya istilacı bir çim biçme makinesi tarafından zarar gördüğünde, uçucu kimyasallar yayarlar. Taze kesilmiş çimlerin kokusu bu yüzdendir. Adaçayı ve lima fasulyesi gibi bazı bitki türleri, havadan gelen bu mesajları yakalayabilir ve kendi iç kimyalarını buna göre ayarlayabilirler

    Bu konuyu ele almamın nedeni, doğanın bu harika özelliğinin sadece yaşam sürdürmek değil, daha yetkin akıllar[3] üretebilmek için de ipuçları içerdiği üzerinde durmaktır. Yetkin aklın niçin gerektiği ya da tek akılların niçin yetersiz olduğu ise, mevcut sorun stokunun yapısının[4] anlaşılması, sonra da o stokta azalmalar sağlayabilecek çözümlerin üretilebilmesindeki ihtiyaç nedeniyledir. Özellikle girift ülke sorunları açısından yetkin akıl ihtiyacının ne denli yaşamsal olduğu açıktır.

    Yetkin (ya da birleşik) Akıl üretimi açısından güçlükler çeşitlidir. Bunların başında “Birden fazla kişinin akıllarından ancak ortak akıl[5] üretilebileceği; bunun da, ortaklardan herhangi birisinin aklını aşamayacağı[6]; özetle birleşik=yetkin bir aklın oluşturulmasının mümkün olamayacağı” şeklinde özetlenebilecek anlayış yaygınlığı geliyor. Bir diğer zorluk, bu tür çalışmalara katılabilecek kişilerin, çeşitli akıl daraltıcılar’ını[7] esnetmekte kullanabilecekleri araçların azlığıdır.

    Bu yazının amaçlarından birisi bu yaygın anlayışın doğru olmadığını göstermeye çalışmak; diğeri de (kendim2) adlı bir esnetme aracını tanıtmaktır.

    Journal of mathematical Psychology dergisinde yayımlanan makaleden[8] bir alıntı şöyle: “Çok sayıda ve  farklı bireyin ortak bilgisi, tahmin ve karar verme problemlerinde tek uzmanlardan daha iyi performans gösterebilir. Kalabalığın bu bilgeliği, internet arama motorları, siyasi seçimler veya borsalar gibi farklı toplumsal alanlarda kanıtlanmıştır. Son zamanlarda psikologlar, insanların beyinlerinden farklı yanıtlar alarak kendi zihinlerinde farklı bir toplumu simüle edebileceğini iddia ettiler (Vul ve Pashler, 2008). İddianın altında yatan fikir, bireylerin beyinlerindeki farklı bilgi alanlarına erişebilmeleri; bunların ortak değerlendirilmesinin, ayrı değerlendirmelerinden daha iyi tahminler verdiğidir.”

    Görüldüğü gibi işin sırrı, “beyindeki farklı bilgi alanlarına erişebilme”de saklı. Peki bu nasıl olabilecek?

    Bu konudaki cevap, W.Timothy Gallwey adlı bir tenis hocasından geliyor. Gallwey uzun süre çalıştırdığı öğrencilerinin performansları ile kendisinin verdiği düzeltici talimatların neredeyse ters orantılı olduğunu, talimatları azalttıkça performansların arttığını keşfediyor ve bulgularını harika bir kitapta topluyor: The Inner Game of Tennis.

    Kitapta tenisle ilgili fazla bir bilgi yok. Top-spin servisin nasıl atılacağı vb karmaşık konulardan hiç bahis yok. Zaten bir süre içinde kendi de bunu farkediyor ve diğer spor dalları için de “The Inner Game of ….” kitapları kaleme alıyor; sonuncu kitabı ise “The Inner Game of Management”.

    Gallwey, bütün bu dizide şunu vurguluyor[9]: “Her oyun bir dış oyun ve bir iç oyun olmak üzere iki bölümden oluşur. . . . Bu kitabın tezi,  iç oyunun nispeten ihmal edilen becerilerine biraz dikkat çekmeden herhangi bir oyunun oynanmasında ne ustalık ne de tatmin bulunamayacağıdır. Bu, oyuncunun zihninde geçen oyundur ve konsantrasyon, gerginlik, kendinden şüphe duyma ve kendini kınama gibi engellere karşı oynanır. Kısacası, performansta mükemmelliği engelleyen tüm zihin alışkanlıklarının üstesinden gelmek için oynanır. . . . İç oyundaki zaferler, kupa maçlarında herhangi bir katkı sağlamayabilir, ancak daha kalıcı olan ve kort içinde olduğu kadar kort dışında da kişinin başarısına önemli ölçüde katkıda bulunabilecek değerli ödüller getirir.”

    “Kendim1‘i susturmak için, performansımıza olumlu ya da olumsuz yargılar eklemeyi bırakmalıyız. Örneğin, bir servis atışının iyi  veya kötü olduğunu düşünmek, kendim2‘nin ne yapılacağına dair sezgisel algısını kapatır. Gallwey, kendim1’in müdahalelerinin, doğru ve hızlı hareket için gereken akışkanlığı engellediğini fark etti.”

    “Kendim2’nin doğru eylem duygusunun yerini almasına izin vermek için, eylemlerimizi olduğu gibi görmeyi öğrenmemiz gerekir. Neyin doğru neyin yanlış olduğuna değil, ne olduğuna odaklanmalıyız. Gallwey’in açıkladığı gibi, net bir şekilde görebildiğimizde dahili öğrenme sürecimizden faydalanabiliriz: Ama her şeyi olduğu gibi görmek için, ister koyu ister pembe renkli olsun, yargılayıcı gözlüklerimizi çıkarmalıyız. Bu eylem, güzel olduğu kadar şaşırtıcı da olan bir doğal gelişim sürecinin kilidini açar. . . . İlk adım, vuruşlarınızı olduğu gibi görmektir. Açıkça algılanmaları gerekir. Bu yalnızca kişisel yargı olmadığında yapılabilir.” (Mesela kendinizi videoya çekip seyretmek gibi)

    Bütün bu sportif jargondan çıkan net sonuç, kendim1’in müdahaleciliğinden -yani akıl daraltıcılığından- kurtulup, kendim2’nin akışkan ortamına geçebilmektir. Bu, tenis oyunu kadar yetkin akıl üretiminde de anahtardır.

    Ayrıca, bu akışkan (daraltıcıları en azından esnetilmiş) ortamın bir diğer kullanım yolu, bu alanda bir (hatta daha çok sayıda) kendin2, 3, .. tanımlamaktır. Kişiliğini (inatçı, iflah olmaz kuşkucu, uzlaşmacı, uçuk, her şeye itirazcı, ihaleci, tembel, tek yol şudurcu vbg) bildiğimiz kişilerden oluşan bir takımı zihnimizde oluşturabilir ve bir beyin içi beyin fırtınasında bu kişilikleri müzakereye sokabiliriz.

    Önerilen bu modele ait bir deneme “Sistemli Kutuplaştırma Girişimleri Nasıl Önlenebilir?” sorusuna cevap ipuçları aramak amacıyla iki takımla yapılmıştır. Takımlardan birisi yedi gerçek kişiden[10] oluşurken, diğeri biri gerçek ve üçü ise gerçek kişinin kendim2 alanında (zihinde) tanımlanmış farklı kişilikteki sanal kişilerden oluşmuş; sonuçta her iki takımın bulguları birleştirilerek bir dizi ipucu belirlenmiştir.

    Bu testten öğrenilenler ile oyun kuralları gözden geçirilmiş ve yeni bir soruyu cevaplamak üzere, daha kalabalık bir takımın oyuncularının her birinin kendim2 alanlarında paralel takımlar oluşturmaları yolunda çalışılmaktadır.

    21 Ekim 2020


    [1]Do Animals Have Feelings? Examining Empathy in Animals”, Posted April 3, 2019 by UWA | Psychology and Counseling News, https://bityl.co/443L

    [2] TED-Ed: Lessons Worth Sharing, Can plants talk to each other – Richard Karban, https://bityl.co/4452

    [3] Yetkin akıl için bkz. https://www.kavrammutfagi.com/kavram/birlesik-akil

    [4] Sorun stoku deyimiyle, çözülemediği için biriken ve durduğu yerde gerek kendi içinde yaptığı bileşikler, gerekse stok dışında yeni ortaya çıkabilecek sorunlarla yapabileceği birleşmeler yoluyla büyüyen sorunlar kastediliyor; bkz. https://www.kavrammutfagi.com/kavram/sorun-stoku . Stokun yapısı deyimi ise, onu oluşturan sorunlar arası bağlantıları anlatıyor. Gündelik dilde sıklıkla kullanılan “sorunları bilmek” deyimiyle aslında “sorunun kökleri ve diğer sorunların kökleri arasındaki ilişkiler” değil, genellikle sorunun yol açtığı yüzeysel semptomlar kastediliyor.

    [5] Ortak Akıl için bkz.https://www.kavrammutfagi.com/kavram/ortak-akil

    [6] Küme Zekası (crowd intelligence) kavramı da gerçekte bu görüşü yadsımıyor. Kalabalık içinde bazı kişilerin “doğruya en çok yaklaşacağı”, onun dışındaki tüm kişilerin görüşleri ne kadar farklı olsa da, ortalamanın sağ ve solundakilerin birbirilerinin etkilerini yok edecekleri bellidir. Bu durumda “yetkin akıl”dan çok, “en sık tekrarlanan akıl” söz konusu olabiliyor.

    Kuşkusuz bu akıl düzeyi, uzlaşıya dayalı akıldan daha yüksektir, ama ortakların akıllarını aşamaz. Yetkin akıl ise, küme aklının ortakların tek akıllarını aşabildiği hal olup, bu çalışmada peşinde olunanan da budur.

    [7] Akıl Daraltıcılar için bkz. https://www.kavrammutfagi.com/kavram/akil-daraltici

    [8] Journal of Mathematical Psychology makalesi için bkz. https://bityl.co/3FWZ

    [9] ( https://fs.blog/, yazı adresi: https://fs.blog/2020/01/inner-game-of-tennis/) adlı makaleden yer yer alıntılar yapılmıştır.

    [10] Takım, 3ü kadın 4ü erkek; yurt içinde farklı şehirlerde ve yurt dışında yaşayan; mimar, patolog, öğretmen, mizah yazarı, emekli asker ve avukat, bilişim uzmanı, mühendis kişilerin bulut ortamında tanımlanan bir Ortak Erişimli Müzakere Formu’nda, 3 günlük süre içinde kendilerine uygun saatlerde, ama hergün birer saat birlikte bilgisayar başında yazışarak ve iki defa da Zoom ortamında buluşarak belirli kurallar (https://ggle.io/3NmJ)  dahilinde tartışmıştır.

  • “Korkmama Özgürlüğü”: Ekmekten bile önce!

    Yıllar önce “Kimler Nelerden Korkuyor?” başlıklı bir yazı yazmıştım (tıklayabilirsiniz) Listenin uzunluğu, “herhalde başka korku kalmamıştır” düşüncesi oluşturmuş; aradan zaman geçip de 207 farklı korkunun varlığını keşfedince, doğada  en yaygın olanın karbon (C) değil korku (Ko) elementiJ olduğunu, ayrıca başka ülkelerde bulunmayabilecek endemik korku türlerinin de ülkemizde bulunduğunu anlamıştım (tıklayabilirsiniz). (Rüyasında eşinin kendini aldattığını görüp, önlem olarak karısını öldürerek namusunu korumaya alan yurttaşımızın korkusu böyle bir endemik türdür.)

    TÜİK -Orwell 1984’teki Hakikat Bakanlığı’nın- “gerçekleri rakamlara uyumlandırma” işlevlerinden zaman bulsa, hane halkı anketleri yaparak hangi korku türünün yurdumuzun hangi yörelerinde daha baskın olduğunu saptayıp buna göre önlemler önermeli.

    Bu, işin şaka yüzü. Madalyonun diğer yüzü, ülkenin görünür rotasıyla mutabık olmayan herkesi sarmalayan başat duygunun korku olduğu katı gerçeğidir. Bunun öznel bir değerlendirme mi yoksa gözlenebilir olgulara (facts) dayalı mı olduğunu merak edenler, “rota ile mutabık olmayan” kesimden çalışan, çalıştıran, bankada parası olan, olmayan, öğrenci, mezun, sanatçı, bilim insanı, gazeteci, yargıç, avukat, bürokrat, asker, kadın, erkek vb. kesimlerin her birisinden rastgele birer kişiye şu soruyu sorabilir: Herhangi bir konuda karar alma durumunda olduğunuzda, kararınıza etki yapan faktörler içinde “idarenin hoşuna gidip gitmeme” faktörü kaçıncı sırada yer alıyor? Yer almıyor ya da geri sıralarda yer alıyor şeklindeki cevapların yalan ya da korku eşliğinde verilmiş “ne olur ne olmaz, bir duyan olur” türünden yanıtlar olacağından emin olabilirsiniz.

    Bir diğer tahminimi daha paylaşmak isterim: Bu yaygın korkunun bir nedeni, mevcut idarenin “korkutmayı bir yönetim aracı olarak benimsemiş oluşu” ise de, onun altındaki katman, toplumsal kavram dağarcığında “korkutulmama, korkutulmaktan masun olma” gibi bir kavramın bulunmayışı; yaşam taleplerinin, Maslow’un somut ilk düzey ihtiyaçlarından ibaret oluşudur.

    Uzunca sayılabilecek siyaset yaşamı içinde -oylarını istemek amacıyla- isteklerini sorduğum insanların neredeyse tamamının, maddi ihtiyaçlar dışında, korkulardan arınmış bir ortam talebi hiç söz konusu olmadı.

    Korkmama özgürlüğü insanlarımızın -özellikle de muhalif kişilerin- talep listesinde yer almadığı, seçimle iş başına gelecek yerel ve merkezi idare yöneticilerinin (siyasetçiler) kavram dağarcıklarına da dahil olmadığı için, ekmek  ağırlıklı geleneksel siyaset anlayışı sürdü geldi.

    Şimdilerde giderek ekmeğin korkusuzluk ortamı ile ilişkisini yavaş da olsa yaşayarak keşfediyoruz. Yaşamını -muhalif siyasetçilerin de katkılarıyla- ekmek üzerine inşa etmiş yığınlar, kim olduklarını bile bilmedikleri, ama korkusuzluk (özgürlük) ortamını en üste koymuş, böylece ürettikleri her tür mal ve hizmetin dokuları içine korkusuzca sorgulayabildikleri “her şeyi” birer katma değere dönüştürüp yerleştirebilmeyi becerebilen toplumlar tarafından ezilmeye başladılar.

    Bunu beceremeyenler ise bunun, yaratıcının bir sınavı olduğunu -ki pek yanlış da sayılmaz- düşünüp, sorgulamayı yasakladıkları dinin hikayat kısmına sarılıyorlar. Harari’nin deyimiyle Faydasız Sınıf haline gelen bir toplum her halde kendi kendini böyle yok edebilir.

    Bu ölümcül sarmalın nedeni “korkutmaya dayalı yönetim anlayışı” olup, sarmaldan çıkış formülü ise toplumsal kavram dağarcığımıza “korkmama özgürlüğü” kavramının yerleşip içselleştirilerek gerçek bir toplumsal talep haline gelebilmesidir.

    Bunu fark etmek ya da fark edememek; bütün mesele budur.

    27 Haziran 2020