• Ajan’ın Mektubu-2

    Mart 1994’teki Ajanın Mektubu-1[1]  yazısından 25 yıl sonra John’a ikinci mektup elime geçti ve hemen paylaşıyorum.

    Azizim John, ne desen haklısın; son söyleneceği baştan söyleyip rahatlayayım: İlk mektubumun sonunda da belirttiğim gibi, Türklerin dış katkı olmadan kendilerini bitireceklerine o denli emin olmuştum ki uzun süreli tatile çıktım ve şiş kebap, lokum (anlarsın), meze filan derken, bütün bunları ödeyen vergi mükelleflerimizi anca hatırladım.

    Ama hemen söyleyim ki yanılmamışım, o günlerdeki laik cumhuriyet rejimine bağlı toplum aynen öngördüğüm gibi artık neredeyse sadece bir sözden ibaret. Sakın yanlış anlama, cumhuriyet yerine dine dayalı bir rejim de değil, ikisi de olmayan bir idare kurdular adına da başkanlık diyorlar.

    Merak ettiğini biliyorum, onun için ayrıntıları geçip, bu duruma kendi kendilerini nasıl getirdiklerini anlatayım, başka yerlerde de lazım olur.

    Hatırlarsın Türkler için “dilsiz toplum” yakıştırmasını yapmıştım; bunu çoğu kimse az konuştukları ya da konuşmaktan korktukları anlamında almıştı. Öyle değil, aksine çok konuşuyor, çok yazıyor, yazışıyorlar. Ama ağız ve kalemlerinden çıkan, medeniyetin temel yapıtaşı olan soyut kavramları tanımlayamadıkları için, sözlerini uzatıyor ve de uzatıyorlar. Bunun sonucu olarak sıkılan insanlar katiyen birbirlerini dinlemiyor, sadece karşısındakinin sözünün bitip sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlar. Ayrıca, şikayet-suçlama kültürü o denli derine işlemiş ki sorunları doğru dürüst tanımlayıp yaratıcı çözümler (yaratıcı sözü de yasak gibi) bulmayı da beceremiyorlar.

    Böylesi bir ağzı kalabalık topluluğun, üstelik rasyonel düşünme geleneği olmayışını da katarsan en küçük konuda bile anlaşamayacaklarını kolayca anlarsın.

    Ben bu arada onlar gibi konuşmayı da öğrendim, ara sıra karıma o dille bir şeyler söylüyorum hiçbir şey anlamıyor ve aklı karışıyor. Ama başkalarına konuştuğumda -aralara da bizim dilden karıştırınca- anlamını tam bilmedikleri için de anlamış gibi yapıyorlar, bayılıyorum. Burada çocuklara da bizim dili öğretme yarışı var, anlamadıkları sürece sorun da yok. Ne de olsa dilimizi çat pat da olsa bilen -ama kesinlikle anlamayan- insanlara da ihtiyaç var.

    Lafı uzatmayayım; bütün bu laf kalabalığını iki grupta toplayabilirim: Yüzde 99’u oluşturan grup, ballandıra ballandıra en küçük ayrıntısına kadar ülkedeki eğrilikleri birbirlerine anlatıyorlar. Her anlatan bir diğerinden üste çıkmak için daha eğri bir şey anlatma peşinde. Medya adını verdikleri birkaç gazete ve bizim ellerine verdiğimiz kim kiminle ne yapmış, ne yemiş, nereye gitmiş kanalları yoluyla birbirleriyle yarışıyorlar. Halbuki bilmiyorlar ki her birinin ne yiyip içtiklerini dahi biliyoruz. Bu bir gelenek haline gelmiş, her yerde uygulanabilir.

    Bu grup aynı zamanda saklı içerikle ikinci bir mesaj da yayıyor: “Buradan çıkış yok; ancak hepiniz bir araya gelir birlik olur, çağdaşlık yolunda toplanırsanız kurtulabilirsiniz”. Tabii bunun olmayacak duaya amin demek olduğunun da muhtemelen farkındalar. Ama gerek tembellik, gerekse ezberleri nedeniyle başka bir şey düşünebilecek durumda değiller. Bir kısmı da meselenin sandıkta ya da sokakta çözüleceğini düşünüyor, halbuki o yolların çoktan kapandığının farkında değiller ve dağarcıklarında başka da araç yok.

    Belki yüzde bir gibi bir bölüm ise M.K.Atatürk’ün işaret ettiği “en gerçek yol göstericiyi” (akıl) çıkar yol olarak savunsa da onların en güçlü karşıtları Atatürk’ün sözlerini (ama ezberden) tekrar edip, kendilerini O’nun askerleri olarak tanımlayanlar. Biz o küçük kesime dikkat ediyoruz ama müdahaleye en azından şimdilik gerek yok. En güvendiğimiz kısım ise “bir şey yapılması gerektiğini savunanlar”; bizim esas kitlemiz onlar.

    Akıl yoluyla bir çıkış yolu bulunabileceğini düşünenlerin büyük bölümü ise aklın yolunun tek olduğuna, o yolun da kendilerinin ezbere-belledikleri yol olduğuna iman etmiş olanlar. Dolayısıyla kişi sayısı kadar akıl olduğu için anlaşmalarına imkan yok. Akılları birleştirmeyi ise akıl edebileceklerini sanmıyorum. Güvencem yine “Atatürk sözcüleri” ile “bir şeyler yapılmalıcılar”.

    Bazen ta şurama geliyor çıkıp da: “Yahu siz ne biçim insanlarsınız, en değerli kaynağınız olan zamanlarınızı sürekli ağlaşarak geçiriyorsunuz da,  sizi esir almış olan ezberlerinizi askıya almaya akıl ve cesaret edip acaba daha yetkin bir akıl nasıl oluşturabiliriz ya da bunu yapamazsak yapmaya çalışanlara yardım ederiz?” diye sormuyorsunuz; alışkanlıklarını değiştirmeye, zihinsel hapishanelerinizden kurtulmaya çalışmıyorsunuz, başınıza gelenlere müstahaksınız” diyesim geliyor, ama sonra görevimi hatırlıyorum.

    Neyse şimdilik bu kadar fırsat bulursam yine yazarım. Selam ve sevgiler. Patrona hürmetler.”

    John

    Ocak 5, 2020


    [1] Bkz. http://tinaztitiz.com/3367/ajanin-mektubu/

  • Ajan’ın Mektubu-2

    Mart 1994’teki Ajanın Mektubu-1[1]  yazısından 25 yıl sonra John’a ikinci mektup elime geçti ve hemen paylaşıyorum.

    Azizim John, ne desen haklısın; son söyleneceği baştan söyleyip rahatlayayım: İlk mektubumun sonunda da belirttiğim gibi, Türklerin dış katkı olmadan kendilerini bitireceklerine o denli emin olmuştum ki uzun süreli tatile çıktım ve şiş kebap, lokum (anlarsın), meze filan derken, bütün bunları ödeyen vergi mükelleflerimizi anca hatırladım.

    Ama hemen söyleyim ki yanılmamışım, o günlerdeki laik cumhuriyet rejimine bağlı toplum aynen öngördüğüm gibi artık neredeyse sadece bir sözden ibaret. Sakın yanlış anlama, cumhuriyet yerine dine dayalı bir rejim de değil, ikisi de olmayan bir idare kurdular adına da başkanlık diyorlar.

    Merak ettiğini biliyorum, onun için ayrıntıları geçip, bu duruma kendi kendilerini nasıl getirdiklerini anlatayım, başka yerlerde de lazım olur.

    Hatırlarsın Türkler için “dilsiz toplum” yakıştırmasını yapmıştım; bunu çoğu kimse az konuştukları ya da konuşmaktan korktukları anlamında almıştı. Öyle değil, aksine çok konuşuyor, çok yazıyor, yazışıyorlar. Ama ağız ve kalemlerinden çıkan, medeniyetin temel yapıtaşı olan soyut kavramları tanımlayamadıkları için, sözlerini uzatıyor ve de uzatıyorlar. Bunun sonucu olarak sıkılan insanlar katiyen birbirlerini dinlemiyor, sadece karşısındakinin sözünün bitip sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlar. Ayrıca, şikayet-suçlama kültürü o denli derine işlemiş ki sorunları doğru dürüst tanımlayıp yaratıcı çözümler (yaratıcı sözü de yasak gibi) bulmayı da beceremiyorlar.

    Böylesi bir ağzı kalabalık topluluğun, üstelik rasyonel düşünme geleneği olmayışını da katarsan en küçük konuda bile anlaşamayacaklarını kolayca anlarsın.

    Ben bu arada onlar gibi konuşmayı da öğrendim, ara sıra karıma o dille bir şeyler söylüyorum hiçbir şey anlamıyor ve aklı karışıyor. Ama başkalarına konuştuğumda -aralara da bizim dilden karıştırınca- anlamını tam bilmedikleri için de anlamış gibi yapıyorlar, bayılıyorum. Burada çocuklara da bizim dili öğretme yarışı var, anlamadıkları sürece sorun da yok. Ne de olsa dilimizi çat pat da olsa bilen -ama kesinlikle anlamayan- insanlara da ihtiyaç var.

    Lafı uzatmayayım; bütün bu laf kalabalığını iki grupta toplayabilirim: Yüzde 99’u oluşturan grup, ballandıra ballandıra en küçük ayrıntısına kadar ülkedeki eğrilikleri birbirlerine anlatıyorlar. Her anlatan bir diğerinden üste çıkmak için daha eğri bir şey anlatma peşinde. Medya adını verdikleri birkaç gazete ve bizim ellerine verdiğimiz kim kiminle ne yapmış, ne yemiş, nereye gitmiş kanalları yoluyla birbirleriyle yarışıyorlar. Halbuki bilmiyorlar ki her birinin ne yiyip içtiklerini dahi biliyoruz. Bu bir gelenek haline gelmiş, her yerde uygulanabilir.

    Bu grup aynı zamanda saklı içerikle ikinci bir mesaj da yayıyor: “Buradan çıkış yok; ancak hepiniz bir araya gelir birlik olur, çağdaşlık yolunda toplanırsanız kurtulabilirsiniz”. Tabii bunun olmayacak duaya amin demek olduğunun da muhtemelen farkındalar. Ama gerek tembellik, gerekse ezberleri nedeniyle başka bir şey düşünebilecek durumda değiller. Bir kısmı da meselenin sandıkta ya da sokakta çözüleceğini düşünüyor, halbuki o yolların çoktan kapandığının farkında değiller ve dağarcıklarında başka da araç yok.

    Belki yüzde bir gibi bir bölüm ise M.K.Atatürk’ün işaret ettiği “en gerçek yol göstericiyi” (akıl) çıkar yol olarak savunsa da onların en güçlü karşıtları Atatürk’ün sözlerini (ama ezberden) tekrar edip, kendilerini O’nun askerleri olarak tanımlayanlar. Biz o küçük kesime dikkat ediyoruz ama müdahaleye en azından şimdilik gerek yok. En güvendiğimiz kısım ise “bir şey yapılması gerektiğini savunanlar”; bizim esas kitlemiz onlar.

    Akıl yoluyla bir çıkış yolu bulunabileceğini düşünenlerin büyük bölümü ise aklın yolunun tek olduğuna, o yolun da kendilerinin ezbere-belledikleri yol olduğuna iman etmiş olanlar. Dolayısıyla kişi sayısı kadar akıl olduğu için anlaşmalarına imkan yok. Akılları birleştirmeyi ise akıl edebileceklerini sanmıyorum. Güvencem yine “Atatürk sözcüleri” ile “bir şeyler yapılmalıcılar”.

    Bazen ta şurama geliyor çıkıp da: “Yahu siz ne biçim insanlarsınız, en değerli kaynağınız olan zamanlarınızı sürekli ağlaşarak geçiriyorsunuz da,  sizi esir almış olan ezberlerinizi askıya almaya akıl ve cesaret edip acaba daha yetkin bir akıl nasıl oluşturabiliriz ya da bunu yapamazsak yapmaya çalışanlara yardım ederiz?” diye sormuyorsunuz; alışkanlıklarını değiştirmeye, zihinsel hapishanelerinizden kurtulmaya çalışmıyorsunuz, başınıza gelenlere müstahaksınız” diyesim geliyor, ama sonra görevimi hatırlıyorum.

    Neyse şimdilik bu kadar fırsat bulursam yine yazarım. Selam ve sevgiler. Patrona hürmetler.”

    John

    Ocak 5, 2020


    [1] Bkz. http://tinaztitiz.com/3367/ajanin-mektubu/

  • Focus!

    Gündelik gazete, TV, sosyal medya ve arkadaş toplulukları yoluyla akan bilgilere biraz yukarı çıkıp oradan bakınca görünenler -bendeki izlenim- şöyle: Çeşitli ölçekte “yeni sayılabilecek eğrilikler” ve çok az da olsa “filanca eğrilik şöyle kolayca/!)  çözülür?” önerileri.

    Bunlardan birincisi sürekli bir tırmanış gösterir. Örneğin, bugün için “filan kamu görevlisi kayınbiraderine bir milyonluk bir kolaylık sağladı” gibi bir haber çıkarsa, yarından itibaren çıta bu düzeyin (makam ve/ya kolaylık miktarı açısından) daha üstüne çıkmak zorundadır; aksi halde yeteri uyarıcılığı sağlayamaz, çünkü kandaki yolsuzluk haberi yoğunluğunun sabit kalması için “o da bir şey mi esas şu ranta bakın” gibisinden yeni bir bombaya ihtiyaç vardır. İşte tam da bu nedenle verilen haberlerin ölçülendirilmesinde kullanımı adet olmuş birim “atom bombası”dır (çünkü vatandaş her gün atom bombası patlamasına alışık olduğundan ne gibi bir etkiyle karşılaşacağını çok iyi takdir edebilir. Deprem büyüklüğünün ya da Karadeniz’in altındaki hidrojen sülfür patlamasının nasıl bir şey olduğu bu nedenle abpb (atom bombası patlaması birimi) ile ölçülür.

    Bunlar işin şaka yanı olup değinilmek istenilen, uzayın genişlemesi gibi bir hızda büyüyen “dikkat dağıtıcı” olgudur. Bu soyut tanımı anlaşılır kılmak için aklıma gelen, üç kupadan birisi altına gizlenen bir nesneyi bulması istenen ve kupaların sürekli yerleri değiştirilirkenki hıza uyum gösteremeyen kişilerin  uğradıkları akıl dağınıklığıdır. Ulusça bağımlısı olduğumuz bu kupa altındakini bulma oyunu’nu oynatanlar kuşkusuz oynayanlar kadar bilinçsiz olmadıkları için bu işten zarar görmez, aksine kazanç sağlarlar.

    Her şeye karşın oyunu oynayan ya da oynamayıp izleyenler yine de zamanla esas amacın akıl dağıtmak olduğunu fark etmeye başlayacakları için dikkatleri bir yerlere çekecek ek etki unsurlarına ihtiyaç vardır. Örneğin, özgürlükler ülkesi topraklarımızda canı çektiği için birilerini öldürmek üzere gezinen bir yurttaşımıza denk gelen hem kadın hem de dansçı bir kişi, istenilen ek akıl dağıtıcılık amacıyla iki-üç günlük de olsa yeterlidir. Sonrasında Kanal İstanbul nedeniyle “su altında kalacak mezarlar” (dikkat! bu topraklardaki  egemenliğimizin mührü olan Montrö değil de mezarlar) gibi bir konu icat edilir.

    Bu körlük içinde, insani olarak etkili sıkça rastlanabilecek trajik olaylar, birilerinin “odağını kaybetmeden” eğriliklerin kök-nedenleri üzerinde durmasını güçleştirdiği gibi, aslında Cumhuriyet rejimi ve demokratik yönetim biçiminin en değerli aracı olan kitlesel akılların oluşmasını da engeller.

    Her kök-neden, adına Sorun Kimyası da denilebilecek bir olgu uyarınca sürekli olarak bölünme ve birleşmeler yoluyla yeni sorunlar üretme eğilimindedir[1]. Üstelik, toplumumuzun Sorun Çözme Kabiliyeti (ortalamasının) yetersizliği nedeniyle bu üremeyle ortaya çıkan sorun stokunun giderek büyümesi ve bu stokun aslında “Türkiye’ye karşı kullanılabilecek çeşitli kozların ihracatı” olması nedeniyle dışımızdaki her toplumun iştahını da kabartır. Her çözemediğimiz sorun aslında kendimize karşı kullanılabilecek bir koz ve aynı zamanda üretilen değerlerin birazının yitirilmesidir.

    İnsanları genelde rahatsız eden sorunların kökleri değil semptomlarıdır, çünkü onlar anlık olarak algılanırlar. Bu sadece burası için değil tüm toplumlar için geçerli olsa da fark, gelişkin denilebilecek olanlar içinde “aydın[2]” adı verilen bir kesimin, odaklarını kaybetmeden kitlesel akılların[3] oluşmasına öncülük edebilmeleri, geri kalmış ülke insanlarının ise bu işlevi yapabilecek beceriye sahip olmamaları;  aydın kesimin bu akıl dağılma ve daralmasına -neredeyse- öncülük edip, her gün ortaya atılan bir konuyu kök-sorun olarak sunup; üstüne üstlük  odağını kaybetmeyenleri romantik, naif, teorik gibi sıfatlarla aşağılamalarıdır.

    Bu durumda sorulabilecek soru, “akıl dağılması tuzağına düşmeyenlerin neleri ve de nasıl yapabilecekleri”dir. Odak dağılması yoluyla akıl daralmasına uğramamış insanların yollarına devam etmeleri birinci ip ucu olabilir.

    Bir diğeri, yalnızlık ve desteksizliklerini gidermek yolunda, çağın sunduğu teknik imkanlardan yararlanmalarıdır. Yüz yıl önceki imkansızlıklar içinde o günün en ileri tekniklerini (örneğin telgrafı) sonuna kadar kullanabilen M.K. Atatürk örnek alındığında, birbirinden uzakta yaşayan ve birikimlerini sadece kendi çıkarları doğrultusunda kullanmama erdemini gösterebilecek profesyonel gönüllüleri[4], internet aracılığıyla bir araya getirip, yetkin akıl algoritmaları[5] oluşturmak pekala mümkündür[6].

    28 Aralık 2019


    [1] Sorun kimyası için bkz. http://tinaztitiz.com/3360/sorun-kimyasinin-dorduncu-kanunu/

    [2] Aydın tanımı için bkz. https://www.beyaznokta.org.tr/projelerimiz_kavram#aydin

    [3] Kitlesel akıl (küme aklı, kovan aklı, kalabalık aklı) için bkz. ​https://goo.gl/VJVFBj

    [4] Bir sosyal sorumluluk görevini profesyonel disiplin içinde yapan gönüllü kişiler.

    [5] Bkz. http://bit.ly/2Qqxvf9 adresindeki Düşünce Notu

    [6] Bkz. www.BirlesikAkilAgi.com

  • Kısır Döngü (Revize 1.Basım) içindeki web adresleri listesi

    Sah Adres
    5 tinaz@tinaztitiz.com
    7 http://wp.me/p2t6mi-RG
    http://bit.ly/1l7R7Op
    9 http://bit.ly/MkmUQj
    http://wp.me//s2t6mi-3766
    11 http://bit.ly/1fRYdW2
    http://amzn.to/1lb6Egu
    http://bit.ly/1o3Oy2h
    15 Kitabı… http://bit.ly/1bSPlOg
    20 http://bit.ly/1mxOJ7I
    42 http://bit.ly/1jhgeQr
    43 http://bit.ly/19VP3W3
    http://bit.ly/195yyZl
    44 http://bit.ly/1baR1Vx
    45 http://bit.ly/1dXWqdd
    52 http://bit.ly/1mBmTVI
    54 http://bit.ly/1dTIgOn
    58 http://bit.ly/1apAZXL
    http://bit.ly/1aIyBcf
    67 http://bit.ly/1aAOVIq
    68 http://bit.ly/KI3wLo
    69 http://bit.ly/1bLFju9
    78 http://bit.ly/KQShjW
    79 http://bit.ly/1gCinCX
    90 http://bit.ly/1fkSgP5
    92 http://bit.ly/1dDKlcD
    http://bit.ly/LVBQDW
    http://wp.me/p2t6mi-1Gk
    95 http://bit.ly/1epeEpU
    100 http://bit.ly/1gfuR6A
    106 https://goo.gl/wyu1Yq
    117 www.tinaztitiz.com
    http://bit.ly/1ahVfID
    124 http://bit.ly/1euZW0C
    128 http://bit.ly/Yrb8WE
    131 http://bit.ly/15AQF2v
    http://bit.ly/KEO6bg
    132 http://bit.ly/1c8EaN2
    136 http://bit.ly/MqPkZf
    http://bit.ly/MbgOkO
    http://bit.ly/1dLBOV9
    137 http://tinyurl.com/6cwhrvj
    150 http://wp.me/s2t6mi-3637
    151 Adalet …http://bit.ly/NxsM8Q
    Ahlak… http://bit.ly/1e1bxlO
    152 Algoritma.. http://bit.ly/1bLFju9
    Bilgileşim… http://bit.ly/1fH3JL8
    Bilim… http://bit.ly/1bOBP
    Birey… http://bit.ly/1bnXzL8
    Cari açık… http://bit.ly/1k8wLGL
    153 Cumhuriyet… http://bit.ly/1il8rOj
    Cumhuriyet… http://bit.ly/1iCsF6S
    Çapraz Etki…. http://bit.ly/1asWLJT
    Çapraz Etki…. http://bit.ly/1fQMYN1
    Çıkar çelişkisi… http://bit.ly/1h074rR
    Çıkar çelişkisi… http://wp.me/p2t6mi-SQ
    Değer… http://bit.ly/1lnJqE2
    Değer… http://bit.ly/1gf0ASj
    Değer (ekonomik)… http://bit.ly/1cnlb2H
    154 Değer (kültürel)… http://bit.ly/1fXQYvF
    Değer (kültürel)… http://bit.ly/1bMIwhm
    Değer (kültürel)… http://bit.ly/1fXU0QF
    Din… http://bit.ly/1epwaNW
    Demokrasi… http://bit.ly/1coi1M6
    Demokrasi… http://bit.ly/1e9xIwT
    Dindar… http://bit.ly/1bNCTzs
    Dinci… http://bit.ly/1oaPRg2
    155 Doğru… http://bit.ly/1iGo2Jd
    Düz mantık… http://bit.ly/1nDqSik
    Düz mantık… http://bit.ly/1kL1gTs
    Eğitim… http://bit.ly/1gGIU0H
    156 Eleştirel… http://bit.ly/1bNO36U
    Enerji… http://bit.ly//1cc7Xvo 
    Enerji… http://bit.ly/1fLC1x8
    Enerji… http://bit.ly/OGyPt3
    Enerji… http://bit.ly//1pCr5pK
    Ezber… http://bit.ly//LS2hdm
    Ezber… http://bit.ly//1bm4DgU
    Ezber… http://bit.ly//1g2JpUB
    Ezber… http://bit.ly//NyuzLy
    157 Geribildirim… http://bit.ly/1iXbWuw
    Hukuk… http://bit.ly/1iXd6X4
    İstismar… http://bit.ly/1pxTu08
    İstismar… http://bit.ly/1lwCd4u
    İstismar… http://bit.ly/1gmjgjd
    158 İşlevsellik… http://bit.ly/1kzkMSN
    İtaat… http://bit.ly/1fdTHNT
    Biat… http://bit.ly/1eRDSzV
    Işınım… http://bit.ly/M8BgSR
    159 Koz… http://bit.ly/1h95OCH  (Bkz. ALEGAR başlığı)
    Kök neden… http://bit.ly/1gmR1Rf
    Kök neden.. http://wp.me/p2t6mi-WV
    160 Kritik kitle… http://bit.ly/1equcI9
    Kul… http://bit.ly/1iPw9TOQ 
    Kul… http://bit.ly/1pqhhio
    Laik… http://bit.ly/1g7XDUd
    Maksim… http://wp.me/p2t6mi-1Gk
    Misyon… http://bit.ly/1ga6l4i
    Vizyon… http://bit.ly/1mbWYGk
    Vizyon… http://bit.ly/1iRCWw0
    161 Nedensel… http://bit.ly/1dCQ4Ql
    Odak… http://wp.me/p2t6mi-1E3
    Öğrenilmiş… http://bit.ly/1fYiYfb
    Öğrenme… http://bit.ly/1dIcYH3
    Öğrenme… http://bit.ly/1fO32zO
    162 Paradigma… http://bit.ly/1eShHLC
    Paradigma… http://bit.ly/1mcQHKN
    Rol… http://bit.ly/1mLFg9E
    163 Sistem yaklaşımı… http://bit.ly/1g5e1m2
    164 Sorgulamak… http://bit.ly/1jaJIwC
    Sorgulamak… http://bit.ly/1opNsy3
    Sorun… http://bit.ly/NxhORA
    165 Sorun stoku… http://wp.me/p2t6mi-Sb
    Sorun stoku… http://wp.me/p2t6mi-Sc
    Süreç… http://bit.ly/1dE6lED
    Sürükleyici… http://bit.ly/1aQgdQP
    Tebaa… http://bit.ly/1bI2RRX
    Tek doğrululuk… http://bit.ly/1bI5Cm6
    166 Yanlışlanabilirlik… http://bit.ly/1ci26OP
    Zihin haritası… http://bit.ly/1jcUwdA
    Son not 3… http://bit.ly/1bj95Nu
  • Dostlara mektup

    Değerli dostlar,

    Uzun süredir zihinlerimizi meşgul ettiğinden emin olduğum bir konuda düşüncelerimi paylaşmak istiyordum. Bugün okuduğum, toplumun büyük bölümünü kaygılandıran “niteliksizlik” hakkındaki bir yazının son cümlesi beni bu satırları yazmaya itti.

    O cümle şöyle: “Kaynaklarımızın tahsisindeki politikalar değişmedikçe bu sorunun çözümü için ne fikir üretsek nafile”.

    Ben bu yargının, toplumumuzun büyük çoğunluğunca paylaşıldığından eminim. Bu güvenimin dayanağı ise toplumu oluşturan ortalama insanımızın -elinde, otoritenin kendisine verdiği bir güç yok ise- kendini “nafile” saydığı gerçeğidir.

    Daha açık ifadeyle “ortalama” insanımız, ne egemen (tercihlerini kendi yapan) bir “cumhur” ne de demokrat (kendini yöneten) “birey” olup; bu iki anahtar alandaki iradesini seçimden seçime kendisine yapılacak vaatler karşılığında ayrı bir sınıfa (siyasetçi) devretmiş, kendini “nafile” kılmıştır.

    Yukardaki o son cümledeki “politikalar”, siyasetçi sınıfının uygun göreceği, nafile toplum çoğunluğunun ise en çok önerilerde bulunabileceğine işaret ediyor. Gerçekten de, eğer siyasetçi uygun görüp politikalarını değiştirmezse, boyuna fikir üretmenin ne anlamı olabilir?

    Üzerine bu kadar söz ürettiğimiz o son cümle -eğer şöyle düzenlenirse- aslında çıkış yolunu da içeriyor: “Eğer sorunlarımızın en alt katmanında yatan virüsün, bireylerin işlevsizleştirilmesi olduğu fark edilmezse, çözümler için ne fikir üretsek nafile”.

    Ya da şöyle düzenlendiğinde bir ışık doğuyor: “Dönüştürücü sosyal tohumlar yoluyla her bireyin önce kendini, paralel olarak da çevresini değiştirerek sorunların çözülebilmesi ve böylece bir yandan da bireyin tekrar cumhur ve demokrat olması mümkündür”.

    Burada kısırlık ve doğurganlık arasındaki çizgiyi “fikir üretimi” deyimi çiziyor. Eğer fikir üretimi, bildiklerimiz, bildiğimizi sandıklarımız ve inandıklarımız ile sınırlı ise gerçekten de çözüm bulma ümidi zayıftır. Çıkış yolu ise bunların dışında olup o da bildiklerimiz, öyle sandıklarımız ve de inandıklarımızın dışında çözümler olduğuna içtenlikle inanmaktır.

    Bu üçlü sınırlayıcılar bir yandan da yaşamlarımız için birer konfor alanı yaratıyor. O alanda anılarımız anlam kazanıyor, müktesebatımız bugün için değer kazanıyor. Bir an için düşünsenize, altmışlı yaşlara kadar onca umur, şan şöhret görmüş bir kişinin birdenbire bir lise öğrencisi konumuna indirgendiğini. Tekrar -üstelik de yeni ve meydan okuyucu koşullar altında- yeni bilgiler, alışkanlıklar, değerler edinip kendilerimize birer yeni evren tasavvuru üretmek zorunda kaldığımızı.

    Hele, dün savunduklarımızın terslerini savunmak zorunda kaldığımızı. Bu zor katlanılabilir bir durum değil mi? Bunun yerine geçmiş üzerine kurulu bir konfor alanı -yalan da olsa- çok işe yarar değil mi?

    Yeni arayışlar nafile değildir. Çözümlerin bitmiş gibi göründüğü yerde bu hatırlanmalıdır. Çözümsüzlükler varsayımlarımızın birer sonucudur.

    30 Temmuz 2019 Salı

  • “Cumhuriyet” ve de “demokrasi”yi niçin koruyamadık, koruyamıyoruz?

    Başlığın spekülatif yorumlara açık olduğunun farkındayım: “Var mıydı ki korunsun?” ya da “artık yok mu ki?” türündeki uçlar, dikkat çekmek istediğim konuya yardımcı değil; bu yüzden o tür soruları sırasıyla şöyle cevaplayarak geçiyorum:

    Ne kadar vardıysa o kadarını kastediyorum” ve

    bu iki kurumun varlığının temel iki göstergesi olan ‘özgür basın ve kuvvetler ayrılığı’ yoksa, cumhurun kendi tercihlerini yapabilmesi (cumhuriyet) ve o tercihleri dileğince (doğrudan, temsilciler eliyle vd) uygulayabilmesi (demokrasi) söz konusu olamaz

    Dikkat çekmek istediğim, söz konusu “koruma” işlevidir.

    İki soru!

    “Koruma” bağlamında bir soru “korumaya niçin ihtiyaç var?”, diğer soru da “bu işlev kim(ler)in sorumluluğudur?”.

    Hiçbir nedret ürünü kendiliğinden oluşmaz, kendiliğinden sürmez!

    Vahşi bir toplulukta kimin nasıl yaşayacağı (ne yiyip içeceği, nasıl giyineceği, neye inanacağı, inandığını nasıl göstereceği vs) ortak veya birleşik akla[1] göre değil, en güçlü olduğunu, kendisine biat edilmez ise kafa koparacağını kanıtlamış bir “baş”ın isteklerine göre belirlenir.

    Böyle bir “baş”ın kaba güçle kontrol ettiği düzenden “kural koyma”, “kuralları uygulama” ve “her ikisini de denetleme” gibi daha karmaşık ve ince bir denge-denetim düzenine geçebilmek; sonrasında da onlarca bozucu etkene (örneğin daha vahşi başka bir “baş”ın olası tecavüzleri gibi) karşı sistemin bozulmasını önleyebilmek, sıradan değil ender bir süreçtir ve tüm nadir süreçler gibi kesintisiz ve kolektif özen ve çaba ister.

    İyi de 90 yıl nasıl sürdü?

    Bu soru’nun yanıtı aslında bundan böyle ne yapılabileceğinin de yoluna işaret ediyor. Cumhuriyet’in kurucuları sözü edilen kesintisiz özen ve çaba ihtiyacı’nın farkındalardı ve bu ihtiyacı, birisi kısa vadeli ve geçici, diğeri ise uzun vadeli ve kalıcı iki “sigorta”ya bağlamışlardı.

    Kısa vadeli ve geçici sigorta, TSK İç Hizmet Yasası’nın 35nci maddesiydi[2].

    2013 yılında darbelere dayanak yapıldığı gerekçesiyle kaldırılan -gerçekte de 1961, 1971, 1980 ve 1997 müdahalelerine dayanak gösterilen- bu madde, Cumhuriyet kurucularının -zamanın koşulları içinde- kaçınılmaz kısa vade önlemiydi.

    Uzun vadeli kalıcı sigorta ise, M.K.Atatürk’ün 20 Ekim 1927 tarihli Gençliğe Hitabesi’dir. Hitabedeki “Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmek” olarak özetlenen “birinci vazife”nin hangi yollarla yerine getirileceğinin ayrıca açıklanmamış olması, “kalıcı şekilde koruma ve savunma için gerekenlerin tümünü kapsaması” amacıyla olsa gerektir.

    Gerekenlerin tümü, zamana bağımlı bir ifade olsa da değişmeyeceği belli olan bir öğesi “toplumun çeşitli kesimlerinin, zamanın imkan ve kendilerinin yeteneklerine göre, Cumhuriyet’i ve onun uygulama aracı Demokrasi’yi koruyup geliştireceği örgülenmeleri (networking) oluşturmaları” değil miydi?

    Toplumun sivil kesimleri -geleneksel ihale kültürü nedeniyle- bu görevi askerlere bırakıp; asker de Md35’i tek şekilde yorumlayarak kol kola 2013’e gelindi. Sonrasında, ne sivil kesimin geliştirip çoğalttığı demokrasiyi koruyabilecek sorun çözme araçları, ne de askerin Md35 zırhının bulunmadığı korunmasızlık ortamında, kozmik odasını savcı görünümlü ajanlara, kendini de nöbetçi mahkemeye teslim eden Genel Kurmay Başkanına kadar gelindi.

    Yani, çocuklarımızı korumayı abartınca olan, Cumhuriyet’e de oldu!

    Abartılı koruma altındaki çocuklar sorunlarını daima “büyüklerine” ihale ederken, büyükleri de onları koruyarak onların güçsüzleşmelerine ortam hazırlıyor[3], bir anlamda “geleceğin beceriksiz muhtaçları”nı yetiştiriyorlar.

    Sivillerimiz ihale – yakınma – suçlama; askerlerimiz ise Md35 dışında çeşitli akıl tabanlı rejim koruma ve geliştirme araçları üretemeyince, Cumhuriyet ve onun uygulama aracı Demokrasinin de gelebileceği yer burasıydı.

    Bundan sonra gidilebilecek yer varsa o da olup biteni doğru okuyup, dün yapmadıklarımızı yapmaya başlayarak mümkün. Durum bundan ibarettir.

    7 Mayıs 2019

     

     

     

    [1] Bkz. http://bit.ly/2LuvGhZ

    [2] Madde 35: “Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır”. İlk olarak 34. Madde şeklinde 1935 yılında düzenlenmiş, daha sonra 1961 yılındaki düzenleme ile 35nci maddeye dönüşmüştür.

    https://t24.com.tr/yazarlar/dogan-akin/35-madde-hakkinda-her-sey,3761 alıntı: TSK İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesi darbelere dayanak gösterilmesine karşın neden  parlamentodaki siviller tarafından kaldırılmadı?

    1924 ve 1961 anayasalarını uğurlayan, 1982 Anayasası’nı da uğurlamaya hazırlanan 35. maddedeki “Cumhuriyet’i kollama ve koruma” hükmü tam 76 yıldır yürürlükte bulunuyor. Askeri vesayete karşı en ciddi adımların atıldığı son dönemde de söz konusu maddeye ilişkin iktidardan adım gelmedi. CHP 5 yıl önce kaldırma çağrısı yaptığı 35. maddenin değiştirilmesi için bu dönem TBMM’ye yasa teklifi de verdi. Ancak AKP teklifin yasalaşmasına sıcak bakmadı.”

    [3] Bkz. http://tinaztitiz.com/3671/birsakli-icerik-kar-tatili/

  • “Akıl İmecesi” sorusu!

    tinaztitiz.com sitesinin değerli okurları,

    Bu yazımda, bir sorun’a sizlerle etkileşim içinde  cevap oluşturma konusunu ele almayı işleyeceğim. Yöntemin köşe taşları şunlar:

    • Kısmi çözümlü uzlaşı’ya değil, kısmi uzlaşılı tam çözüm’e odaklılık [1].
    • Tam çözüm fikirlerinin ancak uçlarda oluşacağı varsayımı.
    • Uç fikirleri üretebilecek kişiler yanısıra, bilgiye dayalı çözüm ipuçları sağlayacak uzmanlara da yer veren yüksek farklılık (diversity) ortamı.
    • Fikirler arasında güdülenmiş yüksek etkileşim [2].

    Çözülmek istenilen sorun nedir?

    Kültürel çeşitliliğin kültürel bölünmüşlüğe dönüşmesi. Çeşitli kültürlere sahip kesimlerin bu farklılıkları bir zenginlik olarak görüp barış içinde birarada yaşama pratiğini uzun yıllar içinde yerleştirmiş toplumumuzun, bu farklılıkların birleşim yerlerinin belirli istismar amaçlarıyla zorlanması sonunda, birarada yaşama istekliliğinin giderek zayıflaması.

    Peki cevaplanmak istenilen ilk soru ne?

    Çözülmek istenen soruna yol açan en etkili (doğurgan) KÖK-NEDEN(LER) sizce ne(ler)dir?

    Sizlerden beklentim nedir?

    Lütfen yukardaki (soru)ya cevaplarınızı aşağıdaki yorum bölümüne ve/ya @ezbersiz Twitter adresime ve/ya tinaz@tinaztitiz.com e-posta adresime  -gerekçelendirmeden- yazmanızı bekliyorum. Arzu ederseniz birden fazla defa fikir değiştirip yeni cevaplar da yazabilirsiniz.

    Cevaplar neye yarayacak?

    “İnsan kümesi’nin zeka, sezgi ve bilgisine dayalı birleşik akl üretmek” olarak  tanımlanabilecek bir yöntem üzerinde çalışan bir grup var. Yöntemin kritik noktası, çok sayıda ve de birbirinden farklı özellikteki kişilerin birbirlerinden etkilenerek fikir üretmeleridir.

    Peşinen teşekkürlerimi sunarım,

    23 Nisan 2019 (Rev. 24.04.19)

     

     

    [1] Uzlaşı ve çözüm her zaman birlikte gerçekleşemeyebilir. Kimi durumlarda uzlaşı öne çıkarken kimi durumlarda çözüm ağırlık kazanır, hatta ender durumlarda olmazsa olmaz hale gelebilir. Örneğin giderek kendini büyüten bir sorun stoku altındaki toplumun sorunlarında, bu gidişatı durdurabilecek çözümler zorunluk kazanır.

    [2] Katılımcılar birbirlerinin fikirlerinden etkilenerek defalarca fikir değiştirebilir; kısmen veya tamamen fikirlerini değiştirebilir, hatta fikrini terkedip bir başkasının fikrine katılabilir. Bu etkileşimi artırmak için tüm katılımcıların -özellikle de uç fikirler üretebilecek olanların- özel çaba göstermeleri beklenir.

     

     

     

     

  • Damsız girilmez!

    Koyu renk takım elbise şarttır”, “hariçten yiyecek içecek getirmek yasaktır[1]” gibi uyarıları, üzerinde pek ciddiyetle durulmayacak kalıplar olarak görebiliriz; ama her biri birer “özgürlük alanı belirteci”dir ve kullanılmadıklarında çeşitli istenmedik sonuçlara yol açabilirler.

    Örneğin başlıktaki uyarı, yanında bir kadın olmadan söz konusu mekana girecek bir erkeğin arıza çıkarma ihtimalinin biraz daha yüksek olduğunu belirten bir istatistik felsefenin veciz ifadesi iken; takım elbise uyarısı da takım elbise giyenlerin arıza çıkarmayacağını değil, diğer davetlilerle eşit arıza potansiyeline sahip olacağını duyurur.

    Şaka bir yana, herhangi bir öğretinin (örn İslam, Budizm, sosyalizm ya da çay bahçesine giriş kuralları) ne olup ne olmadığı, köşe taşları ile işaretleyip açıkça ilan edilmezse, herkes kendi tasavvurlarını, tutkularını, niyetlerini o alan içine yerleştirebilir. Bu durumda o alan hakkında bilgi sahibi kişilere düşen görev köşe taşlarını bilinir, görünür ve herkesçe benzer şekilde yorumlanabilecek netliğe kavuşturmaktır.

    Benzer durum, demokrasi, cumhuriyet, çağdaş eğitim vb. öğretiler için de aynen geçerlidir.

    Sözü getirmek istediğim yer, İslam dininin çeşitli amaçlarla istismarıdır. İslam’ın -ve aslında tüm inanç sistemlerinin- temel amacının, “daha az sorunlu bir dünyevi yaşam için, köşe taşları ile işaretlenmiş bir etik alanı tanımlamak ve bu alan içinde yaşamayı özendirmek için de ya öteki dünya nimetleri olarak bir dizi teolojik sembolik vaatte bulunmak” ya da bu Dünya için daha iyi bir yaşam vaat etmek gibi bir hareket noktası dindar ve/ya seküler kişiler için kabul edilebilir görünüyor.

    Buna göre, ilk yapılması gereken, dini öğretilerin yüzlerce yıl içinde binlerce niyet sahibinin yorumları ile anlaşılmaz hale getirilip öz ile ilgili olmayan ayrıntılar manzumesine dönüştürülmesine göz yummak yerine, tam aksi yönde hareket edip, o öğretinin içindeki özlerin ortaya çıkarılması değil midir?

    Tam bu noktada kritik soru şu olabilir: İyi de hırsızın -yani dini öğretileri istismar edenlerin- hiç mi kabahati yok?

    Tabii ki istismarcılar kusurludur, suçludur, günahkardır; ama onlar bir ölçüde mazurdurlar. Çünkü ya cahildirler, ya farkında değildirler ya da bunu bilerek yapabilecek ortamları bulmuşlardır. Ama gerçek suçlular aranıyorsa o alanı istismar edenlerden çok, istismara zemin hazırlayan tüm kişi ve kurumlara bakmak gerekmez mi?

    Şimdi din istismarından yakınanlara baktıkça şu soruyu sormadan edemiyorum: Sizler gerçekten samimi misiniz? Bir süre, bu muhataralı durumun kendi kendine düzeleceğini sanmış ya da İslam öğretisinin özlerinin “zaten” Kuran içinde var olduğunu, isteyenlerin bunları bulabileceğini düşünmüş olabilirsiniz.

    Hiç akletmez misiniz” ki bir yanlışı gören o konuda düzeltici yönde bir eylemin sorumlusu olur? Hiç şikayet edip kendi dışındakileri suçlayarak bir sorun çözene rastladınız mı? Bu yolla sorumluluğunuzu başkalarından gizleyebilirsiniz, ya kendinizden?

    İslam’ın kurucu ilkelerini merak edenler Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar yerlerinden kalkmadan -teknolojinin imkanlarıyla- bu konuda bilgilerini paylaşıp ortaya az sayıda “özgürlük alanı belirteci”nin çıkmasını sağlayabilirler.

    Bu ilkelerin iman veya ibadet ilkeleri olmadığını, dünyevi yaşam için “iyi ahlakın köşe taşları” olacağını ve -sürpriz gibi olacak ama- seküler dünya görüşü için de aynı ilkelerin geçerli olacağını belirtmek ayrıca gerekir mi bilemedim[2].

    17 Nisan 2019 (Rev. 23.04.19)

     

    [1] https://www.youtube.com/watch?v=QFnmX2VPrXU

    [2] Söz konusu ilkeler için salt örnek amacıyla verilmiş ilkeler için http://bit.ly/2MVahyO adresinde; seküler ve dini ilke benzerlikleri için ise http://wp.me/p2t6mi-1Y2 adresinde örnek verilmiştir.

  • Arılardan zekiyiz ama onlar daha bilge!

    Arı kolonileri, beslendikleri floradaki -insan eliyle ya da doğal- nedenlerle değişimler sonunda zaman zaman yuvalandıkları yerlerden (kovan) göç etmek zorunda kalıyorlar.

    Bu durumda ortaya çıkan “nereye göç etmeliyiz?” sorusunun cevabını milyonlarca yıldır, muhtemelen deneyerek ve giderek daha az yanılarak kendileri veriyorlar. Buna “kovan aklı” (hive mind) deniliyor.

    İnsanlar uzun yıllardır bu süreci inceliyor ve çoklukla başarılı olan bu karar sürecinin doğasını anlamaya çalışıyor[1]. Örneğin, “yeni nektar kaynaklarını nasıl arıyorlar?”, “hangi bilgileri ve de nasıl toplayıp saklıyorlar?”, en önemlisi “bir araya gelip bu bilgileri nasıl müzakere edip sonuca varıyorlar?”, “kararlarını basit ya da nitelikli çoğunlukla mı alıyorlar?”, “bu kararlar ne kadar doğru çıkıyor?” gibi.

    Bu ansiklopedik nitelikli bilgi üzerinden cevabını bulmak istediğim soru, arıların en az %80 doğrulukla verdikleri karara yol açan müzakerede sadık kaldıkları ilke(ler) nelerdir ve türümüz bu konuda niçin bu denli başarılı değildir? Ya da “daha yetkin olduğunu bildiğimiz beyin donanımımız ile ne yapıp da arılardan geri düşüyoruz?”.

    Beyin ve düşünme süreçleri ile ilgili araştırmalar her geçen gün kimi gizemleri aydınlatıyor. Örneğin yakın zamana kadar öznel olduğu düşünülen sezgi (intuition) kavramının laboratuvar ortamında deneysel olarak gösterilebildiğini artık biliyoruz[2].

    Bu bağlamda gözlemlerimiz şöyle bir hipotez ileri sürmeye götürüyor: Arılar, yeni nektar kaynakları hakkında önemli sayılabilecek bilgileri birer biyolojik sensor sadakatiyle kaydedip geri getiriyorlar ve “waggle dance”[3] adı verilen bir iletişim yöntemiyle “sensor verilerine yorum katmadan” müzakere ortamında paylaşıyorlar.

    İşin içine, bir arının bir diğeri ile ilişkileri, sempati ya da antipatileri, ideolojileri, planları, dini görüşleri, rekabeti gibi faktörler söz konusu olmaksızın salt maddi gerçekliklerin karşılaştırılıp, daha “doğru” olan bilginin yanında toplanıyorlar.

    Bu müzakereler sırasında bir işçi arı belirli bir uzaklıktan, 200 ila 500 arı arasındaki waggle dance yoluyla iletişimleri izliyor ve belirli bir olgunluğa varıldığı anda özel bir ses (piping deniliyor) çıkararak nitelikli çoğunluğun kararının benimsendiği[4] ilan ediliyor.

    İnsan kümelerinin müzakereleri ise buna hiç benzemiyor. Arıların tek amacı hangi veri setinin daha işe yarar olduğunu aramak iken, insan kümelerinin amacı daha karmaşık. Akılcı karar ve zevk alma arasında gidip geliyor[5].

    Şaşırtıcı sonuçlara varmak, bunları başkalarına duyurmak hemen herkese zevk verir. Tek adımlı bir düşünce yoluyla şaşırtıcı sonuca varmak zordur; bunun için çok adımlı süreçlere ihtiyaç var. Örneğin 1=2 gibi bir sonuç çok şaşırtıcıdır ve kanıtlanabilse çok da beğeni toplar. Bu amaçla bir düşünme zinciri şöyle olabilir:

     a2-a2 = a2-a2

    a(a-a) = (a-a).(a+a)

    a=2a

    1=2

    Üç adımda kanıtlanan(!) bu sonuç çok keyif vericidir ve sıfırla bölme kuralı dikkatten kaçtığı sürece çok da beğeni toplayabilir.

    Benzer biçimde, düşünce zincirleri arasına, yanlışlar, tahminler, temenniler, nefretler, tutkular, sempati / antipatiler, ideolojiler ve biraz da doğrular katılarak -hele de unvan ve ses yüksekliği eşliğinde- uzun zincirler oluşturulursa kahvehane veya TV tartışmalarındaki durum ortaya çıkar; yani sıfır değerinde düşünceler.

    Kişilerin -muhtemelen kendilerinin bile farkında olmayabilecekleri- onlarca ön yargı altında, nesnel olarak niteledikleri ama büyük ölçüde öznel seçimlerin söz konusu olduğu, bunların kurumsal, toplumsal çıkarlarla birleşerek daha tanınmaz hale geldikleri görülüyor.

    Bütün bunların önemi nedir?

    Tüm yaşam sorun çözmekten ibarettir” Karl Popper’in ünlü sözü. İçinde yaşadığımız toplumun bir stok oluşturmuş ve her geçen gün kendi içinde yeni bileşikler yaparak büyüyen sorunları ve de bunları çözmek için gereken Birleşik Akıl’lar[6] yerine tek akıllara yönelişimiz de bir realite.

    Bu olgu dikkate alındığında, zincir baklaları içine beğeni artırıcı ama değer azaltıcı elemanlar katılmış düşünceler yerine, biraz alçakgönüllü davranıp arı dostlarımızdan kopya çekmek, sorun stokumuzun artışını durdurabilmek için gerçek bir beka meselesi olarak ortaya çıkıyor.

    Bu durumda başarılı bir müzakere[7] için, düşünce zincirlerimiz içindeki değer azaltıcı elemanlardan sıyrılmak, onları en azından askıya almak gerekiyor ki bunun ne denli güç olduğu da belli.

    Bu yolda yapılabilecekler sınırlı da olsa yok değil, işte birkaçı:

    • Bir sorun çözmek amacıyla Birleşik Akıl (kovan aklı) üretecek kişiler, cinsiyet, etnik köken, inanç vd kültür öğeleri açısından farklılıklar içermeli.
    • Kişiler içinde, yürürlükteki paradigmaların uçlarına götürebilecek provokatif düşünceleri ileri sürebilenler bulunmalı.
    • Bir sorun çözme müzakeresinin performansı, kişiler arası etkileşimlere, o da, kişilerin başkalarının fikirlerinden etkilenerek kendi düşüncelerinde değişiklik yapmalarına, hatta düşüncesini terk edip başka bir düşünceyi benimseyebilme esnekliğini göstermesine ve de gerektiğinde bunu defalarca tekrarlayabilmelerine bağlıdır. Buna göre kişiler böylesi bir esneklik konusunda bir ön-yönlendirmeye razı olabilirler.
    • Ve en önemlisi, kişilerde şöyle bir önyargı oldukça yaygındır: “doğru tektir, aklın yolu birdir; çok sayıda kişi bir araya gelse de -adını ne koyarsanız koyun- ortaya farklı bir şey çıkmaz”.

    Birleşik Akıl (kovan aklı, hive mind) kavramının inanılması güç sihiri, insanoğluna göre daha az zeki arıların, daha yüksek bilgelik göstererek “doğrularına bizler kadar güvenmediğini” gösteriyor.

    Bu nedenle “birikimlerimizi (müktesebat) askıya alabilme” + “objektif bilgi kaynaklarından daha çok yararlanma”, üzerinde en çok durulması gereken nokta olarak öne çıkıyor.

    Sonuç

    Kendi tek akıllarımıza, birikimlerimize bu denli güvenerek gelebildiğimiz son durak burasıdır. Eğer yolculuğa devam edilmek isteniliyorsa bu inatlardan -hep birlikte- vazgeçilip, Birleşik Akıl alçakgönüllülüğünü kabul etmek zorunlu görünüyor. Yeni bir başlangıç aramıyor muyduk, işte burada.

    6 Nisan 2019

    [1] bkz. http://bit.ly/2KcpLNV Sıra No. 2-MD ve 3-MD

    [2] bkz. http://bit.ly/2H3cRvT

    [3] Arıların gövdelerini titreterek ve kanatlarını oynatarak sağladıkları iletişim yöntemine verilen ad.

    [4] Kararın salt ya da nitelikli çoğunlukla alındığı, bir araştırmanın konusu olmuştur.

    [5] Bkz. https://npistanbul.com/tr/haber/362/beynimiz-nasil-calisiyor-tarhan-harward-business-review-e-yazdi

    [6] Uzlaşı (ortak akıl) bir müzakereye katılan kişiler arasındaki kesişim kümesidir.  Birleşik Akıl ise, kişilerin tümünün katkılarından oluşan akıldır. Birleşik Akıl’a katkıda bulunanların hiç birisi sorunu tek başına çözemeyebilir, ama tetiklediği bir ipucu yoluyla çözümün yolunu açabilir. Bu durumda uzlaşı olamayabilir ama çözüm mümkün hale gelebilir. Tabii ki hem soruna çözüm bulup hem de uzlaşı oluşturmak en iyisidir; ancak bu her zaman -hatta çoğunlukla- mümkün olmayabilir.

    [7] Türkiye sorunları üzerine çalışan bir grup (bkz. www.BirlesikAkilAgi.com), sorunların çözümü için algoritmik bir yöntem üzerinde çalışıyor. Bu yoldaki denemelerin birisinde uygulanan kurallar (http://bit.ly/2Vo9QgL) ve Ortak Erişimli Müzakere Formu (http://bit.ly/2UjYi1u) söz konusu müzakere için bir örnektir.

  • ESAS MESELE

    Wilfredo Pareto, 19. asırda yaşamış bir İtalyan ekonomistidir. 80-20 kuralı diye bilinen, “sonuçların %80i sebeplerin %20since oluşturulur” kuralını ilk ortaya koyan odur. Pareto kuralının ilk söylediği, bir sorunun çok sayıda sebebi olduğu, ikincisi ise bu sebeplerin %20 kadarının, sorunun %80ine yol açacak kadar önemli olduğudur.

    Diğer yandan, görevi herhangi bir önem düzeyinde sorun çözmek olan kişilerin (belediye görevlisi, imar plancısı, vali, müsteşar ve ilh..) sorunlarla ilgili yaklaşımları gözlendiğinde hemen hepsinin bir “esas mesele” arayışı (ve buluşu) içinde olduğu görülecektir. Hemen hepsidir, Çünkü dış görünüşü ile gerçek yapısı arasında fark bulunmayan basit sorunlarla uğraşan görevliler herhangi bir “esas mesele” aramaksızın sorun çözerler. Sokaklarımızdaki çöpleri süpürenler, çöpler arasında bir ayrım yapmadan, yani “esas çöpler” aramadan temizlik yaparlar.

    “Esas mesele”, daha üst düzeyde sorun çözümüyle yükümlü görevlilerin bir yaklaşımıdır. Enflasyon konusunda esas mesele….. diye başlayan, belki her biri gerçeğin bir parçasını tanımlayan ama hiçbiri tek başına gerçek olmayan sözleri her gün duymuyor muyuz ?

    Buradaki gariplik, çok boyutlu bir olguyu daha az boyutla (hatta tek) ifade edebilmek isteğinden kaynaklanıyor. Sorunların çoğunluğu çok boyutludur. Çünkü ya birden fazla kök sorunun kendi aralarında birleşerek oluşturduğu sorunlardır ya da tek kök sorunun zaman içinde dallanıp yeni sorunlar yaratması biçiminde oluşmuşlardır. Her iki halde de içlerinde, yaradılışlarındaki kök farklarını yani farklı boyutları taşımaktadırlar.

    İster enflasyon, ister işsizlik, ister milli bütünlük sorunları olsun, hepsinin sosyal, kültürel, teknolojik, hatta psikolojik boyutları yok mudur ? Sorunu bütün bu boyutlarıyla kavrayıp, çözüm araçları geliştirip, mevcut kaynakları bu araçlara tahsis edebilecek duruma gelmeden bu boyutlardan hangilerinin önemli, hangilerinin daha az önemli olduğu gibi bir arayış anlamsızdır. Çünkü her biri kendi arasında da etkileşmesine rağmen bağımsız olarak vardır ve bütün üzerine etki yapmaktadır.

    Çok boyutlu bir sorunu, bir “esas mesele”ye indirgemeye çalışmayı, iç içe iki daireyi gösterip bu nedir? diye sormaya benzetiyorum. Şakaya göre, uyuklayan Meksikalının tepeden görünüşü imiş!

    Acaba insanlarımız sorunlarını tüm sebepleriyle tanımlamak yerine niçin onları birer “esas mesele”ye indirgemeye bu kadar meraklıdırlar? Bunun dar görüşlülükten kaynaklandığına inanmıyorum. Mutlaka başka sebepler olmalıdır.

    Pareto’nun kuralı biraz deforme edilip yanlış anlaşılırsa bu tek boyutluluğa yol açabilir mi ? Pek sanmam. Kural tam aksine sorunların çok sebepli olduğunu, ancak onların içinde %20 kadarının daha önemli olduğunu söylüyor. Esas mesele arayın demiyor. Üstelik de bu kuralın, sorun çözenlerce ne kadar yaygın kullanıldığı da ayrı bir konudur.

    Peki acaba tembellik bir sebep midir ? Olabilir. Uzun uzun uğraşıp birçok sebep keşfetmek yerine önemli gibi görünen birisi, esas mesele olarak ilan ediliyor olabilir. Gibi görünendir, çünkü esas meselelerin gerçekten esas mesele olduğuna pek rastlanmamaktadır. Bu da doğaldır. Bir meselenin gerçekten esas mesele olup olmadığı ancak duyarlık analizi   ile anlaşılabilir. Yani, o esas mesele denilen sebepte 1 birimlik bir değişim tanımlanıp, bunun sorunun bütününde kaç birimlik değişime neden olduğu ölçülür.

    Her soruna ait esas meseleyi hemen biliverenlerin böyle bir analize ihtiyaç duymuş olması olasılığı biraz düşük görünmektedir. Dolayısıyla esas meseleler genellikle kişilerin beğenilerine göre şekillenmektedir. Nasıl ki renkler ve zevkler tartışılmaz ise sorunlara yol açan esas meseleler de böylece tartışılmaz olmaktadır.

    Bir sebep ise sorun çözme kültürümüz denilebilecek alışkanlıklarımızdan gelmektedir. Sorunları teşhis etmek ve çözmek durumunda olanların ortaya koydukları teşhisler, içerik zafiyetini gizleyebilmek için o kadar süslenmektedir ki bunları dinleyenler bütününü okuyup dinleyerek vakit kaybetmemek için bir esas mesele testi yapmaktadırlar. Bu testler genellikle “menfi” çıktığı için testin geçerliği de artmaktadır. Esas mesele arayışı böyle bir içerik zafiyetinden de doğmuş olabilir.

    Bunlardan hangi(ler)inin geçerli olduğuna varın siz karar verin.

    1996 Eylül