“Cumhuriyet” ve de “demokrasi”yi niçin koruyamadık, koruyamıyoruz?

Başlığın spekülatif yorumlara açık olduğunun farkındayım: “Var mıydı ki korunsun?” ya da “artık yok mu ki?” türündeki uçlar, dikkat çekmek istediğim konuya yardımcı değil; bu yüzden o tür soruları sırasıyla şöyle cevaplayarak geçiyorum:

Ne kadar vardıysa o kadarını kastediyorum” ve

bu iki kurumun varlığının temel iki göstergesi olan ‘özgür basın ve kuvvetler ayrılığı’ yoksa, cumhurun kendi tercihlerini yapabilmesi (cumhuriyet) ve o tercihleri dileğince (doğrudan, temsilciler eliyle vd) uygulayabilmesi (demokrasi) söz konusu olamaz

Dikkat çekmek istediğim, söz konusu “koruma” işlevidir.

İki soru!

“Koruma” bağlamında bir soru “korumaya niçin ihtiyaç var?”, diğer soru da “bu işlev kim(ler)in sorumluluğudur?”.

Hiçbir nedret ürünü kendiliğinden oluşmaz, kendiliğinden sürmez!

Vahşi bir toplulukta kimin nasıl yaşayacağı (ne yiyip içeceği, nasıl giyineceği, neye inanacağı, inandığını nasıl göstereceği vs) ortak veya birleşik akla[1] göre değil, en güçlü olduğunu, kendisine biat edilmez ise kafa koparacağını kanıtlamış bir “baş”ın isteklerine göre belirlenir.

Böyle bir “baş”ın kaba güçle kontrol ettiği düzenden “kural koyma”, “kuralları uygulama” ve “her ikisini de denetleme” gibi daha karmaşık ve ince bir denge-denetim düzenine geçebilmek; sonrasında da onlarca bozucu etkene (örneğin daha vahşi başka bir “baş”ın olası tecavüzleri gibi) karşı sistemin bozulmasını önleyebilmek, sıradan değil ender bir süreçtir ve tüm nadir süreçler gibi kesintisiz ve kolektif özen ve çaba ister.

İyi de 90 yıl nasıl sürdü?

Bu soru’nun yanıtı aslında bundan böyle ne yapılabileceğinin de yoluna işaret ediyor. Cumhuriyet’in kurucuları sözü edilen kesintisiz özen ve çaba ihtiyacı’nın farkındalardı ve bu ihtiyacı, birisi kısa vadeli ve geçici, diğeri ise uzun vadeli ve kalıcı iki “sigorta”ya bağlamışlardı.

Kısa vadeli ve geçici sigorta, TSK İç Hizmet Yasası’nın 35nci maddesiydi[2].

2013 yılında darbelere dayanak yapıldığı gerekçesiyle kaldırılan -gerçekte de 1961, 1971, 1980 ve 1997 müdahalelerine dayanak gösterilen- bu madde, Cumhuriyet kurucularının -zamanın koşulları içinde- kaçınılmaz kısa vade önlemiydi.

Uzun vadeli kalıcı sigorta ise, M.K.Atatürk’ün 20 Ekim 1927 tarihli Gençliğe Hitabesi’dir. Hitabedeki “Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmek” olarak özetlenen “birinci vazife”nin hangi yollarla yerine getirileceğinin ayrıca açıklanmamış olması, “kalıcı şekilde koruma ve savunma için gerekenlerin tümünü kapsaması” amacıyla olsa gerektir.

Gerekenlerin tümü, zamana bağımlı bir ifade olsa da değişmeyeceği belli olan bir öğesi “toplumun çeşitli kesimlerinin, zamanın imkan ve kendilerinin yeteneklerine göre, Cumhuriyet’i ve onun uygulama aracı Demokrasi’yi koruyup geliştireceği örgülenmeleri (networking) oluşturmaları” değil miydi?

Toplumun sivil kesimleri -geleneksel ihale kültürü nedeniyle- bu görevi askerlere bırakıp; asker de Md35’i tek şekilde yorumlayarak kol kola 2013’e gelindi. Sonrasında, ne sivil kesimin geliştirip çoğalttığı demokrasiyi koruyabilecek sorun çözme araçları, ne de askerin Md35 zırhının bulunmadığı korunmasızlık ortamında, kozmik odasını savcı görünümlü ajanlara, kendini de nöbetçi mahkemeye teslim eden Genel Kurmay Başkanına kadar gelindi.

Yani, çocuklarımızı korumayı abartınca olan, Cumhuriyet’e de oldu!

Abartılı koruma altındaki çocuklar sorunlarını daima “büyüklerine” ihale ederken, büyükleri de onları koruyarak onların güçsüzleşmelerine ortam hazırlıyor[3], bir anlamda “geleceğin beceriksiz muhtaçları”nı yetiştiriyorlar.

Sivillerimiz ihale – yakınma – suçlama; askerlerimiz ise Md35 dışında çeşitli akıl tabanlı rejim koruma ve geliştirme araçları üretemeyince, Cumhuriyet ve onun uygulama aracı Demokrasinin de gelebileceği yer burasıydı.

Bundan sonra gidilebilecek yer varsa o da olup biteni doğru okuyup, dün yapmadıklarımızı yapmaya başlayarak mümkün. Durum bundan ibarettir.

7 Mayıs 2019

 

 

 

[1] Bkz. http://bit.ly/2LuvGhZ

[2] Madde 35: “Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır”. İlk olarak 34. Madde şeklinde 1935 yılında düzenlenmiş, daha sonra 1961 yılındaki düzenleme ile 35nci maddeye dönüşmüştür.

https://t24.com.tr/yazarlar/dogan-akin/35-madde-hakkinda-her-sey,3761 alıntı: TSK İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesi darbelere dayanak gösterilmesine karşın neden  parlamentodaki siviller tarafından kaldırılmadı?

1924 ve 1961 anayasalarını uğurlayan, 1982 Anayasası’nı da uğurlamaya hazırlanan 35. maddedeki “Cumhuriyet’i kollama ve koruma” hükmü tam 76 yıldır yürürlükte bulunuyor. Askeri vesayete karşı en ciddi adımların atıldığı son dönemde de söz konusu maddeye ilişkin iktidardan adım gelmedi. CHP 5 yıl önce kaldırma çağrısı yaptığı 35. maddenin değiştirilmesi için bu dönem TBMM’ye yasa teklifi de verdi. Ancak AKP teklifin yasalaşmasına sıcak bakmadı.”

[3] Bkz. http://tinaztitiz.com/3671/birsakli-icerik-kar-tatili/

3 thoughts on ““Cumhuriyet” ve de “demokrasi”yi niçin koruyamadık, koruyamıyoruz?

  1. Sevgili büyüğüm,
    Kuşkusuz birçok doğru tespit var ama yaşam süremde karşılaştığım bir çok iç ve dış olay bu duruma gelmemizdeki en büyük etmenin emperyalist organizasyonlar olduğudur.
    Örneğin bizim kuşağımız hem idealist öğretmenler hem de ici boşaltılmamış müfredat ile çağdaş dünyayı algılayabilen ve bilgi ve becerisi ile herkesle yarışabilen gençler yetiştirdi.
    Ne zaman ki eğitim kurumları adam devşirmek için kullanılıp kalitesi düşürüldü , hakkını talep edecek, itirazı olan birey yok oldu, tüketim aracı olan lümpen, ümmet yığınları oluştu ve tabii ulus devlet niteliğini yitirdi.
    İzleyebildiğim kadarı ile MEB da müfredat düzenlemeleri dış uzmanların tavsiye ve baskıları ile oluşmakta, gayri milli ve çağ dışı içerikler yayılmaktadır. Üstelik batı literatüründe bu isin neden ve nasıl yapıldığı da yazılı.
    Genç kuşakların doğru hedefe ve donanımlı olarak yönlendirilmesi başarılmadan gelecek tasarımı yapamayız sanırım.
    Konuyu bu açıdan da değerlendireceğinizi ümit ederek sevgi ve saygılarımı sunarım.

  2. Konu hakkında eleştirel görüşüm;
    1. Cumhuriyet’in kurucuları yok, sadece kurucusu var. Diğerleri yardımcıdır.
    2. Kurucu TC’ni koruma görevini TSK’ya vermemiştir. O, Balkan Savaşından beri Ordu’nun politikaya karışmasına karşıdır. Cumhuriyeti kurduktan sonra da o güne kadar hem milletvekili hem de komutan olanlara, “ya askerlik ya politika; politikaya devam etmek isteyenler istifa etsin” demiş, kendisi de istifa ederek , ondan sonra askeri tatbikatlarda bile üniforma giymemiştir.
    3. Askerliği tercih eden Mareşal’e Ordu’yu emanet etmiş ve general, subay, astsubay dahil, tüm askerlere seçimlerde oy kullanma hakkı bile vermemiştir.
    4. İç Hizmet Yasasına 35. madde onun zamanında değil, 27 Mayıs’tan sonra 1961 Anayasa’sı ile konulmuş, general/ subay/ astsubaylara oy hakkı da bundan sonra verilmiştir.
    5. Sigorta görevini doğrudan millete vermiştir. O “milletin egemenliğini” kutsamış, her işini hep onu aydınlatıp/ ikna edip millete dayanarak yapmak istemiştir. Milli Mücadele’ye kongreler ile başlamış, sonra TBMM’yi kurmuş ve Savaşı bu Meclis’in denetiminde yapmıştır.O Meclis ki şimdiki gibi, lidere bakıp parmak kaldıran değil, kök söktüren üyelerden oluşuyordu. Öyle ki bazen engellemelerin ulusal davaya zarar verecek duruma geliyor, o zaman çevresindekiler, “dağıtalım şunları, biz işimize bakalım” demek gereğini duyuyorlar, ama o herkesi yatıştırıyor ve çıkıp kürsüye herkesi ikna ediyordu..
    Onun yerinde, örneğin Enver Paşa olsaydı, böyle şeyler yaşanabileceğini düşünebiliyor musunuz?
    Ama bu millet yüzyıllarca “Etrak-ı bi idrak” denilerek aşağılanmış/ ötekileştirilmiş/ ezilmiş/ sömürülmüş/ cahil bırakılmış bir milletti.. Bu nedenle ona özgüven kazandırmaya/ eğitip bilgilendirmeye/ bilinçlendirmeye çalıştı. Bu amaçla örgün eğitimi yaygınlaştırmaya çalışmanın yanında Millet Mektepleri, Halk Evleri vb. aracılığı ile erişkinleri eğitmeye çalıştı. Kendisi adeta “Gezici Öğretmen” oldu; Anadolu’yu dolaşırken hep halkın içine girdi, onları dinledi ve bir öğretmen gibi bilgilendirmeye çalıştı..
    6.TC’ni “sonsuza dek koruma ve savunma görevini” gençliğe verirken, söz konusu ettiği gençlik, “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” eğitim almış ve kendi aklını kullanabilecek özgür yurttaşlar olmuş, gelecek kuşaklardır. Bu nedenle eğitime çok önem vermiş, bu amaçla ders kitapları bile yazmıştır. Ortaokullarda Yurttaşlık Bilgisi ders kitabı olarak okutulmuş olan “Yurttaşlar için Medeni Bilgiler” kitabı, demokrasi yücelten, insan haklarından söz eden, kısaca adeta çocuklar için bir Aydınlanma felsefesi kitabı gibidir.
    Ne yazık ki o zaman böyle eğitim verecek yeterli bir kadro yoktur. Öğretmen değil, kafasına göre Milli Eğitim Bakanı bile bulamamıştır.
    Bilindiği gibi 23 Nisan 1920’den 10 Kasım 1938’e kadar 15 Milli Eğitim Bakanı ile çalıştı. Gözüne kestirdiği, aklına uygun laflar eden birini bakan yapmış ama denedikten sonra işe yaramadığını görüp değiştirmiştir. Bazılarının görev süresi bir yıl bile değildir. Mustafa Necati’yi bakan yapınca aradığını bulmuş ancak onu da ne yazık ki bir apandisit patlamasıyla kaybedince baş ucunda ağlamıştır.
    Ulus olarak şanssızlığımız savaştan sonra onun başımızda 15 yıl gibi kısa bir süre kalmış olmasıdır. 15 yılda bir kuşak bile yetiştirilemez.
    O öldükten sonra yerine gelenler her alanda olduğu gibi eğitimde de ne yapmak istediğini anlamadıkları için yolundan ayrıldılar; Köy enstitüleri, Halk Evleri kapatıldı; “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” kuşaklar değil, “büyüklere itaati” esas alan, “mürit, kul” yetiştiren dinci eğitime geçildi, sonuçta muktedire boyun eğen (sözde) yüksek hakimler devrine geldik!..
    Çözüm, sizin de savunduğunuz “aydınlanmacı eğitim”…
    Saygılar..

  3. Tınaz bey, bütün zihin berraklığınızla Cumhuriyetimizin 90 yıllık kuşbakışı; ama yüksek çözünürlüklü resmini çekmişsiniz. Kaleminize sağlık. Yorum yazan değerli düşünürler de o resimde gözledikleri çarpıklık/donukluk/fluluk’lara açıklamalar getirmişler.

    Cumhuriyetin gerçekleştirmeyi amaçladığı hedefi, yani varılmak istenen hedef net ve belli. Bu sürecin dinamikleri -yeniden toparlandığımız 60’lı yılların söylemiyle zinde güçleri- asker+sivil aydınlar, akademisyenler ve gençlik. Misyonları her hal ve şartta Cumhuriyete ve onun ilkelerine sahiplik etmek; koşulların değişimiyle güncelliklerini yitirtmemek.

    Olanlar ise bütün devrimler gibi, Cumhuriyetimizin de hedeflerini gerçekleştiremeden uğradığı yol kazaları ve onlara yol açan beşeri zaaflar. O “zinde güçler”in herbirine düşen görevlerin eksiksiz yerine getirilmesiyle ayakta kalacak bir yapı, mevzi ve kısmi zaaflar ki, bunun adını koymalıyız, basit ve kısa vadeli bireysel çıkarlar’a öncelik tanındığı kritik anlarda diğer taşıyıcı kolonların ağır yükü tek başlarına taşıyamamalarının sonuçlarını yaşaya geldik. Cephe çöktü, cumhuriyet esir alındı…

    Osmanlı’nın çöküş süreci de bunun benzeriydi. Onun küllerinden çıkarıp kurmuşlardı Cumhuriyeti; o dönemin özverili insanları. Bakalım biz başarabilecek miyiz!?…

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.