kuşkusuzluk

Değerli dostlarım,

Yaşamınızın yoğun temposu altında dikkatinizi çekmemiş olabilecek bir noktaya işaret etmek ve o konuda yardımınızı istemek için size bu mektubu yazıyorum.

Eğitim sistemimiz içinde öyle birkaç kritik nokta var ki, diğer tüm sorunlar -fiziki eksikler, ücret ve ödenek sorunları vbg- çözülebilse dahi, sırf bunlar nedeniyle eğitime ayrılan bunca kaynak ve bağlanan onca ümit beklenenleri sağlayamaz; sağlayamamak bir yana, amaçlananların tam aksi yönde sonuçlar yaratır ve halen de yaratmaktadır.

Bu kritik noktalar nasıl olup da dikkat çekmiyor? İlk akla gelebilecek soru budur. Dikkat çekmiyor, çünkü bunlar, sorun olduğu yolunda alışkanlık yaratılmış konular arasında yer almıyor, hatta `eğitimin kaçınılmaz gerekleri’ sayılıyor.

Uzun yıllar birlikte yaşadığımız bu noktalar artık, değer sistemimizin birer parçası olmuş, ayakkabı içindeki çivi gibi rahatsız etmez hale gelmiştir.

Literatürde bunlara saklı içerik (gizli müfredat- hidden curriculum) denilmektedir. Müfredat programlarında yer almayan fakat kuvvetli biçimde `öğrenilen’ tutum ve davranışlara bu ad veriliyor.

Bunlardan birincisi “kuşkusuzluk`’tur. Çocuk ve gençlerimiz, kendilerine öğretilenler konusunda kuşkuya sahip olmadan eğitiliyorlar. Dolayısıyla da karşılaştıkları bilgileri sorgulama, bunları zihinsel birer süzgeçten geçirme gibi bir alışkanlık edinmiyorlar.

İkna olmaya hazır oldukları alanlarda ve/ya ikna edebilecek beceriye sahip olanlarca herhangi bir `doğru’ konusunda hiç kuşkuya düşmeden ikna ediliyor, bir kısmı da bunları `inanç’ haline getirebiliyor.

Böylece hem gerçek inanç sahibi olabilme imkânlarını yitiriyor, hem de Tanrı vergisi meraklarını (kuşku) ve onun türevi olan yaratıcılıklarını kaybediyorlar. Gerçekte ise, kendilerine öğretilenlerin doğrulukları -matematik ve fizik dahil- görecelidir.

Bunun sorumlusu öğretmenler değildir, çünkü onlar da öyle eğitilmişlerdir. Hattâ toplumun büyük çoğunluğu da zamanla kuşkusuzlaşmış, yalnız okulda öğrendikleri konusunda değil, tüm kaynaklardan akan bilgileri sorgulama, süzgeçten geçirme özelliklerini neredeyse yitirmişlerdir.

Bu basit görünümlü olgunun çok sayıdaki olumsuz sonucundan birisi müthiştir: Bilim ile ilişkisini kesmiş bir toplum! Çünkü bilim, sistematik kuşkulanmanın bir başka adıdır denilebilir. Tüm keşif ve icatların altında `kuşku’ vardır. Toplumumuzdaki yaygın buluş antipatisinin altında muhtemelen bu kuşkusuzluk illeti yatmaktadır.

Bu sorun çözülebilir mi? Evet ve hayır. Farkına varılır, kabul edilir ve çözüm aranırsa evet. Uzunca süredir bu illetle yaşayan ben dahil çok sayıda kişinin buna çözüm üretebileceğinden eminim.

`Biz zaten öyle yapıyoruz’, `bunca sıkıntının içinde kala kala kuşku mu sorundur’.. ve benzeri kalıplardan kendimizi kurtaramaz isek hayır.

Dikkatinizi çekmek istediğim ikinci nokta, sınavlarda uygulanan gözetim yöntemidir. İlkokuldan üniversiteye kadar belki binlerce defa tekrarlanan bir olgu olan sınavlarda öğrencilerin kopya çekmemeleri için başlarında gözetmen bulundurmak yadırganmayan bir adettir.

Yaklaşık 15 yıl boyunca her gün en az birkaç defa çocuk ve gençlerimize, saklı içerik olarak şu mesaj veriliyor:

`Sizler, gözetimsiz kaldığınızda başkalarına ait olanı çalabilecek güvenilmez kişilersiniz. Güvenilmezliğiniz ancak gözetimle kontrol altında tutulabiliyor. Eğer gözetim altında bulunmadığınız bir durum varsa o takdirde çalabilirsiniz!

Beyni bu örtülü mesajla yıllar boyu yıkanan çocuk ve gençlerimizde şöylesine bir anlayışın gelişmesi acaba mümkün müdür:

`Ben güvenilir bir kişiyim; derslerimden bazıları pek iyi olmayabilir, ama onları zamanla telafi edebilir, hiç olmazsa ihtiyaç duyduğumda öğrenebilirim. Ama güvenilirlik çok onurlu bir sıfat ve çevremdekiler bana güveniyorlar. Dolayısıyla ben de kendime güveniyorum. Ben iyiyim’

Bence bu sorunun yanıtı `kesinlikle hayır‘dır.

Bunca eğrilik ve yolsuzluğa bir de bu açıdan bakılınca `saklı içeriğin izleri‘ni görebiliyor musunuz? Güvenilmez olduğu yolunda hiç kuşkuya yer kalmayacak biçimde koşullandırılan çocuk ve gençlerimiz, gerçek yaşam içinde de `güvenilmez erişkinler’ olarak rollerini oynuyorlar.

İşte bu yüzdendir ki gözetmensiz sınavların bir adı da `onur sistemi sınav‘dır.

Veli, öğretmen, idareci, kamuoyu ve dönerek de öğrenci olarak bu 2 konudaki ortalama anlayışımız bu özetlediğim gibidir. Diğerlerini istisna olarak görüyorum.

Eğitim düzenimizin sorunları kuşkusuz bu iki sorundan ibaret değildir. Ama bu iki nokta öyle sonuçlar üretmektedir ki, bütün diğerleri onun gölgesinde kalmaktadır.

Bu sorunların çözümü, eğitime ayrılan bütçe payının arttırılmasına ya da çocuk ve gençlerimizin daha pahalı okullara yollanabilecek gelir düzeyine erişilmesine bağlı değildir, neredeyse bedavadır.

Yapmamız gereken, sadece 1 dakikalığına yargılarımızdan sıyrılmak, bu mektubu kimin yazdığı, niye şimdi yazdığı, niçin size yazdığı, sorunların bu kadar mı olduğu, sizin eğitime `zaten’ ne kadar katkıda bulunduğunuz gibi ayrıntılardan kurtulmak, tüm akademik, bürokratik, siyasal, ticari ve benzeri kisvelerinizin size verdiği yetkilerden, onurlardan etkilenmeksizin mektubumu bir kere daha okumak ve sonra da `ben bu konuda neler yapabilirim’i düşünmekten ibarettir.

Çevrenizdekilerin size atfettiklerinin ne ölçüde gerçek olduğunun ölçütü, işte bu muhakeme sonundaki bulgularınıza bağlıdır.

Alışkanlıkların değiştirilmesinin güç olduğunun farkındayım. Ama ne yapıp yapıp, kendimizi alışık olduğumuz yargılardan kurtarabildiğimiz takdirde kuşkusuzlaştırma ve onursuzlaştırma denebilecek bu iki hastalığa aldırmamanın mümkün olamayacağını takdir edeceksiniz.

Sizden bu iki konuya `aldırış etmenizi’ ve elinizde tuttuğunuz herhangi bir ölçüdeki yetkinizi doğru gördüğünüz yönde kullanmanızı istirham ediyorum.

Bu vesileyle saygılarımı kabul etmenizi rica ediyor, hürmetler sunuyorum, efendim.

M. Tınaz Titiz

Macintosh HD:Desktop Folder:Belgeler:eğitim ve sorunları:EE mektup.doc, Wednesday, 28 March 2001 8:23, Sayfa 1 / 2

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.