“TASARIM” ÜZERİNE!

Liebig’in Minimum Yasası adıyla bilinen bir kural, bir bitkinin doğru olarak beslenmesi için toprakta bulunması gereken maddelerin minimum miktarlarına göre en “eksik” olanın, diğer bütün maddelerin -ne kadar bol bulunurlarsa bulunsunlar- emilme miktarını belirleyeceğini ve maddeler arasındaki oranın bozulmayacağını söylüyor. Bir diğer şekilde söylenirse, doğa kendi gereksinimlerini karşılarken, çevrenin ona sunduklarını değil, kendi yapısının gereği orantıları dikkate alıyor. Bunu da, en eksik olana göre ayarlayıp eksik gelişerek bir anlamda ortamı yetersiz kılanlardan intikamını alıyor.

Bu yasanın sosyal organizmalara da uyarlanabileceğini işleyen düşünürler, bir toplumda göze pek batmayan bazı eksiklerin, toplumun genel yapısını derinden etkilediğine işaret etmektedirler.

Çeşitli sorunlarla boğuşan, ama bunları lafazanlığın ötesinde bir sükunet ve disiplinle ele alamayan toplumumuz açısından bu yasa, bir “altın anahtar” değerinde sayılmalıdır.

Genelde toplumun, özelde aydınımızın gündemine hiç girmemiş bazı konular, boğuştuğumuz sorunların yapı taşlarını oluşturmaktadır.

Bu yapı taşlarından birisi “tasarım”dır. Bu terime genelde yüklenen anlam sanayi bağlamındadır. Türkiye’de ise -herhalde bilinçli olarak yapılmamıştır- daha çok sanayi ürünlerini süslemek, biraz da mimari tasarım yönünde anlam kazanmıştır.

Gerek sözlük anlamında, gerekse aklı başında toplumlarda ise tasarım, yaşamın her çabasının tam ortasındaki vazgeçilmez çekirdektir. Bir çabanın -zihinsel, fiziksel ve/ya ruhsal olabilir- niçin harcanağı, hangi ihtiyaçları ve de nasıl tatmin edeceği, başka seçeneklerin olup olmadığı yolundaki bir dizi sorunun bıkmadan sorulması, bunlara yanıt aranması, bütün bunları yaparken de yapıcı bir kuşkunun sürekli canlı tutulması demek olan tasarım’a, medeniyeti üreten hücre olarak bakmak yanlış olmaz. Tasarım, bir farkındalık tavrıdır.

Herşeyin kaotik bir görünüm sergilediği, geleneksel olan ne varsa masaya yatırılıp sorgulandığı, herkesin -bireysel, kesimsel ve de toplumsal olarak- kendini tanımladığı değer sistemlerinin alt-üst olduğu günümüzde, geri planda değişmeyen -ve de değişeceğe benzemeyen- belki de tek yaşam programı “tasarım”dır.

Bu toz-duman duruldukça, yalnız insanlar ve toplumların değil tüm varlıkların, gelişmişlik basamaklarında onbinlerce yıldır hep bu anahtara göre sıralandıkları, bundan sonra da bu sıralama anahtarının hiç değişmeyeceği görülecektir.

Tasarım’ın anlamını derinlemesine kavrayanlar daha az kavrayanları, onlar kavramayanları, bu sonuncular ise kavramamakta direnen ve tasarımı eşya süslemek zenaatı sananları yönetecekler ve de belki sömüreceklerdir.

Günümüzde, çok karmaşıkmış gibi görünen global sanayi yapısı, tasarım anahtarıyla bakıldığında çok net bir resim göstermektedir. Bir sanayi kolunda ya da bir ülkede ne kadar üretim yapıldığı, ne ölçüde ihracat yapıldığı, hangi sektörün ne kadar desteklendiği, ne kadar güçlü örgütlendiği vs değil, kendi tasarımlarını ne ölçüde yapabildiği önem taşımaktadır. Diğerleri ise işlerin “ağır işçilik” kısmını yapmakta ve bol bol övünmektedirler.

Peki, yaşamımızın bu denli önemli bir öğesi olan tasarımın bağdaşamayacağı, biri varsa diğerinin var olamayacağı bir şey var mıdır? Evet vardır: yaptığının doğru olduğuna kesin inanç, yani kuşkusuzluk!

Şimdi çevremize bakalım ve düşüncelerinin doğruluğundan emin ne kadar çok insan bulunduğunu görelim. Yetersizliklerimizin birinci derecede kaynağının bu “dayanaksız güven” olduğunu, çağdaş medeniyetin ise bu güvene kendilerini kaptırmamış olanlarca kurulduğunu derhal göreceksiniz.

Tasarım, zihindeki bir düşünceyi, onun şekil sıra, oluşum mantığı vb özelliklerini belirtecek şekilde dışarı vurmak anlamına gelen tasar kökünden gelmektedir. Yabancı dildeki design sözcüğü de benzer anlamda kullanılmaktadır.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.