“MİNİMUM YASASI”

Justus von Liebig, 19ncu yüzyılda yaşamış bir kimyacıdır. Kendi adıyla bilinen bir yasa –Liebig’in Minimum Yasası– onun, bugün bile bilinir olmasını sağlamıştır.

Yasa şöyle diyor; “bir bitkinin ihtiyacı olan çeşitli besin maddelerinin topraktan emilebilecek azami miktarı, bunlardan en eksik olanın eksikliği oranında olabilir”.

Yani, toprakta -bir bitki için- gerekli tüm mineraller tamam, fakat içlerinden birisi, olması gerekenin yarısı kadar olsa, bütün diğer mineraller -ne kadar bol bulunursa bulunsunlar- ancak %50 oranında emilebileceklerdir.

Muhtemelen benzer bir mekanizma insan ve hayvanlar için de geçerlidir. Yanağından kan damlayan insanların -ya da tombul ev hayvanlarının- niçin umulmayacak hastalıklara yakalandığının açıklamalarından birisi, minimum yasası‘nda gizli olmalıdır.

Liebig‘in bu yasası hakkında çok sayıda kitap ve makale yayımlanmıştır.1 Bunların bir bölümü bitki beslenmesi, bir bölümü ise sosyoloji ile ilgilidir. Örneğin, çoğu toplumların kendilerini idame ettirdikleri düzeyin niçin azami yetkinlikleri düzeyinde olamadığı bu yasa ile açıklanmaktadır. Buna göre, bir toplum kendini en az uygun koşullarda dahi sürdürebilmelidir. Aksi halde doğal seçimle yok olacaktır.

Bir toplumun, varlığını en üst düzeyde sürdürmesi için gereken belki yüzlerce koşul vardır. Bu koşullardan bazıları tam -hatta fazlasıyla- yerine gelmişken bazıları eksik yerine geliyor -hatta hiç gelmiyor- olabilir. Bu eksik koşullar muhtemelen pek dikkat çekmeyebilecek, pek fazla önemsenmeyen koşullar olabilir.

İşte bu gibi durumlarda, diğer bütün uygun koşullara karşın toplum, yaşam düzeyini belirli bir seviyenin üzerine çıkaramayacaktır.

Bu yasa bir birey, aile ya da şirket için de doğrudur.

Bir birey, şirket ya da toplum, ulaşmak istediği bir düzeye, neleri yapması gerektiğine çok dikkatli bakıp, minimum yasası uyarınca neleri eksik bıraktığını görmeye çalışarak ulaşabilir.

Bu dikkatli bakışı engelleyebilecek çok sayıda nedenin başında, çeşitli koşullanmışlıklarımız gelir. Çoğunluğun önem verdiği ölçüler mutlaka dikkate alınması gerekenlerdir. Ama, bir organizmaya can veren, çoğunluğun genel geçer ölçüleri değil, pek göze çarpmayan ölçülerdir.

Çoğunluğun ölçüleri genelde somuttur. Bu göze çarpmayanlar ise çoğu zaman elle tutulur cinsten olmayabilir.

Şirketler bilançosu, çalışanların işyerine sadakâtleri ya da üretim miktarları, herkes tarafından önemsenen ölçülerdir.

Ama -örneğin- çalışanların, çeşitli yollarla kurdukları iletişimler sırasında kullanılabilecek olan “katma değeri olmayan söz ya da yazı kısmî cinayettir” ilkesine ne denli uydukları, somut olmayan, bu yüzden de pek önemsenmeyen bir ölçüdür.

Ya da -yine örneğin- bireysel becerilerin geliştirilmesi konusunda neler yapıldığı da genelde pek önemsenen bir ölçü değildir.

Ama gerçekte bir organizasyonun performansını kontrol eden az sayıdaki ölçüden birisidir.

Hedeflerine erişmek yolunda -görünürde- herşeyi tamam olan bir birey, şirket ya da toplum, bazı önemsemediği gerekler nedeniyle hedeflerine ulaşamadığında Liebig’in bu yasası hatırlanmalıdır.

1 Bu konuda daha geniş bilgi edinmek isteyenler. Bkz. Justus van Liebig: The Chemical Gatekeeper, William H. Brock

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.