• Sorun stokları tek sorunlardan farklıdır!

    İstenmeyen” ve/ya “istenen  ama önünde engeller bulunan” durumlara işaret eden “sorun”lar birbirlerinden ayrı olgular halinde birilerinin gelip onları çözmelerini beklemiyor.

    Tam aksine, durdukları yerde birbirleriyle sürekli olarak birleşerek yeni ve giderek daha çözümü güç sorun bileşikleri oluşturuyor. Bu süreç, “Sorun Kimyası” (tabii ki şaka 😊) denilebilecek bir şekilde sürüyor ve bir stok (sorun stoku) oluşturuyor.

    Sorun stoku’nun başat özellikleri şunlar:

    • Stok yok iken daha kolay çözülebilecek sorunlar, bir stok içinde yer aldığında -diğerlerinden aldığı güçle- daha zor çözülmeye, hatta ne olduğu bile daha zor anlaşılmaya başlıyor. Stok içinde yer alan sorunların yapıları değişiyor, yalnız iken etkili olabilecek tedaviler sonuç vermemeye başlıyor. Böylece, sorun alanlarını ayrışık (discrete) olarak kabul edip mücadele etmeye çalışan iyi niyetli kişilerin çabalarını sonuçsuz bırakıyor.
    • Çözülemeyen her sorun, işi sorun istismarı1 olan iç ve dış kişi / kurumlarca kendilerine çıkar sağlamak için kullanılıyor. Sorun stokları ise bu açıdan mükemmel birer av alanı (içinden beğen beğen kullan).
    • Etkileşim2 yoluyla yapıları değişmiş sorunlardan ibaret bir bataklık, sadece değer transferi peşinde olanları değil, her tür niyet sahibini, hatta sorunları tek tek çözebileceğini düşünenleri dahi kendine çeken dev bir mıknatıs haline geliyor.
    • Stoklar, bir yandan da kişi ve kurumların Sorun Çözebilme Kabiliyetlerini3 azaltıyor. Böylece çözülemeyen sorun sayısı arttıkça onlar da stoka eklenip bir çeşit “kara delik” oluşumuna yol açıyor, giderek büyüyor ve dev mıknatısın çekim gücü artıyor.
    • Bu noktadan sonra kişi, kurum ya da toplumlar fiili olarak egemen sayılamazlar; stoku kullanarak kendine çıkar devşirenlerin çizdikleri yolda yürümek zorundadırlar.

    Sorun çözme kabiliyetleri böylesi bir süreç nedeniyle çökmüş bulunan bir toplumda, zaten zayıf bulunan “bileşik hale gelerek yapıları değişmiş bulunan sorunları anlama” becerisi özel önem kazanıyor. Örneğin, stok oluşmamış bir durumda mesela eğitim alanında çağa daha uygun nitelikli insan yetiştirme sorunu için kolayca çözüm(ler) bulunabilirken, sorun stoku altında artık o tür çözümler geçerli olamıyor; hatta stok büyümesine -istemeden de olsa- katkı anlamına geliyor. Tam bu nokta akıllı entelijansiya’ya sahip toplumları diğerlerinden ayıran noktadır.

    Durumların bu bakış açısı altında değerlendirilmesi, çözüm araçlarının neler olabileceğine ve o araçların nasıl kullanılmaları gerektiğine de yol gösteriyor. Buna göre:

    • Çözüm araçları neler olabilir? Gerek yerel gerek merkezi idarelerin ellerindeki araçların dahi etkisiz -hatta sorun stokunu artırıcı- kalabildiği, sorun stokunun irileştiği durumlarda, alışılmış “üst makamlara arz” ve benzeri pasif araçların işe yaramayacağı -ve de yaramadığı- açıktır.

    Kullanılabilecek araçlar, stok ortamına atılarak o ortamın türevleri durumundaki sorun alanlarının birden fazlasında gözlenebilir iyileşmelere yol açabilecek “sosyal tohumlar4” olabilir.

    Tohum, tanımı ve yapısı itibariyle görüntüsü ile işlevi arasında fark bulunan, içine atıldığı sosyal ortamda (social soil) zaman içinde filizlenen “davranış değiştirici”lerdir. Örneğin, Gözetimsiz Sınav (Honor Code) adı verilen sınav sistemi, görünüşte sınavlarla ilgili olup sosyal doku ile bir ilgisi yoktur. Gerçekte ise gözetimsiz sınav tamamen bir sosyal doku tedavi aracıdır ve genç insanların kendilerini güvenilir bulma, dolayısıyla da yaşamlarını karşılıklı güven üzerine kurma aracından başka bir şey değildir. Tohumun görüntüsü ile işlevi arasındaki bu fark yanıltıcılığa ve tohumun önemsenmeyişine yol açabilir.

    Bir diğer örnek “Zilsiz Okul” olup o da okullarda ders ve teneffüs sürelerinin nasıl duyurulacağı ile ilgili zannedilebilse de gerçekte “demokrasi kavramı” ile ilgilidir. Tohumların hemen hepsindeki bu görüntü – işlev yanıltıcılığı olgusuna dikkat edilmelidir.

    • Çözüm araçları nasıl kullanılmalı? Bu açıdan geçerli soru “sorun stoku ortamına hangi tohumlar atılmalı ki, en çok sayıda sorun alanında gözlenebilir iyileşmelere yol açsın?” şeklindedir. Cevaplanması gerçekten de güç olan bu soru tek akıl ya da Ortak Akıl ile değil ancak Birleşik Akıl5 ile cevaplanabilir.

    Yaşam seçimlerden ibaret; hayatta kalabilenler doğru seçimleri yapabilenlerdir.

    16 Ocak 2020

    Dip not 1: İşi sorun istismarı olan kişiler bunu amaçsız yapmıyor, değer transferi amacıyla yapıyorlar (bkz. http://bit.ly/1wUOojv)

    Dip not 2: Sorunlar arası etkileşim için bkz. http://bit.ly/2pupVCj

    Dip not 3: Bu kabiliyeti oluşturan üç bileşen, sorunları anlama, çözüm geliştirebilme ve çözümleri uygulayabilme olup, stok oluşumu zaten yeterince önemsenmeyen “sorunları anlama” bileşenini daha da zayıflatıyor.

    Dip not 4: Sosyal Tohumlama için bkz. www.SosyalTohumlama.com

    Dip not 5: Tek akılların yanıltıcılığı bellidir. Ortak Akıl ise genellikle tek akılların alternatifi olarak görülür. Fiiliyatta ise Ortak Akıl oluşumlarında -her ne kadar aksi iddia edilse de- katılımcılar genelde ortadaki soruna odaklanmış görünse de, gerçekte “her biri ortadaki sorun’un  çözümünden kendisine azami yararın nasıl sağlanabileceği” peşindedir. Birleşik Akıl ise, tüm katılımcıların ancak ve sadece ortadaki sorun’un çözümü peşindede olduğu akıl yürütme yöntemidir. Bu diğerkamlığın (özgecilik) nasıl sağlanabileceği ayrı bir sorun olsa da, sorun stoku’nun yarattığı tehditler karşısında gözardı edilmesi zorunlu sayılmalıdır. Bunu birçok hayvan sürüsü (kuşlar, balıklar ve özellikle arılar) yapabildiğine göre, insan türünün de becerebilmesi mümkündür (bkz. https://youtu.be/Vf7Vxm6XwQQ)

  • Birkaç Sağlam Nokta Şunlar Olabilir mi?

    Kendi refah ve mutluluğunu, kendi dışında bulunan tüm varlıkların refah ve mutluluklarında arayan kişilerin sürekli bir endişe içinde olmaları doğal bir eğilim olarak görünüyor. Örneğin, yalnız kendisi tokken aç yatan komşularını değil, en azından aç yatan hayvanları da en az insanlar kadar düşünüp endişe duyan insanlar iyi ki varlar.

    İçinde bulunulan ortamların sorunlarından endişe duyup, onlar için çözüm arayışına girmiş o tür insanların akıllarına üşüşen yüzlerce sorudan oluşan zinciri koparmadan çektikçe, sonlara doğru şu iki soruyla karşılaşmak kaçınılmaz gibi: Ben ne istiyorum ve onu neye dayanarak istiyorum? Zinciri koparmamak, zincirin ilk baklalarında gayet kolaylıkla cevaplanabilecek bu iki soru akla gelebilecek çeşitli etik dışı tutuma yol açabilirken; dikkat, bilgi ve cesaretle zincirin sonlarına doğru yürüyebilenler için epey zorlu ama o derecede de saygın cevaplar ortaya çıkabilir.

    Bu cesur ve akıllı insanlar için acaba birkaç kulak küpesi niteliğinde ilke (sağlam nokta) bulunabilir mi? Tabii ki bulunabilir ama herkesinki büyük olasılıkla aynı olmayacaktır. Ben yine de bir girişimde bulunup birkaç öneride bulunayım:

    Sağlam Nokta 0: Durum değerlendirmelerimizin temel aracı olan rasyonel düşünce zincirlerinin başlıca engeli akıl daraltıcılar[1], onların da başlıcası, birikimlerimizin[2] yarattığı zihinsel konfor bağımlılıklarının esiri olarak ”kesinlik tuzakları”na düşüp düşünce zincirini erken koparmak.

    Sağlam Nokta 1: İçerdikleri belirsizlikler nedeniyle rahatsız edici olan tahmin ve/ya öngörülerden ibaret olan düşünce baklaları yerine, belirsizliklerden –gözden kaçırma, ikna etme, akıl karıştırma, katma değersiz söz üretme, aksini iddia edenin aptal, naif, hain etiketlenmesi gibi yollarla–  arındırılıp kesinleştirilmiş düşüncelere dayalı değerlendirmeler yaygındır. Ama bu defa da herkesin  değerlendirmeleri farklı olacağından uzlaşmazlıklar kaçınılmaz olmaktadır.

    Buna göre, rasyonel düşünce zincirlerinin her bir baklasının -en güvenilir kabul edilenler dahil-: (a) asgari birer ön koşulu vardır ve (b) birer tahminden ibarettir. Koşulsuz ve yüzde yüz doğru olan tespitler ya yanlış ya da yalandır.

    Sağlam Nokta 2 Kişiler ve onlardan oluşan toplumların esenliklerini tehdit eden nedenler arasında herhalde ilk sıraya “kişilerin kendi akıllarına duydukları koşulsuz güven” oturur.

    Aklına gelebilecekleri defalarca tarayıp kendince ve genelde benzer düşünceler taşıyan çevresindekilerce iyi niyetlerle onaylanan; bir bölüm akılsız ve/ya çıkar gözeticilerce de perçinlenen düşüncelerin gerçekte ne denli güvenilmez olduğunu deneyimleyenlerin en az güvendikleri akıl bu tür “homojen küme aklı”; en güveniliri ise “farklılıklar içeren küme aklı”dır. Bu Birleşik Akıl’dır[3].

    Sağlam Nokta 3: Farklılıklar içeren küme aklı tek akıllara göre daha yetkin olsa da, ortadaki sorunun çözülmesi için yine de yeterli olmayabilir. Daha da yetkin bir akıl ise, sadece o an mevcut farklı akılları değil, o alanda uzman kişilerin akıllarını ve o konu da evvelce üretilmiş bilgileri içeren bir Bilgi Tabanı’nı da kullanmalıdır.

    Sağlam Nokta 4: Mevcut durumu iyi anlama, üzerinde yoğunlaşılacak sorunları iyi belirleme, sorunlar için çözüm üretme aşamalarında zihinleri kemiren virütik düşünce “iyi de bunları kim yapacak?” sorusudur ve soru’nun yanıtı sorun çözme geleneklerimiz açısından tektir: Sorunlar, bizi yönetenlerce çözülmelidir.

    Demokratik geleneklerimiz de benzer şekilde “sorunların -yerel ve merkezi- idarelerce çözülmesi gerektiğini söyler. Bunun bir diğer anlamı da, “bizi yönetenlere göre binlerce kat daha kalabalık olanların yönetim işlerine karışmayıp, sadece yetkilerini yöneticilere devretmesinden ibaret olduğu”dur.

    Böyle bir sorun çözme yönteminin sadece tek sonuç ürettiği yüzyıllık deneyimimiz sonunda ortaya çıkmıştır: Giderek büyümüş bir sorunlar stoku ve bu stokun iç ve dış odaklarca sömürülerek: (a) sorun stokunun giderek büyümesi ve (b) iç ve dış aktörlerce değer transferi[4] yoluyla soyulmamız. Bu paradigma yerine ise, tüm bireylerin işlevsel hale gelmesi anlamına gelen “Sosyal Tohumlama[5]” yüzbinlerce yetenekli ama “ben ne yapabilirim ki!” deyip kenara çekilmiş insanı toplumun dönüşümüne katkı yolunda harekete geçirebilir.

    Sağlam Nokta 5: İnsanları genelde rahatsız eden sorunların kökleri değil semptomlarıdır, çünkü onlar anlık olarak algılanırlar. Bu sadece burası için değil tüm toplumlar için geçerli olsa da fark, gelişkin denilebilecek olanlar içinde “aydın[6]” adı verilen bir kesimin, odaklarını kaybetmeden kitlesel akılların[7] oluşmasına öncülük edebilmeleri, geri kalmış ülke insanlarının ise bu işlevi yapabilecek beceriye sahip olmamaları;  aydın kesimin bu akıl dağılma ve daralmasına -neredeyse- öncülük edip, her gün ortaya atılan bir konuyu kök-sorun olarak sunup; üstüne üstlük  odağını kaybetmeyenleri romantik, naif, teorik gibi sıfatlarla aşağılamalarıdır. Bu durumda sorulabilecek soru, “akıl dağılması tuzağına düşmeyenlerin neleri ve de nasıl yapabilecekleri”dir. Odak dağılması yoluyla akıl daralmasına uğramamış insanların yollarına devam etmeleri birinci ip ucu olabilir.

    Sağlam Nokta 6: Bir diğeri, yalnızlık ve desteksizliklerini gidermek yolunda, çağın sunduğu teknik imkanlardan yararlanmalarıdır. Yüz yıl önceki imkansızlıklar içinde o günün en ileri tekniklerini (örneğin telgrafı) sonuna kadar kullanabilen M.K. Atatürk örnek alındığında, birbirinden uzakta yaşayan ve birikimlerini sadece kendi çıkarları doğrultusunda kullanmama erdemini gösterebilecek profesyonel gönüllüleri[8], internet aracılığıyla bir araya getirip, yetkin akıl algoritmaları[9] oluşturmak pekala mümkündür[10].

    Sağlam Nokta 7: Ölüm yavaştır, bu ise hayata dönüş açısından bir fırsattır.

    8 Ocak 2020 (Rev 16 Ocak 2020)


    [1] Akıl daraltıcılar için bkz. http://bit.ly/2OayErf

    [2] Bilgi, deneyim, kariyer, unvan, onurlandırılma, pohpohlanmalar ve hepsinin bileşkesinin ürettiği özgüvenden oluşan birikim kast ediliyor.

    [3] Birleşik Akıl için bkz: www.BirlesikAkilAgi.com, http://bit.ly/39QG6Rm  

    [4] Değer transferi olgusu için bkz. http://bit.ly/1wUOojv

    [5] Sosyal Tohumlama için bkz. http://www.sosyaltohumlama.com/

    [6] Aydın tanımı için bkz.  https://www.beyaznokta.org.tr/projelerimiz_kavram#aydin

    [7] Kitlesel akıl (küme aklı, kovan aklı, kalabalık aklı) için bkz. ​https://goo.gl/VJVFBj

    [8] Bir sosyal sorumluluk görevini profesyonel disiplin içinde yapan gönüllü kişiler.

    [9] Bkz. http://bit.ly/2Qqxvf9 adresindeki Düşünce Notu

    [10] Bkz. www.BirlesikAkilAgi.com

  • Ajan’ın Mektubu-2

    Mart 1994’teki Ajanın Mektubu-1[1]  yazısından 25 yıl sonra John’a ikinci mektup elime geçti ve hemen paylaşıyorum.

    Azizim John, ne desen haklısın; son söyleneceği baştan söyleyip rahatlayayım: İlk mektubumun sonunda da belirttiğim gibi, Türklerin dış katkı olmadan kendilerini bitireceklerine o denli emin olmuştum ki uzun süreli tatile çıktım ve şiş kebap, lokum (anlarsın), meze filan derken, bütün bunları ödeyen vergi mükelleflerimizi anca hatırladım.

    Ama hemen söyleyim ki yanılmamışım, o günlerdeki laik cumhuriyet rejimine bağlı toplum aynen öngördüğüm gibi artık neredeyse sadece bir sözden ibaret. Sakın yanlış anlama, cumhuriyet yerine dine dayalı bir rejim de değil, ikisi de olmayan bir idare kurdular adına da başkanlık diyorlar.

    Merak ettiğini biliyorum, onun için ayrıntıları geçip, bu duruma kendi kendilerini nasıl getirdiklerini anlatayım, başka yerlerde de lazım olur.

    Hatırlarsın Türkler için “dilsiz toplum” yakıştırmasını yapmıştım; bunu çoğu kimse az konuştukları ya da konuşmaktan korktukları anlamında almıştı. Öyle değil, aksine çok konuşuyor, çok yazıyor, yazışıyorlar. Ama ağız ve kalemlerinden çıkan, medeniyetin temel yapıtaşı olan soyut kavramları tanımlayamadıkları için, sözlerini uzatıyor ve de uzatıyorlar. Bunun sonucu olarak sıkılan insanlar katiyen birbirlerini dinlemiyor, sadece karşısındakinin sözünün bitip sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlar. Ayrıca, şikayet-suçlama kültürü o denli derine işlemiş ki sorunları doğru dürüst tanımlayıp yaratıcı çözümler (yaratıcı sözü de yasak gibi) bulmayı da beceremiyorlar.

    Böylesi bir ağzı kalabalık topluluğun, üstelik rasyonel düşünme geleneği olmayışını da katarsan en küçük konuda bile anlaşamayacaklarını kolayca anlarsın.

    Ben bu arada onlar gibi konuşmayı da öğrendim, ara sıra karıma o dille bir şeyler söylüyorum hiçbir şey anlamıyor ve aklı karışıyor. Ama başkalarına konuştuğumda -aralara da bizim dilden karıştırınca- anlamını tam bilmedikleri için de anlamış gibi yapıyorlar, bayılıyorum. Burada çocuklara da bizim dili öğretme yarışı var, anlamadıkları sürece sorun da yok. Ne de olsa dilimizi çat pat da olsa bilen -ama kesinlikle anlamayan- insanlara da ihtiyaç var.

    Lafı uzatmayayım; bütün bu laf kalabalığını iki grupta toplayabilirim: Yüzde 99’u oluşturan grup, ballandıra ballandıra en küçük ayrıntısına kadar ülkedeki eğrilikleri birbirlerine anlatıyorlar. Her anlatan bir diğerinden üste çıkmak için daha eğri bir şey anlatma peşinde. Medya adını verdikleri birkaç gazete ve bizim ellerine verdiğimiz kim kiminle ne yapmış, ne yemiş, nereye gitmiş kanalları yoluyla birbirleriyle yarışıyorlar. Halbuki bilmiyorlar ki her birinin ne yiyip içtiklerini dahi biliyoruz. Bu bir gelenek haline gelmiş, her yerde uygulanabilir.

    Bu grup aynı zamanda saklı içerikle ikinci bir mesaj da yayıyor: “Buradan çıkış yok; ancak hepiniz bir araya gelir birlik olur, çağdaşlık yolunda toplanırsanız kurtulabilirsiniz”. Tabii bunun olmayacak duaya amin demek olduğunun da muhtemelen farkındalar. Ama gerek tembellik, gerekse ezberleri nedeniyle başka bir şey düşünebilecek durumda değiller. Bir kısmı da meselenin sandıkta ya da sokakta çözüleceğini düşünüyor, halbuki o yolların çoktan kapandığının farkında değiller ve dağarcıklarında başka da araç yok.

    Belki yüzde bir gibi bir bölüm ise M.K.Atatürk’ün işaret ettiği “en gerçek yol göstericiyi” (akıl) çıkar yol olarak savunsa da onların en güçlü karşıtları Atatürk’ün sözlerini (ama ezberden) tekrar edip, kendilerini O’nun askerleri olarak tanımlayanlar. Biz o küçük kesime dikkat ediyoruz ama müdahaleye en azından şimdilik gerek yok. En güvendiğimiz kısım ise “bir şey yapılması gerektiğini savunanlar”; bizim esas kitlemiz onlar.

    Akıl yoluyla bir çıkış yolu bulunabileceğini düşünenlerin büyük bölümü ise aklın yolunun tek olduğuna, o yolun da kendilerinin ezbere-belledikleri yol olduğuna iman etmiş olanlar. Dolayısıyla kişi sayısı kadar akıl olduğu için anlaşmalarına imkan yok. Akılları birleştirmeyi ise akıl edebileceklerini sanmıyorum. Güvencem yine “Atatürk sözcüleri” ile “bir şeyler yapılmalıcılar”.

    Bazen ta şurama geliyor çıkıp da: “Yahu siz ne biçim insanlarsınız, en değerli kaynağınız olan zamanlarınızı sürekli ağlaşarak geçiriyorsunuz da,  sizi esir almış olan ezberlerinizi askıya almaya akıl ve cesaret edip acaba daha yetkin bir akıl nasıl oluşturabiliriz ya da bunu yapamazsak yapmaya çalışanlara yardım ederiz?” diye sormuyorsunuz; alışkanlıklarını değiştirmeye, zihinsel hapishanelerinizden kurtulmaya çalışmıyorsunuz, başınıza gelenlere müstahaksınız” diyesim geliyor, ama sonra görevimi hatırlıyorum.

    Neyse şimdilik bu kadar fırsat bulursam yine yazarım. Selam ve sevgiler. Patrona hürmetler.”

    John

    Ocak 5, 2020


    [1] Bkz. http://tinaztitiz.com/3367/ajanin-mektubu/

  • Ajan’ın Mektubu-2

    Mart 1994’teki Ajanın Mektubu-1[1]  yazısından 25 yıl sonra John’a ikinci mektup elime geçti ve hemen paylaşıyorum.

    Azizim John, ne desen haklısın; son söyleneceği baştan söyleyip rahatlayayım: İlk mektubumun sonunda da belirttiğim gibi, Türklerin dış katkı olmadan kendilerini bitireceklerine o denli emin olmuştum ki uzun süreli tatile çıktım ve şiş kebap, lokum (anlarsın), meze filan derken, bütün bunları ödeyen vergi mükelleflerimizi anca hatırladım.

    Ama hemen söyleyim ki yanılmamışım, o günlerdeki laik cumhuriyet rejimine bağlı toplum aynen öngördüğüm gibi artık neredeyse sadece bir sözden ibaret. Sakın yanlış anlama, cumhuriyet yerine dine dayalı bir rejim de değil, ikisi de olmayan bir idare kurdular adına da başkanlık diyorlar.

    Merak ettiğini biliyorum, onun için ayrıntıları geçip, bu duruma kendi kendilerini nasıl getirdiklerini anlatayım, başka yerlerde de lazım olur.

    Hatırlarsın Türkler için “dilsiz toplum” yakıştırmasını yapmıştım; bunu çoğu kimse az konuştukları ya da konuşmaktan korktukları anlamında almıştı. Öyle değil, aksine çok konuşuyor, çok yazıyor, yazışıyorlar. Ama ağız ve kalemlerinden çıkan, medeniyetin temel yapıtaşı olan soyut kavramları tanımlayamadıkları için, sözlerini uzatıyor ve de uzatıyorlar. Bunun sonucu olarak sıkılan insanlar katiyen birbirlerini dinlemiyor, sadece karşısındakinin sözünün bitip sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlar. Ayrıca, şikayet-suçlama kültürü o denli derine işlemiş ki sorunları doğru dürüst tanımlayıp yaratıcı çözümler (yaratıcı sözü de yasak gibi) bulmayı da beceremiyorlar.

    Böylesi bir ağzı kalabalık topluluğun, üstelik rasyonel düşünme geleneği olmayışını da katarsan en küçük konuda bile anlaşamayacaklarını kolayca anlarsın.

    Ben bu arada onlar gibi konuşmayı da öğrendim, ara sıra karıma o dille bir şeyler söylüyorum hiçbir şey anlamıyor ve aklı karışıyor. Ama başkalarına konuştuğumda -aralara da bizim dilden karıştırınca- anlamını tam bilmedikleri için de anlamış gibi yapıyorlar, bayılıyorum. Burada çocuklara da bizim dili öğretme yarışı var, anlamadıkları sürece sorun da yok. Ne de olsa dilimizi çat pat da olsa bilen -ama kesinlikle anlamayan- insanlara da ihtiyaç var.

    Lafı uzatmayayım; bütün bu laf kalabalığını iki grupta toplayabilirim: Yüzde 99’u oluşturan grup, ballandıra ballandıra en küçük ayrıntısına kadar ülkedeki eğrilikleri birbirlerine anlatıyorlar. Her anlatan bir diğerinden üste çıkmak için daha eğri bir şey anlatma peşinde. Medya adını verdikleri birkaç gazete ve bizim ellerine verdiğimiz kim kiminle ne yapmış, ne yemiş, nereye gitmiş kanalları yoluyla birbirleriyle yarışıyorlar. Halbuki bilmiyorlar ki her birinin ne yiyip içtiklerini dahi biliyoruz. Bu bir gelenek haline gelmiş, her yerde uygulanabilir.

    Bu grup aynı zamanda saklı içerikle ikinci bir mesaj da yayıyor: “Buradan çıkış yok; ancak hepiniz bir araya gelir birlik olur, çağdaşlık yolunda toplanırsanız kurtulabilirsiniz”. Tabii bunun olmayacak duaya amin demek olduğunun da muhtemelen farkındalar. Ama gerek tembellik, gerekse ezberleri nedeniyle başka bir şey düşünebilecek durumda değiller. Bir kısmı da meselenin sandıkta ya da sokakta çözüleceğini düşünüyor, halbuki o yolların çoktan kapandığının farkında değiller ve dağarcıklarında başka da araç yok.

    Belki yüzde bir gibi bir bölüm ise M.K.Atatürk’ün işaret ettiği “en gerçek yol göstericiyi” (akıl) çıkar yol olarak savunsa da onların en güçlü karşıtları Atatürk’ün sözlerini (ama ezberden) tekrar edip, kendilerini O’nun askerleri olarak tanımlayanlar. Biz o küçük kesime dikkat ediyoruz ama müdahaleye en azından şimdilik gerek yok. En güvendiğimiz kısım ise “bir şey yapılması gerektiğini savunanlar”; bizim esas kitlemiz onlar.

    Akıl yoluyla bir çıkış yolu bulunabileceğini düşünenlerin büyük bölümü ise aklın yolunun tek olduğuna, o yolun da kendilerinin ezbere-belledikleri yol olduğuna iman etmiş olanlar. Dolayısıyla kişi sayısı kadar akıl olduğu için anlaşmalarına imkan yok. Akılları birleştirmeyi ise akıl edebileceklerini sanmıyorum. Güvencem yine “Atatürk sözcüleri” ile “bir şeyler yapılmalıcılar”.

    Bazen ta şurama geliyor çıkıp da: “Yahu siz ne biçim insanlarsınız, en değerli kaynağınız olan zamanlarınızı sürekli ağlaşarak geçiriyorsunuz da,  sizi esir almış olan ezberlerinizi askıya almaya akıl ve cesaret edip acaba daha yetkin bir akıl nasıl oluşturabiliriz ya da bunu yapamazsak yapmaya çalışanlara yardım ederiz?” diye sormuyorsunuz; alışkanlıklarını değiştirmeye, zihinsel hapishanelerinizden kurtulmaya çalışmıyorsunuz, başınıza gelenlere müstahaksınız” diyesim geliyor, ama sonra görevimi hatırlıyorum.

    Neyse şimdilik bu kadar fırsat bulursam yine yazarım. Selam ve sevgiler. Patrona hürmetler.”

    John

    Ocak 5, 2020


    [1] Bkz. http://tinaztitiz.com/3367/ajanin-mektubu/