• Üç parçalı toplum, sürdürülebilirlik (beka) ve bir model önerisi

    Toplumumuzu çeşitli anahtarlara göre sınıflara ayırmak mümkündür. Bu yazının amaçları açısından anahtar olarak “ahlâk[1]” seçilmiş ve genel bir kabul görebileceği varsayımıyla toplumumuzda ahlâki açıdan üç kesim tanımlanabileceği ileri sürülmektedir. Tutum ve davranışları açısından bunlar:

    (1)  Herhangi bir ahlâki öğretiye uymayan, yere ve zamana göre değişik amaçlar gözeten kesim,

    (2)  Dini inançlarının gereklerine göre hareket eden kesim,

    (3)  Seküler[2] Dünya görüşünün gereklerine göre hareket eden kesim.

    Gerek dini gerekse seküler ahlaka sahip kesimlerin her ikisinin de içtenlikli olarak böyle davrandıkları, bunların (miş gibi) davrananlarının ise “herhangi bir ahlåki öğretiye uymayan” birinci kesime dahil oldukları varsayılmaktadır.

    Herhangi gelişkin bir yapıya sahip toplumda da bulunabilecek bu kesimlerden son ikisi açısından Türk toplumunun oldukça özel bir durumu söz konusudur: Bu iki kesim birbirinin varlığına zorunlu olarak “tahammül etmekte”, sosyolojik olarak birbirlerini gerek toplumumuz gerekse insanlık ailesi için aslında bir yük olarak görmekte; sahip oldukları siyasi, ticari ve her tür güç aracını, bir diğerini marjinalize etmek için kullanmaktadırlar. Üzerinde durulmak ve bir model önerilmek istenilen durum budur; çünkü böylesi bir durumun sürdürülebilir olamayacağı düşünülmektedir.

    Nitekim, çeşitli açık ve örtülü darbelerin hepsi, söz konusu marjinalize etme amacına yönelik olarak gerçekleştirilmiş ya da girişilmiştir. Bütün bu marjinalleştirme süreçleri boyunca, girişimlerin daima “üst akıllar” eliyle gerçekleştirildiğine ilişkin irrasyonel bir inanç gelişmiş; sorun çözme kabiliyeti yetersiz bir toplumun daha güçlü olanlarca istismar edilmesinin yer çekimi gibi doğal sayılması (http://goo.gl/GT77ZT) gerektiği katı gerçeği göz ardı edilmiştir. Buna bir bakıma insanımızın kendini günahtan arındırma çözümü olarak da bakılabilir. (Acaba, araçları kontrol etme beceriksizliğini trafik canavarı gibi irrasyonel bir yaratığın sırtına yükleyen insanımız, spor dallarındaki mutasavver başarılarımızı filenin sultanlarına, dev adamlara, potanın perilerine bağlaması da aynı irrasyonelliğin dışa vurumu olabilir mi?)

    (2) ve (3) birbirini niçin “yok ederek” marjinalize etmek istiyor?

    Dini ve seküler ahlåk yandaşlarının baskı ve şiddet yoluyla bir diğerini marjinalleştirme eğilimlerinin kanımızca en önemli nedeni, her iki kesimin de, inandıklarını iddia ettikleri ahlâkların belirsiz nitelikte oluşudur. Üstüne üstlük, her iki kesimin de karşı oldukları birinci kesime (ahlâk gözetmeyen) yönelik bir yaptırım eğilimi içinde ol(a)mayışlarının da nedeni yine bu belirsizliktir. Yani hangi ilkeler nedeniyle birinci kesime karşı oldukları belli değildir. Bu nedenle, rasyonel yollarla birbirlerini ikna edebilmelerine imkan olmadığı için “yok etmek” gibi irrasyonel bir yolu benimsemektedirler.

    Geçmişteki askeri darbelerin genellikle laiklik karşıtı tutumlar nedeniyle olduğu ve laikliğin günümüzde dahi hala “herkesin inancını istediği gibi yaşaması” gibi laiklik tanımıyla ilgisiz bir tarife (http://wp.me/p2t6mi-1XT) oturtulmaya çalışıldığı düşünülürse, belirsizlik savının ne denli önemli olabildiği görülebilir.

    Peki nasıl olur da merak edilmez?

    İster dindar, ister seküler ahlâk yandaşı olsun, bir insanın bağlı bulunduğu ahlâk ilkelerinin neler olduğunu ya da bunların başkalarınca da paylaşılıp paylaşılmadığını merak etmemesi nasıl olabilir?

    Onu merak etmiyor da başka şeyleri merak ediyor mu?

    Örneğin her iki sözün birisini oluşturan “hukukun üstünlüğü”nü, “hukukçuların üstünlüğü değildir” gibi itirazla karşılayıp, hukukun üstünlüğünün ne olduğunu merak etmemek ya da demokrasi ile yatıp kalkıp, ona methiyeler düzüp, demokrasi medeniyettir, insanlıktır, özgürlüktür, çağdaşlıktır, gelişmişliktir gibi onlarca niteliği art arda dizip “demokrasi, bireylerin yaşam tercihlerini kendilerinin yapması özgürlüğüdür” kısmını hiç merak etmemek neyin nesidir? Bu meraksızlık bir hastalık mıdır?

    Model önerim..

    Hem seküler hem de dini ahlâk açısından, dünyevi yaşama yol gösterici ilkelerin aynı olması gibi bir prensip genel kabul görür düşüncesindeyim. Hatta eğer bu varsayım gerçekleşir ise, söz konusu ortak ilkeleri toplumsal barışın temel ilkeleri olarak ilan edecek (mevcut ya da yeni) bir siyasi hareketin, toplumumuzun bekası açısından özlenen büyük desteği göreceği; ayrıca da ne seküler ne dini ahlaka uyan, sadece kendi çarpık çıkar anlayışlarına hizmet eden birinci kesime karşı önemli bir üstünlük sağlanacağı da beklenebilir.

    Burada önemli bir ayrıntı, ortaya konulacak olan dini ahlâk ilkelerinin, sadece İslam ahlâkına değil, diğer dinlerin de ahlâk anlayışlarına uygun olması, çoğulcu demokrasinin de bir gerekliliğidir.

    Buna göre, -önem sırası ima etmeksizin- şu ilkeler söz konusu ortak ahlâk ilkeleri olarak benimsenebilir (mi?)

    • Ahlâkın eyleme bağlılığı (ahlâk’ın, doğru-iyi-güzel’e yönelik tutum ve davranışları içeren bir yaşama dönüşmesi esastır).
    • Canlı ve cansız tüm varlıkların haklarına saygı (tüm varlıkların varlıklarını sürdürebilmelerinin, diğerlerinin varlığı ile ilişkili olduğu; birisinin göreceği zararın bütünün diğer parçalarına da yansıyacağı gerçeği).
    • Sorgulamaya dayalı ahlâk[3] (hiçbir öğreti körü körüne benimsenmemeli, sorgulanmamış, yanlışlanabilirliğe kapalı her iddianın güvenilir olmayabileceği bilinmeli)
    • Değişime uyum (yukardaki yol göstericilerin, içinde bulunulan çağın ve yerel koşulların ihtiyaçlarına göre yeniden anlamlandırılması gerekliliği)

    Böylesi ilkelerin tanımlanmasında en geniş ölçekte ortak akla başvurulması işin esasıdır. Burada önerilenler sadece birer örnektir. Amaç, kendi bütünlüğü risk altına girmiş bir toplumda bütünleştirici bir modelin ortaya konulmasından ibarettir.

    21 Ağustos 2016

     

     

    [1]İnsanda bulunan ruhi ve zihni haller; iyilik etmek ve fenalıktan çekinmek için takibi lazımgelen usul ve kaideleri öğrenetn ilim, Develioğlu F., Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, 1993; Ethics, Moral https://en.wikipedia.org/wiki/Ethics

    [2]Secular (Dünyevi, herhangi bir dinin gereklerine dayanmayan) https://en.wikipedia.org/wiki/Secularity

    [3]Bkz. bkz. https://goo.gl/quXUpm   Sah. 71-72

  • FETÖ’nün vizyonu..

    Bir TV kanalında Hanefi Avcı ile söyleşi yapılıyor. Söz arasında moderatör şöyle bir soru soruyor (mealen): “Peki, bu kadar karmaşık bir organizasyonda tüm emirlerin kimsenin haberi olmadan iletilmesi güç değil mi?” Cevap (yine mealen) şöyle: “Bu örgütlenmede abiler ne yapmaları gerektiğini bilir ve otomatik olarak onu yaparlar; her şey için emir beklemezler

    Bu cevabı duyunca gerçekten içim acıdı.

    Gözlemlerime göre, Türkiye’deki kurumların çok büyük çoğunluğunun “işe yarar” bir vizyonu yoktur. Büyük paralar harcayarak bir danışman kuruluşa vizyon belirletenler bunları ya müşterilerine göstermek ya da “başkasında var bende niçin olmasın” düşüncesiyle yaptıkları için işe yarar değil göstermeliktir. (İnanmayanlar internette 500 büyük firmanın vizyonlarına, sonra da  http://wp.me/p2t6mi-Yc adresindeki yazıya baksınlar).

    Bunun bir nedeni dilimizi kullanmadaki sorunlarsa, bir diğeri de vizyon kavramının ne kadar güçlü bir sorun çözme aracı olduğunun anlaşılmamışlığıdır. (Niçin anlaşılamadığını ise ben henüz tam çözemedim. Bir neden, böylesi kritik kavramların neredeyse tamamının yabancı kökenli oluşu olabilir. Örneğin vizyon, misyon, demokrasi, laiklik, organizasyon, koordinasyon, rasyonel ve kritik düşünme gibi).

    İçimin acımasının nedeni, bir terör örgütünün bu kavramın önemini fark edip uygulamaya koyarken, geri kalan kurumlarımızın işe yarar bir vizyonlarının bulunmayışı, bulunmak bir yana tanımı (http://goo.gl/1gQOpV) konusunda dahi kafalarının karışık olmasıdır. 17 Ağustos 2016

  • Dil sürçmesi mi kasti mi?

    Televizyon tartışmalarında konu ne olursa olsun mutlaka döner bir tarafından laikliğe gelir. Fakat tartışmaların bir yerinde –tercihan başında- laikliğin tanımını hatırlatıp öylece devam etmek yerine, laikliğin –o anda konuşan açısından- yararları sayılır. Hatırladıklarım şunlar:

    –       Laiklik çağdaşlıktır,

    –       Gelişmişliktir,

    –       İnsan onurudur,

    –       Herkesin inancını özgürce yaşayabilmesidir,

    –       İnanç özgürlüğüdür,

    –       İnanmama özgürlüğüdür,

    –       Dinsizliktir,

    –       Dinsizlik değildir,

    –       ….

    Wikipedia’ya göre ise tanımı:

    Kamu yönetimlerinde dini müdahalenin olmayışıdır; özellikle de devlet politikalarının belirlenmesinde dini etkilerin yasaklanmasıdır. Aynı zamanda dini işlere kamu yönetimlerinin karışmayışıdır”.

    Düz Türkçe ile “kamusal söylem, karar ve eylemlerin dini referanslara dayandırılmaması”dır.

    Son yıllarda ortaya atılan “sert laiklik – yumuşak laiklik” (ne demekse) ise, zaten sözcüğün başındaki (la) nedeniyle Arapçadan gelme (-siz, -sız) çağrışımı yoluyla (dinsiz) olarak yorumlanan kavram hakkında iyiden iyiye kafaları karıştırdı.

    Halbuki kavram son derece basit; “kamu yöneticileri herhangi bir dine mensup değillermiş ya da tam aksine tüm dinlere mensuplarmış gibi, içlerinden birisini öne çıkararak konuşamazlar, karar alamazlar, eylemlerde bulunamazlar”. Bu yöneticiler (muhtar, belediye başkanı ya da cumhurbaşkanı) son derece dindar ya da aksine dinsiz olabilirler. Onların söz, karar ve eylemlerine (takıları, kokuları, kılık kıyafetleri de dahil) bakarak inançları hakkında hiçbir ipucu elde edilememeli. Böylece, herhangi bir inanç ya da inançsızlık sahibi, kamu yöneticisince ötekileştirildiğini düşünmeyecek, söz ve eylemlerinde kendini tam özgür hissedecektir.

    Peki toplumun çoğunluğu aynı dini benimsemişse n’olacak?

    “%99’u Müslüman olan bir toplum halinde, kamu yöneticiler de büyük olasılıkla Müslüman olacağına göre laiklik pratik bir anlam taşır mı?”

    Bu soru, muhtemelen toplumumuzda laikliğin bir türlü yerleşemeyişinin ipucunu veriyor.

    http://goo.gl/5lHS1B adresinde İslam’ın kendi içindeki dallarından “küçük bir bölümü” görülüyor. Grafikte görünmeyen bölüm ise, toplumumuzun parçalanma konusundaki geleneksel becerisi nedeniyle oluşmuş dallanmadır.

    Bu kesimlerin kuşkusuz ki ortak inançları, ritüelleri vardır. Ama, kamu yönetimlerinin söylem, karar ve eylemleri büyük ölçüde İslam’ın iman ve ibadet ilkeleriyle ilgili olamayacağına göre, yüzlerce ayrı “inanç grubu” olduğu kesin bir gerçekliktir. Ayrıca da, her bir grubun içinde de yüzbinlerce kişi bulunduğuna ve o kişilerin inançlarında da farklılıklar olabileceğine dikkat edilmelidir.

    İyi de laik olacağız diye inancımızı özgürce yaşayamayacak mıyız?

    Eğer, inancınızı yaşama yollarınız, başkalarının inançlarına doğrudan veya dolaylı bir baskı oluşturmaya neden olacak ise, inancınızı yaşama alanınızı, başkalarının inançlarını yaşama yollarıyla kesişmeyecek şekilde sınırlayacaksınız. Çünkü en az sizin kadar başkaları da inançlarını özgürce yaşamak hakkına sahiptirler.

    İşte tam da bu nedenlerle kamu yöneticilerinin bu inanç gruplarına eşit uzaklıktaki konumlarını sürekli korumak zorunlukları vardır.

    Korumamak ne anlama gelir?

    Kamu yöneticileri, bu çok sayıdaki inanç grubundan birisine dahilse ve o grubun diğerlerinden daha doğru bir inanca sahip olduğunu düşünüp, geri kalanları da:

    (a)  Kendileri gibi inanmaya zorlamaya ve/ya

    (b)  Buna razı olmayanları kamusal imkanların dışında tutmaya veya yok saymaya

    kalkarlar ise bunun anlamı nedir? Cevap basittir: Güç bendedir; kendi dini yorumuma göre toplumu şekillendiririm!

    Aslında laiklik, bir arada yaşamak isteyen ve bireysel inanç tercihleri dolayısıyla baskı altında kalmak istemeyen özgürlüğüne düşkün bir toplumun ilk mutabakat kurması gereken en basit ve somut bir ilkedir. Bütün diğer ilkeler bundan sonra gelir. Hemen bütün önemli kavramlarda olduğu gibi laikliği tanımlamayı önemsemeyip, herkesin kendi tanımına göre hareket etmesine meydan veren “kendini laik olarak tanımlayan kesim”, 15 Temmuz darbe girişiminin en azından vicdani sorumlularından değil midir?

    17 Ağustos 2016

  • Nereden başlamalı?

    15 Temmuz darbe girişimi konusunda medya organlarında bol miktarda analiz ve çözüm okuyor, dinliyoruz.

    Hemen tamamında geçen anahtar sözcükler arasında, girişimin nedenleri bağlamında aldatılma, dış güçler, hıyanet vbg; çözüm bağlamında ise, kapatma, sistem, yapılanma, demokrasi gibi kelimeler ön sıralarda yer alıyor.

    3 Ağustos tarihli bir köşe yazısında (http://goo.gl/QOE0WQ) darbe girişimine yol açan nedenler bağlamında çoklukla tekrarlanan çelişkiler dile getirilirken, çözüm bağlamında laiklik ilkesinin önemi şu cümleyle vurgulanıyor: “Laiklik Türkiye için bir ölüm kalım meselesi. Bu göz ardı edilirse, istenen tedbir alınsın, işin sonu uçurumun dibidir”.

    Bu doğruya ne denilebilir? Demokrasinin önkoşulu sayılmak gereken laiklik ilkesinin göz ardı edilmesi rejimin ortadan kalkması demek değil midir?

    Yoksa öyle değil mi?

    Öyle olup olmadığını anlamak için başka bir örneğe bakmak lazım: Toplumumuzun fanatik bir bölümü haricinde Atatürk’ü sevmeyen var mıdır? Yok gibi görünüyor. Bunun için bir asit testi olsaydı kimin ne kadar sevdiğini (daha doğrusu saydığını) anlayabilirdik, ama yok.

    Yok mu?

    Aslında var. Atatürk’ün düşünsel mirasının tam ortasında “akıl yetisini kullanma aracı olan bilimin yol göstericiliği ” yer aldığına, bilim ise kuşku – merak – sorgulama üçlüsü, yani rasyonel ve kritik düşünme demek olduğuna göre,  öz’ü oluşturan bu kavramı önemseme bir asit testi olamaz mı?

    Okuduğunu anlama konusundaki düzeyi, uluslararası güvenilirlikteki testlerde –yani PISA- belgelenmiş[1] bulunan ve çoğu da kendini laik ve Atatürk’çü olarak tanımlayan genç nüfusumuz ve onları yetiştiren aile – okul – toplum üçlüsünün Atataürk’ün rasyonel ve kritik düşünme konusundaki mirasına saygısı anılan test yoluyla belgelenmiş değil midir? E peki hangisi doğrudur: Sözel Atatürk sevgi ve saygısı mı, yoksa yabancıların integrity = bütünlük (bizdeki karşılığı namus) dedikleri anlamda yaptıkları ?

    Bu, ağzından çıkanın anlamını düşünmemiş olmak değil mi?

    Gelelim benzer biçimde laiklik konusuna: Geçtiğimiz haftalar içinde TBMM Başkanı Sn. Kahraman, anayasadan laiklik ilkesinin çıkarılması gerektiği yolunda bir test söylemi ortaya attı. Nasıl bir tepki oluşacağını merak etmiş olabilir. Beklenebileceği gibi bir tepki oluştu ve ardından sözün şöylece düzeltilmesi yoluna gidildi (mealen): “Laiklik yararlı bir şeydir; her inanç sahibinin inancını dilediğince yaşayabilmesi demektir”.

    İlginç olan, bu ifade üzerine kamuoyundan gelen rahatlama tepkileridir: “Hah işte böyle, tepkiler gelince düzeltmek zorunda kaldı” vs.

    Laikliğe saygı (Atatürk’e saygı gibi) için asit testi de bu tepkilerdir. Yani ölesiye bağlı olduğu söylenen laiklik için, laikliğin tanımını değil, laikliğin yüzlerce yararından işine gelen birisini duyunca rahatlayan, duyduğunu anlamlandırma konusundaki bu yetersizliktir. Genellemek istemem ama, hiçbir yerde “kamusal kararların herhangi bir inanca dayandırılamayacağı; çünkü kamu denilen çoğulun içinde her inanç / inançsızlıkta kişilerin bulunacağı ve onların tercihlerine (yani egemenliklerine) saygı gösterilmesinin tartışmasızlığı” dile getirilmedi.

    Ne demek istiyorsun?

    Her yazı yazan karşısına sanal bir kişi alıp, yazdıklarına o sanalın vereceği tepkileri tahmin ederek devam eder. Ben de okuyanların neler diyeceklerini tahmin edebiliyorum.

    Demek istediğim o ki, Atatürk ya da laiklik ya da demokrasi gibi onlarca kavram tanımlanmamıştır. Bu, lafazan ve çok geniş bir kesimin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Her kavram, içinde bulunan kabın şeklini alacak şekilde sıvılaşmıştır.

    Demokrasi, cumhuriyet, laiklik, laikçilik, dindarlık, dincilik gibi onlarca kritik kavram, içleri boşaltılmış, isteyenin istediği şekle sokabileceği girişimleri beklemektedir.  Nitekim 15 Temmuz girişiminin de kod adı “Yurtta Sulh” değil midir? Her yeri kaplayan Atatürk posterlerinin içleri boşalmış “araçlar” değil midir?

    Yani tam ne demek istiyorsun?

    Atatürkçü, seküler, yaşam tarzına müdahaleden korkan, ama bu konularda sadece eleştiren, bağıran, başkalarını göreve çağıran, her bireysel çabayı “iyi niyetli ama naif” bulan, ama kendisi –yukarıda açıkladığım konularda- bir çivi bile çakmaktan uzak duran ve kendini aydın olarak niteleyip, Hüseyin Cimşit dostumun ifadesiyle “ bir şeyler olsun, iyi olsun, çabuk olsun, ama benden bir şey istenmesin” beklentisi içindeki kişilere önerim, bütün bu olumsuzlukların temelindeki yapı taşlarını anlamaya ve onlar üzerinde uğraşmayı denemeleridir.

    Örneğin:

    • İçi boşalmış kavramları ortak akılla tanımlamak için Gezi Olayları’ndan sonra başlatılan çalışmalara katkı yapmalarıdır (http://goo.gl/hGfTqu),
    • Her biri, toplumun önemli bir sorun yapıtaşını hedef alan çalışmalara katkı yapmalarıdır (http://goo.gl/qGidbd),
    • 15 Temmuz girişimine yol açan nedenleri doğru tanılamak ve sonra da onları giderecek yüzlerce projeyi toplumun ortak aklını harekete geçirebilecek teknolojilere (örn. http://goo.gl/4IhpOz, http://goo.gl/7u8Kgz) bizzat katılmak için çaba harcamaları;
    • Bu topraklarda parçalanmış, aşağılanmış, çöp kamyonlarıyla sarılmış; güçlendirmek için esas yapılması gerekenin kozlarını bilme ve kullanabilme araçları geliştirmeyi bir kenara atıp, en değerli assset’lerin başında gelen kültürel birikimi yok edilmiş bir TSK’nın, düşmanlarımıza en değerli hediye olacağı gerçeğinin anlaşılmasına katkıda bulunmaları
    • Ve eğer bir şey yapmayacaklarsa gölge etmemeleridir.

    4 Ağustos 2016

     

    [1] Bkz. http://goo.gl/3qAKDR, PISA sinavlarinda Türkiye’nin performansi