“Ne yapılmamalı?” iyi, ama “ne” yapılmamalı?

Bu konuda hazırlanmış bir sunuma tıklayarak başlarsak diyeceğimi daha kolay anlatabilirim.

İkinci olarak, birbirine benzemez kimyasal türlerin (atom, molekül, iyon vb.) bir araya gelerek kimyasal bileşimleri oluşturmasında rol oynayan kimyasal birleşme eğilimi (afinite) denilen bir elektronik özelliği’ne değinmek istiyorum. Bu özellik (afinite, çekicilik) her kimyasal tür için farklı imiş (bazı maddelerin, örneğin oksijenin bazı metallerle birleşmeye karşı ne kadar istekli olduğunu pratikten de biliyoruz).

Maddeler Dünyası’nın fiziksel kimya ve kimyasal fizik alanından, -benzetme yoluyla- sorunlar Dünyası’nın kimyasına geçelim. Gerçekten orada da maddeler kimyasının önemli kuralları geçerli. Ama mesela maddeler kimyasının “bir şey yoktan var olmaz, var olan bir şey de yok olmaz; ancak yer ve şekil değiştirir” yasası, “sorun kimyası”nda geçerli değil. Sorun kimyası süreçlerini düzenleyen yasalar J, maddeler  kimyasından farklı olarak şunları diyor:

Kural 1– Sorunlar yoktan var edilebilir, var olan sorunlar ise yok edilemez, umulmayan yer ve zamanda ortaya çıkar. Bu süreç akılsız bir karar sonunda başlar ve bitmez.

Kural 2– Hiç bir sorun onu meydana getiren nedenler ortadan kaldırılmadıkça çözülemez, ancak şekil değiştirir. Nedenleri yok etmeye dayalı olmayan her çözüm girişimi yeni sorunların üremesine yol açar.

Kural 3– Bir sorun çözülmediği sürece doğurma ve başka sorunlarla birleşme yoluyla çoğalma eğilimindedir. (Büyütmek için resme tıklayınız)sorunagaci

(1995’te ilk üçünü önerdikten 3 yıl sonra bu yaklaşımın doğru olduğunu, ama bir dördüncü kanunun ilave edilmesi gerektiği ortaya çıktı).

Kural 4– Sorunların, aralarında bileşikler yaptığı bir ortam içinde, başka bir ortamda uygulanıp iyi sonuç vermiş çözümler hedeflenen sorunu çözemez ve hatta yeni sorunların üremesine yol açabilir.

Şimdi bir adım daha atıp, kendimize yönelteceğimiz bir soruyu cevaplamaya çalışalım. Soru şu: Sadece birkaç sorun içeren bir ortam, yukardakilerden 3ncüsü uyarınca giderek yeni sorunlar üretmeye başlasa, oluşan her yeni ortam içindeki kimyasal elementlerden bazıları, diğer sorunlara karşı farklı afiniteler içinde daha hızlı yayılmaya, daha çok kimyasal tür içinde yer almaya başlayacaklardır.

Acaba bu olgu –bütün şaka deyimler bir kenara- sorunların çözümünde yeni ve etkili şu yaklaşımı işaret eder mi: Neredeyse sonsuz çeşitlilikteki sorunlarımız dünyasında, diğer sorunlara karşı en yüksek afinitesi olan(lar)ı tespit edip, onları çözmeye öncelik versek, hem sorunlar dünyamızda önemli bir ferahlama olur, hem de sorun çözümü için ayırdığımız kaynakları çok daha verimli kullanırız. O halde ilke, sorun çözümüne balıklama dalmadan önce, yüksek afiniteli olan elementleri tanılamak olmalı.

İyi de her sorun’un afinitesi alnında mı yazıyor?

Yazmıyor, ama sorunlara alıcı gözle, sorun kimyası’nın 4 kuralı uyarınca bakan çoğu kişi bu tür “birleşme isteği yüksek” sorun elementlerini teşhis edebilir, yeter ki yaygın şu iki hastalığa karşı aşı yaptırmış olsun:

(1)    dir aşısı: (dir) hastalığı, diğer tıbbi hastalıkların aksine hiçbir rahatsızlık verici semptom göstermez, deyim yerindeyse konfor içinde öldürür. Aşı yaptıranlar, her dir’li ifadenin –zor da olsa- en az bir ön koşulu olduğunu görmeye başlar ve dir’in rahatlatıcı atmosferinden ayrılmanın sıkıntılarını yaşamaya başlarlar.

Zaman zaman akıllarına “geliveren”, gazeteden, TV’den okuyup dinledikleri parçaları birleştirerek, karşılarındakileri şaşırtacak “dir zincirleri” oluştururlar. İçki masalarının vazgeçilmez mezelerinden olan bu zincirler, ayılınca kopar.

Dir aşısı iki elementten oluşur: Yanlışlanabilirlik ve “en güvendiği dir’lerin bile koşullu olduğu” gerçeği.

Aşı olanların, daima göz önündeki bir yere, Niels Bohr’un şu sözünü[1] yazmaları önerilir: “Her cümleme saklı bir soru olarak bakmalısınız”.

(2)    Övünme aşısı: Kendiyle, çoluğu çocuğu, akrabaları, tanıdıklarıyla övünen; hepsini tüketince karşısındakileri aşağılayarak kendini yüceltmeye çalışan bir kişi o denli meşguldür ki, yukarda önerilen “sorunlara alıcı gözle bakma”ya ya da bakanları dinlemeye ayırabilecek zamanı yoktur.

Bulutsuz ve ışık kirliliğinin olmadığı bir gece gökyüzüne bakmak ya da “micro cosmos” filmindeki scarabaeidae (bok böceği) –samanyolu galaksisini kullanarak yönünü belirliyormuş- adlı böceğin akıl ve çabasını görmek tam korumasa da işe yarar bir aşıdır.

Şimdi lütfen çevrenizdeki sorun olarak gördüklerinize bir bakınız. Sorunları oluşturan elementlerin afiniteleri bağlamında neler yapılması gerektiği daha net görünecektir.

1 Mart 2016

 

[1]“you are to regard my every sentence as a question in disguise”, Herzog, W.R., “Prophet and Teacher”, pp xi, 2005

2 Yorumlar

  1. Kimya ve fizikteki affinity kavramının sosyal bilimlerde, insan ilişkilerindeki karşılığı aile, arkadaş çevreleri, mahalle, sivil toplum örgütü, din, mezhep v.b. karşılıklı etkileşim ortamları ve süreçleri değil mi?
    Bu alt kümelerdeki ilişkilerin yönetiminde karşılaşılan “rüşvet-tehdit” gibi kaldıraçları hesaba katınca sistemin nasıl kirlendiği ortaya çıkmıyor mu?
    Bunu bulanık mantık bağlamında düşünürsek değil varolanın yok olması veya şekil değiştirmesi, her birimin zaten değinilen affinity sayesinde neredeyse sonsuz combination/permutation sonucu alabildiğine girift hale gelmiş bir tabloya yol açmaz mı?
    “…..dir…” şeklindeki düşünme ve davranma modeli bu giriftliği yüzleyemeyen veya yüzlemekten kaçınanların başvurdukları bir sığınak haline gelmiyor mu?

    1. Sorunların çoğalmasına yol açan çok sayıda neden olabilir. Ayrıca da (eklediğim grafikte görüldüğü gibi) yeni bir neden (rüşvet vbg) olmadan da birleşmeler ve üremeler nedeniyle sourn kümesi çoğalmak eğilimindedir.
      Bu noktada sorun, küme içinde “en yüksek afinitesi olup da çok sayıda sorun elementine nüfuz etmiş” olan(lar)ı tanılayabilmektir.

Yorum Gönder