Dostlara Açık Mektup: Kısa-vade Tuzağı!

Değerli dostlar,

Vaktinin bir bölümünü, toplumun çeşitli kesimlerinden kişilerle iletişim için kullanan birisi olarak bir gözlem ve ona dayalı bir düşüncemi sizlerle paylaşmak istiyorum. Bardakların yarısını dolu ya da boş olarak gören kesimler hakkında bir yargıda bulunmak niyetinde değilim.

Şunu peşin olarak kabul ediyorum ki, her iki kesim içinde de, gerçekleri görmesine ya da en azından sezmesine karşın, özel niyetleri, durumları ya da algılama yetenekleri nedeniyle farklı tutumlar içinde olabilecekler olabilir. Bunun yüzdesini bilememekle birlikte ihmal edilebilir olduklarını seziyor, bu küçük yüzdenin dışındakilerin halis niyetler taşıdıklarını kabul ediyorum.

Bu geniş toplum kesimi içinde herkes kendi dünya görüşüne göre bardağın ne kadarının dolu olduğunu tanımlayabilir. Ben –her ne kadar ise- boş olan bölümünün dolabilmesi için çaba harcayanlar açısından, kendimin de benimseyip uyguladığım yaklaşımımı açıklamak istiyorum.

Bardağı doldurma iyi niyeti taşıyan bu geniş kesimin ne denli farklı niteliklerde olduğuna ayrıca işaret etmek gereksizdir. Bilgi, deneyim, yetenek, koşullanmışlık, yapışmışlık, sürüklenmişlik gibi çok sayıda öğe, iyi niyetli kişilerin yaklaşımlarını birbirinden ayırabilirse de, yine de belirli “yaklaşım öbekleri”nin ortaya çıkması beklenir.

Gözlemim, bu öbeklerden birisinin, “hemen harekete geçilerek bir şeyler yapılması yaklaşımını benimseyenler”, bir diğerinin ise “yapılacak olanların sonuçlarının hemen görülmesini benimseyenler” olduğudur. Bunlardan birincisi, eğer harekete geçilecek yön doğru seçilmişse takdiri hak eder. Aksi halde, bardağı doldurmak yerine içindekinin de boşalmasına yol açılabilir. Esas üzerinde durulması gereken ise diğer öbektir, yani, “hemen sonuç görmek isteyenler”.

Değerli dostlar,

Birikimli, zeki, niçin var olduğunu sürekli sorgulayan, daha doğruya, iyiye, güzele eğilimli insanlarımızın, “şimdi ve burada” olarak özetlenebilecek kısa vadenin çekiciliğine direnemediklerini, bu yüzden de ancak daha uzun vadede gerçekleşebilecek, ama gerçekten işe yarar yaklaşımları göz ardı ettiklerini düşünüyorum. Kalıtsal yazgımız, geride kendimizden birşeyleri bırakmayı emrediyor, bu anlaşılabilir. Ama bu emrin, daima hatırlanması gereken ön koşulları “gerçekleştirilebilirlik”, “işe yararlık” değil midir?

Gerçekleştirebilirlik belki –alışkanlıklarımız nedeniyle- “şimdi ve burada”yı çağrıştırıyor; ama yenmek istediğimiz sorunların nasıl ortaya çıktıklarını biraz irdeleyince, “şimdi ve burada” ortaya çıktığı izlenimi veren sorunların büyük çoğunluğunun “geçmişte ve orada” oluştuğunu görebiliriz. Peki bu, ortadaki soruna şimdi ve burada müdahale edilmesini niçin yanlış kılsın?

Sınırsız bir sorun çözme gücümüz olsaydı..

O takdirde tabii ki gözümüze çarpan her sorunu, ne zaman, hangi nedenlerle ve nerede ortaya çıktığına aldırmaksızın müdahale eder, zaman içindeki tüm nedenleri ortadan kaldırır ve tamamen çözerdik. Halbuki gücümüz sınırlıdır ve çoğu kişi (ve kurum) bunu göz ardı eder, göz önündeki sorunun şimdi ve burada ortaya çıktığı kanısına kapılır. Belki bir bölümü de –nedensel düşünme geleneği olmayışından-, bir sonuca zaman içinde yol açmış nedenlerin izini sürebileceği bir yönteme de sahip değildir.

Sınırlı gücümüz ve yöntem eksiğimizin yanısıra bir neden daha vardır ki, onu aşmak ikisinden de daha zorlayıcıdır: Sorunları şimdi ve burada çözmek gücü insanlara o denli çekici gelir ki, o gücü elde etmek için birbirleriyle kıyasıya mücadele ederler ve “şimdi ve burada” sınırında muazzam bir yığılma olur. Siyasal mücadelelerin yoğuştuğu çizgi, o gücü verecek seçmenlerin şimdi ve burada çözülebilir sandıkları sorunların yer aldığı çizgidir.

Özetle, sorunları şimdi ve burada çözmek iyi olurdu, ama şu nedenlerle bu mümkün olamıyor:

  • Şimdi ve burada ortaya çıkan bir sorun, zaman içinde büyüye büyüye gelişmiş olur, bir yolla en son semptomlar ortadan kalksa dahi, onu yaratmış nedenler geride aynen durduğu için kısa süre içinde sorun daha başedilmez biçimde ortaya çıkar.
  • Sorunları çözme gücünün esas sahibi (milli irade) genelde şimdi ve burada boyutunda yaşadığı için, geçmişte ve orada ile ilgili tez sahiplerine yetki vermek istemez.
  • Çekiciliği nedeniyle şimdi ve burada çizgisinde büyük bir güç mücadelesi vardır ve o çizgidekilerin arasına girerek güç elde etmek ve gücün esas sahibinin arzusu dışında bir yöntemle sorun çözmek imkansız değilse de imkansıza yakındır.
  • Ama bütün bunlara karşı, şimdi ve burada çizgisinin gerisindeki sakin alanda çalışmak iyidir ama onun da başarı şansı konusunda belirsizlikler vardır.

Eğer birikimlerimizi ve enerjilerimizi, bu sorunların kaynaklarına değil de izlenimlerine (görüntülerine) yöneltirsek, aslında hiç öyle niyetlenmesek de o sorunların derinleşmesine katkıda bulunmuş oluyoruz. Bu garip görünüşlü olgunun pek somut örneklerden birisi, rasyonel ve kritik düşünme[1] alışkanlığının toplum nitelik dokumuz içine yeterince yerleşmemişliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkan radikal eğilimlerin yaygınlığı’dır.

Bu deyimle yalnız terör örgütlerine katılanları değil, kendi görüşünden başkaca görüşü reddeden, o mutlak doğrusunu başkalarına benimsetmeye çalışan kişileri de kast ediyorum. Bu yaygınlık ilk bakışta dindar kesimlere özgü sanılabilse de, kendini laik / seküler olarak niteleyen kesimlerde de aynen geçerlidir. Bilimden yana bir söylem içinde, ama kararlarını rasyonel / kritik düşünme yerine, dînî / lâ dînî dogmalara[2] göre vermek bir süper-oksimoron örneği değil midir?

Değerli dostlar,

Bugün sizi rahatsız eden her ne var ise, kök(ler)i dünlerdedir ve o “görüntüler”e savaş açarak, sürekli olarak tehlike uyarıları yaparak ancak o değerli enerjilerinizi, birikimlerinizi, daha da önemlisi mücadele motivasyonunuzu kaybederseniz. Eğer, sizi rahatsız eden –her neler ise- kök nedenlerin farkında, ama bunlarla mücadele gücünüzün / imkanlarınızın olmadığını düşündüğünüz için, görüntülerle boğuşmayı yeğliyor iseniz, âkîl Nasreddin’e[3] atfedilen “karanlıkta kaybettiği yüzüğünü, aydınlık olduğu için sokak lambasının altında aramak” fıkrası akla geliyor.

Bütün bunlardan sonra, “şimdi ve burada” yerine önerimin ne olduğunu, hatta bu yolla “bir şeyler yapanların” (http://wp.me/p2t6mi-Vg) da vazgeçip el el üstüne oturmalarını mı önerdiğimi sorabilirsiniz.

Hayır, kesinlikle bunu önermiyorum!

Ve “şimdi ve burada” antipatimin yanlış anlaşılabileceğini anlıyor ve düzeltiyorum: Evet, “şimdi ve burada” harekete geçilmeli, ama “şimdi görünen ve burada görünen”lere yönelik olarak değil, “geçmişte ve orada” yapılmış olanlara karşı “şimdi ve burada” harekete geçilmesini öneriyorum.

Çok mu karışık oldu?

Geçmişte ve orada” deyimiyle yapılmış ve halen de devam etmekte bulunanlara karşı “şimdi ve burada” yapılması gereken nedir? Önce değiştiremeyeceklerimize bakalım: Türkiye coğrafyasını, enerji kaynaklarını, her şeyin enerji olduğu gerçeğini, tüm toplumların Maslow’un ihtiyaçlar piramiti uyarınca enerji peşinde olduğunu, bunların bir kaçınılmaz sonucu olarak da tarih boyunca olduğu gibi bundan böyle de tasallut altında olacağımız gerçeklerini değiştiremeyiz.

Hergün emperyalizme, onun temsilcilerine –kendi emperyal geçmişimizi unutup- lanet okuyarak bu gerçekleri değiştiremeyiz. Tek değiştirebileceğimiz parametre, toplumumuzdaki nedensel ve eleştirel düşünme’nin yerini almış bulunan dini veya din dışı dogmalara dayalı düşünme biçimini değiştirmektir. Bizim aydınlanmamız da –olacaksa- böyle gerçekleşebilr.

Bu yapılabilir mi, yapılırsa yeter mi?

Bu iki soruya da evet-hayır biçiminde kesin cevaplar vermek güçtür. Ama bu, bu yolda harekete geçmeyi engelleyebilecek bir belirsizlik de değildir. Ayrıca, eğer insanlık karanlık çağlardan çıkıp aydınlanmayı gerçekleştirebilmişse, bu toplumun da bunu yapabilmesi mümkün olabilmelidir.

Yapılabilirliğin karşısındaki başlıca iki engelden birisi “olası gerçekleşmenin alabileceği çok uzun süre”, diğeri ise “toplum çoğunluğunun, dogmatik düşünce biçiminde ısrarı” olabilir. Akılcılıktan yana olan dostlarım, Uzun süre meselesini aşabilmeliyiz. Tüm yapılması gerekenleri yaşam süremiz içinde gerçekleştirmek gibi kibirli bir tutum içinde olamayacağımıza göre, doğruları gerçekleştirmek üzere çaba harcayacakları konusunda gelecek nesillerimize güvenmek zorundayız.

Eğer bu belirsizlik bir motivasyon kaybına yol açıyorsa zaten yakındığımız sonuçlara müstahakız demektir. Çoğunluğun dogmatizmde ısrarı ya da çeşitli hesaplarla karşıt veya tarafsız kalma meselesine gelince: Kuşkusuz, bırakınız çoğunluğu, toplumu oluşturan herhangi büyüklükteki bir kesime dahi Jacoben bir tarzda kendi doğrularımızı benimsetmek eğiliminde olamayız; günümüz dünyasında buna yer olamaz.

Eğer –tüm canlı türlerinde olduğu gibi- toplumu oluşturan bireylerin de, doğuştan gelen sağduyuları yoluyla doğruya-iyiye-güzele yatkınlıkları varsa, genlerinde taşıdıkları yaratıcılıkları kaybetmiş ve dogmalara teslim omuş olmaları beklenemez. Eğer bunun aksine, çağlar boyu süren dogmatik düşünme geleneği, kalıtsal mirasımızın getirdiği sağduyuyu bastırdı ise, o takdirde sadece bu karabasandan kurtulmak isteyenlerin aydınlığa çıkabilecekleri bir yolculuk olacaktır.

Buna razı olabilenlerin sayısını bilemeyiz, ama eğer iki kişi varsa bu yeterli bir sayıdır. Bütün bunlara evet de, hangi uzun vadeli amaçlar, önünde sonunda bize bir aydınlanma yaşatabilir? Bu denli hızlı değişen dünya ve Türkiye koşullarında karmaşık hedef reçeteleri yerine, hangisi benimsense kalıcı olumlu etkiler yaratabilecek birkaç uzun erimli amaç ortaya koyulabilir.

Sorgulama becerisi[4] ile nedensel ve eleştirel düşünme becerileri benim benimsediklerimdir. Sizler, geleceğin Türkiye’sinin kişileri, kurumları ve toplumunun, yüksek bir sorun çözme kabiliyetine erişebilmesi için hangi bileşenleri önemli görüyorsanız, şimdi ve burada tuzağına düşmemek ve benimsediğiniz amaçların hangi sonuçları yaratacağını gerçekçi olarak değerlendirmek kaydıyla, imkanlarınıza uyan bir amacı benimseyebilirsiniz.

Saygılarımla

19 Eylül 2014 Cuma

[1] Rasyonel (nedensel) düşünme, bir sonuca yol açan nedenlerin hiç kopukluğa yer vermeyecek şekilde ortaya konulması; (eleştirel) düşünme ise, söz konusu sonuuca yol açtığı belirlenen çok sayıda nedenin, sonuç üzerindeki etki paylarının elenmesi (krisis (Gr) = elekten geçirmek) anlamında kullanılmıştır. Doğru düşünme ise bu iki bileşenin (nedensel ve eleştirel) birlikte kullanımıyla ortaya çıkabiliyor.

[2] Atatürk’ün “en gerçek yol gösterici bilimdir..” ilkesini hiç hatırlamayıp, sonra da O’nun adını bir dogma haline getirip sıradanlaştırmak, rasyonel / kritik düşünme ile bağdaşabilir mi?

[3] Yabancıların, bizim komik karakter olarak nitelediğimiz Nasrettin Hoca’ya Wise Nasreddin demeleri nedeniyle..

[4] Sorgulama becerisi, (eğer ……ise …. dir) yargı kalıplarının tanımladığı alanların dışında kalan geniş alanların görülmesini (bkz. http://bit.ly/1bI5Cm6) sağlayacak sorular sormak olarak adlandırılıyor.

11 Yorumlar

  1. Teşekkürler, Tınaz bey.
    Sorunlarımızı anlama ve çözüme yönelmede böylesine can alıcı bir noktayı gayet etraflı bir şekilde yeniden gündeme taşıdığınız için:-)))

  2. Sayın Titiz, değerli incelemenizi okudum. Tespitleriniz içinde çok beğendiğim, benim de zaman zaman düşündüğüm “dini ve lâdini dogmalar” deyişi. Toplumun en büyük hastalığı. Bardağın yarısı boş yarısı dolu sorununda, herkesin işine geldiği gibi dolu/boş tarafını görmesi bir yana, pek çoğu tamamen boş, tamamen dolu da görebiliyor. Dolu ve boş taraflarını görebilenlerin “ihmal edilebilir” boyutta olduklarını tespit ediyorsunuz. Ben de pek ihmal edilebilir boyutta değiller. Tamamen boşçullar ve tamamen dolucular çok kalabalık olmadıkları halde öyle cazgırlık (sizin ciddi yazınız için bu kelime argo da olsa, çok iyi oturduğunu düşünüyorum) yapıyorlar ki çokmuş gibi gözüküyorlar. Objektifler, su bardak dolu, şu bardak tamamen boş, şu da yarı yarıya dolu deseler. hemen “iki yüzlülükle, döneklikle, eyyamcılıkla, çıkarcılıkla ” nitelendiriliyorlar, suçlanmıyorlar da “hakaret ediliyorlar, bir daha insan içine çıkamaz vaziyette. O nedenle bu insanlar sinmiş vaziyette seslerini çıkaramıyorlar. Hangi mahalleden olurlarsa olsunlar, kendi mahallelerinden hemen dışlanıyorlar, “dönek ” yaftası ile, karşı mahalleden de “bu güne kadar aklın neredeydi?” hakaretlerini görüyorlar. Ve bu boşçular/dolucular savaşçılarının en önünde, kendi aydınları, akademisyenler, yazar çizer takımları, gazeteciler, medya, tv, STK lar var.

    1. Ne yapalım ki toplum dokumuzu değiştirme şansımız yok. Haksız yaftalardan korunmak için tek yol, doğruluğuna güvendiğimiz yolda devam etmek, dayanışmak. Sevgilerle

      1. Şu iki soruyla tartışmayı sürdürmek isterim:
        1. “Hemen bugün” ün vadesi, uzunluğu nedir? Toplum açısından düşündüğümüzde bu soru daha fazla önem kazanıyor. Acaba Konficyus için bu sorunun yanıtı ne olurdu?
        2. “Benim için hemen ve bugün” karşısında sizin için “hemen ve bugün” var ve her ikisinin de belirleyicileri farklı. Her birimizin tercih nedenlerimiz farklı. Buna kaos teorisi penceresinden bakılabilir, oyun teorisi açısından bakılabilir, ilahare.

        1. Çelik bey güzel sorular için teşekkürler. Sırasıyla düşüncem şöyle:
          “Şimdi”, sorunuzdan da kolayca anlaşılabileceği gibi göreceli bir terim. Elinizi yakmakta bulunan bir sıcak nesneyi elinizden alıp kenara koyması için yardım istediğinizdeki “şimdi” azami birkaç saniye iken, topraklarınızın erozyondan korunması için gereken önlemlerin alınması açısından “şimdi” birkaç ay olabilir. Süre uzunlukları bu denli farklı olmasına karşın ikisinde ortak olan özellik, sözü geçen “birkaç X” (X=saniye, ay, vd) içinde gereken yapılmadığı takdirde katlanılamaz bir sonucun ortaya çıkma olasılığıdır. Buna göre, sorun stokumuzu oluşturan önemli sorunların her biri açısından “şimdi”, o özgün sorunlar açısından doğabilecek geri dönülmez sonuçların ne kadarlık bir süreyi zorunlu kıldığıdır..Nitekim, yaygın alışkanlık, görünen bir sorun’un (dikkat, ona yol açan kök nedenlerin değil!) yol açacağı sonuçların önlenmesi için şimdi / hemen harekete geçilmesidir. İşaret etmek istediğim nokta, çoğunluk açısından “görünen” sorunların sonuçlarıyla değil, onlara yol açan nedenlerin ortadan kaldırılması için “hemen” harekete geçilmesi gereğidir.
          İşaret ettiğiniz farklılık konunun can alıcı noktasıdır ve de bugüne odaklanmış insan ve kurumlardan oluşan toplumlarla daha uzun erimli düşünebilen (ileri görüşlü lider ve opinion makers’a sahip) toplumlar arasındaki farktır.
          Toplum içindeki milyonlarca kişi ve binlerce kurumun kuşkusuz farklı tencihleri olacaktır. Bu tercihlerin sayısı bir Markow Chain’de olduğu gibidir ve geriye doğru birleşe birleşe giderek daha az sayıda tercih oluştururlar.
          Bir örnek: Kendine yönetim biçimi olarak demokrasi ya da otokrasiyi seçmek durumundaki bir toplumun bu açıdan önünde sadece iki seçenek varken, demokrasiyi seçenlerin önünde yeni birkaç tercih (çoğulcu, çoğunlukçu), bunlardan birisini seçenlerin ise icra organı olarak parlamento, başkan, kral vs tercihleri vardır. Böylece tercihlerin sayısı giderek aartar ve son noktada bireysel tercihler olarak milyonlara varabilir.

          Milyonlarca ayrı tercih olması, bu insanların hangi chain üzerinde oldukları gerçeğini değiştirmez. yani demokrasi dalını seçmiş olan bir kişi, otokrasi dalına ait bir tercihte bulunmamalıdır.; bu oynanan oyunun kuralları içinde yoktur.

          Uygarlık geliştirebilmiş bir toplum, bireysel tercihlerinin hangi dalllar üzerinde bulunduğunun farkında olan ve sıfır noktası ile bireysel tercihler arasındaki çeşitli aşamalarda doğru tercihleri yapabilen toplumlardır. Özetle, bireysel tercih farklılıklarımız, tercih dallanmalarındaki tutarlılık gerekliliğini ortadan kaldırmaz, aksine zorunlu kılar.

  3. Tınaz bey, öncelikle yazma motivasyonumu hep canlı tutmamı sağlayan çok değerli yazılarınız için çok teşekkür ederim.

    Görüşlerim, ağırlıklı olarak, “burada ve şimdi” odağı üzerine olacak.
    1. Toplumdaki öbeklerden yola çıkarak, kaynakların en azından, sizin hep vurguladığınız, “temel ihtiyaçların karşılanması” konusu: Somut bir örnek açısından, bazı dönemlerde “yemek yardımı vbg” destekler “burada ve şimdi” gibi duruyor. “Geçmişte ve orada”dan günümüze taşınan bu tekrarlar sorunun kaynağı olan “gelir yetmezliğinin nedenlerine” inmek yerine neden yüzyıllardır aynı “ezberi” sürdürür ve sürdürecek gibi görünür?
    2. Olaya “bireyler” olarak baktığımızda, ruhsal ve sinirsel sıkıntıları olan ve büyük ölçüde bunun bilincinde olanlar; sorunlarına çözüm için ilaç ve davranış terapilerini kendi istekleriyle deneyenler: Bu konuda ise “burada ve şimdi” günümüzde uygulanan etkin bir tedavi yöntemi. En azından kendi gözlemlerimden yola çıkarak, sürekli “Geçmişte ve orada”ya takılan, hep vurguladığınız “doğru düşünme” kriterleri karışmış bireylerin “kısır döngüleri”ni kırabilmeleri, “bugüne ve şimdiye” odaklanmaları ile mümkün olabiliyor. Bu, tamamen geçmişle bağlarını koparmak anlamına gelmiyor. Geçmişten uzaklaşabilme, gerektiğinde, hiç değilse bazılarının,“geçmişte ve oradaki”deneyimleri alabilecek konuma gelebilmelerinin ön koşullarından gibi duruyor. bit.ly/1rriYP7

    Aslında 1 ve 2.maddelerde ortak bir değerler tablosuna ihtiyacımız olduğu gerçeği: Bu tablonun “olmazsa olmazı” “çıkar ilişkisinden, hırs ve ünvanlardan” arınabilmiş, “geçmişte ve orada”ları irdeleyebilme yetisine sahip “özgür” bireylerin “yol göstericiliği”!
    Ve “güncel” bir konu; “NADİR HASTALIKLAR”
    • Tınaz beyin ve Çelik beyin de değerli katkılarının bulunduğu bir “Nadir Hastalık” olan “Tourette Sendromu(TS)”. Bir başkası “Behçet Hastalığı”, son zamanlarda gündeme taşınan ALS ve diğerleri.. “Nadir Hastalıklar” kaynakları henüz anlaşılamadığı için kendilerini ancak “septomlar / belirtilerle” gösteren ve dolaysıyla tedavileri de ancak “septomların” bastırılmasına yönelik; “burada ve şimdi”ye gibi.. Bu hastalıkları çeken insanların öncelikle, kısa vadeye yönelik temel ihtiyaçları karşılanabilmeli; ALS hastalarının soluk alıp verebilmeleri, TS hastalarının istemsiz tiklerini katlanabilir düzeye indirebilmeleri, Behçet hastalarının damar, göz tutunumlarının kontrol altına alınabilmesi gibi.. İşte bu gibi septomların kontrol altına alınmasından sonra, büyük ölçüde üretken olabilme potansiyelini taşıyan bazıları Maslow’un piramidinin daha üst basamaklarına çıkabilirler. Veya zaten üretken olanlar bu yetilerini devam ettirebilme şansına sahip olabilirler. Bunun için de önce bu hastalıkların “VARLIKLARINDAN” haberdar olmak gerekiyor:
    o BN’nin 2012 yılında gerçekleştirdiği “YENİ ANAYASA İÇİN ÖNERİLER” den alıntı:
     -Sağlık politikalarının vazgeçilmez temel ilkesi koruyucu hekimliktir.
     -Sağlık hizmetlerinin ücretlendirilmesinde uyulacak ilke, sağlığın bozulmasına yol açan nedenin doğru tesbitidir. Kişinin kendi elinde olmayan nedenlerle sağlığında sorun yaşıyor ve sebep olan(lar) net olarak belirlenebiliyorsa onlarca ödenir. Müsebbibler belirlenemiyor ya da önüne geçilemeyecek nedenlerle (kalıtım vbg) meydana geliyorsa devlet tarafından ödenir.
     -Devlet “nadir hastalıklar”ın araştırılması ve tedavilerini teşvik için özel fon ayırır. “ Kaynak: http://bit.ly/1qPiaP9

    En azından,“Nadir Hastalılar” ile uğraşan birey ve yakınları – hiç değilse “yakınları”; “geçmişte ve orada” yaşadıklarının çok iyi irdeleyerek- nerdeyse hep bir taraftan “burada ve şimdi”lere odaklanmak zorundalarken, öte taraftan “gelecekte ve orada” kaygısını somut hedef ve davranışlara dönüştürebilmek zorundalar.

    1. Şükran hanım 3783 vuruşluk “yorum”unuza teşekkür ederim.
      TS, ALC, Behçet hastalığı, BNGV’nin anayasa “önerisi” gibi konuları işleyen makalenizin ana fikrini oluşturan “şimdi ve burada kaçınılmazdır” tezi için karşı bir fikir ileri sürmeyeceğim.
      Çünkü, yazının konusu, “şimdi ve burada ile ilgilenmeyiniz, geçmi ve orada ile ilgileniniz” gibi tuhaf bir öneri değildir.
      Yazının ana tezi, “şimdi ve burada” ortaya çıkan sonuçlar, “geçmişte ve orada” başlamış olan bir sürecin “şimdi ve buradaki görüntüleri”dir. Geçmişte ve oradaki nedenlere kadar gitmez iseniz sorunu anlayamazsınız ve şimdi görünen sorunu palyatif olarak çözseniz dahi geçmişten beri gelen ve yok edilmemiş nedenler, benzer sonuçları tekrar üreteceklerdir.
      Bu tezden, “şimdi ve burada bir şey yapmayınız” değil, bu sonuçları üreten nedenlere de (örneğin sürekli yüksek beklentiler altında kalarak kendini değersiz hissetmek, zihinsel sükunetin bozulması vbg) bakıp, giderilebilenleri gidermek, giderilemeyenlere de katlanmayı öğrenmeye çalışmak gibi bir sonuç çıkarmak daha doğru olurdu.

      1. Tınaz bey, teşekkür ederim. 3783 için:
        1-) En azından bende bir kavram kargaşası var; “burada ve şimdi” ve “kısa vade / hemen şimdi / palyatif çözüm” farklı kavramlar:
        “Burada ve şimdi” psikiyatri kavramı olarak bence geniş zaman içeriyor; geçmişin karanlığına saplanmış bireyi terapistin “sanatı” ve “bireyin durumu” elverdiği ölçüde, “gün ışığına” çıkararak “geçmiş – bugün – gelecek” dengesini kurmanın bilimsel bir yöntemi olarak anlıyorum.
        2-) Günümüzün gerçeği: Bazı hastalıkları çeken bireyler maalesef “palyatif çözümlerle” bir yaşam geçirmek zorundalar. Daha da acı olan, onlara ayrılan para, imkan ve zamanın, geçmişten günümüze hala çok kısıtlı olagelmesi. Ve çabaların; http://bit.ly/1qPiaP9 sümenaltında kalması vs vs..
        3-) Neyse diyerek:-) Varolanı yaşatma çabası için “sevgi” en iyi ilaç olabilir: http://on.fb.me/1pfyWH1
        Saygı ve sevgilerimle,
        A.Şükran Demiralp

  4. Sanırım beklenen cevap gelemeyecek, ama sizin yorulmanız en beklenmeyen olgudur! Lütfen devam ediniz.
    Yukarıdaki makaleniz, gelen soru ve cevapları tekrar okuduğumda şöyle bir açmaz içinde olduğumuzu görebiliyorum.
    Hepimiz farklı kültür, eğitim ve öğretim süreçlerinden geliyoruz ve daha birçok nedenle algılama, düşünme ve çözümleme yetilerimiz farklı. Sorunları aynı öncelik ve önemle algılamak ve benzeri yaklaşımlar göstermek ancak belirli bir süreç sonunda mümkün olabiliyor. Ve o aşamaya gelinceye kadar kaybedilen en önemli şey zaman…Zaman faktörünü (T faktörü) elimine edecek bir formülümüz yok ama onu nasıl kullanacağımızı öğrenebilirsek belki vadeyi daha uygun bir yakınlığa çekebiliriz ! Ne dersiniz ?

Yorum Gönder