İslâm dininin “temel ilkeleri” nelerdir? (Rev 3)

(Bu yazının bundan önceki hali Rev 1 ve Rev 2’dir.

Bu iki yazı  http://bit.ly/1pEt1Nx ve http://wp.me/s2t6mi-6830 adreslerindedir..

Rev 2’ye eklenen bölümler, kırmızı italik, Rev 3’e eklenenler ise yeşil italik fontlarla  gösterilmiştir)

Yazının başlığındaki soru hemen iman’ın altı veya İslâm’ın beş şartını akla getiriyor değil mi? Bu şartlar, Müslüman sayılmak ve iman sahibi sayılmak için yerine getirilmesi gerekenler olup, “temel ilkeler” deyimiyle anlatılmak istenilen ise bu değildir. Temel ilkeler şu üç sorunun cevaplarıdır:

(1) Nereye varılmak istendiği (yani vizyonu[1]),

(2) Oraya niçin varılmak istendiği (yani misyonu),

(3) Misyonu nedeniyle vizyonunun tanımladığı yere, hangi ilkelere uyularak yürünmesi gerektiği (yani değerleri).

Görüleceği üzere, ne İslâm’ın şartları ne de iman’ın şartları, bu soruların cevapları değildir. Halbuki “imanlı” ve “Müslüman” sayılmak isteyen birisinin öncelikle bilmek istediği, bu üç sorunun cevapları olmalıdır.

Bu sorulara kısa, anlamlı ve kapsayıcı cevaplar verilmesi kuşkusuz iyidir. Ama bir başka yol da, dinin temel kaynağı olan kutsal kitabı referans vererek, herkesin kendi anlayışına göre, gerek bu gerekse diğer soruların cevaplarını kendisinin oluşturmasıdır.

Bir üçüncü yol ise insanların kendi anlayışlarına göre istedikleri inanç yaklaşımını seçmeleri, o yaklaşım içinde sorularını kendilerinin seçmeleri ve yanıtlarını kendilerinin aramalarıdır.

Özgür iradeli bireylerin[2] çoğunluğu oluşturduğu bir toplumda şüphesiz bu üçüncü yol en iyisi olarak görünüyor. Kültürel yapısı nedeniyle nüfusunun çoğunluğunun Müslümanlığı seçtiği ya da seçtiğinin varsayıldığı bir toplumda ise birinci yolun tercih edilmesi daha akılcı olabilir.

Ama, “kutsal kitabı referans vererek, herkesin kendi anlayışına göre, gerek bu gerekse diğer soruların cevaplarını kendisinin oluşturması” olarak tanımlanan ikinci yolun, herkesin ayrı bir yol (tarikat) oluşturmasına yol açması kaçınılmaz gibidir.

Hele, İslâm dini için öngörülmemiş ruhban sınıfının da –farklı isimler altında- devreye girip kendi Müslümanlık yorumunun benimsenmesini çeşitli yollarla (propaganda, özendirme, yasa yoluyla zorlama gibi) sağlamaya girişmesi; bir bölüm benimseticinin daha da ileri gidip, farklı yorumları şiddet yoluyla bertaraf etmesi halinde, barış ve mutluluk getirmesi beklenen bir öğretinin bir kaos üretme aracına dönüşmesi neredeyse kesindir.

Bu bakış açısı altında başlangıçtaki üç soru tekrar gözden geçirilirse:

(1) Nereye varılmak istendiği; yani, Müslümanlığı seçen bir kimse, seçmemiş olandan farklı olarak hangi büyük amaca erişmek ister?

(2) Oraya niçin varılmak istendiği; yani o amaç(lar)a erişme isteğinin temelinde hangi öz-niyet vardır?

(3) Bu öz-niyet ile söz konusu amaç(lar)a erişme yolunda yürürken, yani yaşamı içinde, hangi ilkelere sadık kalınmalıdır?

Bu soruların cevaplarının İslâmın kutsal kitabının içinde bulunduğu ya da diğer ifadeler yoluyla ortaya koyulabileceği, din bilginlerinin bunları bildiği ileri sürülebilir. Hattâ belki, bu soruların önemli olmadığı, olsaydı şimdiye kadar birilerinin merak edip ortaya koyacağı da iddia edilebilir.

Ama şu bir gerçektir ki, belirli bir kesim hariç tutulsa dahi, çoğu kimse bu soruların cevapları konusunda birbiriyle uzlaşmaz yanıtlar veriyor. Bu durumda, bir dinin birleştiricilik ve barış amaçları zarar görmez mi?

Bu sorular ve cevapları konusunda kuşkusuz herkesin bazı düşünceleri olabilir. Örneğin:

(1)  Bu 3 sorudan birincisi için bir cevap önerisi şu olabilir (mi?): İslâm dini aracılığıyla varılmak istenen nokta, tüm evrenin oluşum ve işleyişinin anlaşılmasıdır.

(Böylesi bir amacın varlığına kanıt olarak, Kuran metni içinde ısrarlı şekilde ve akıl işletme, idrak, sezgi gibi çeşitli araçlar yoluyla evrenin bir ve bütün olduğunun anlaşılmasının önerilmesi gösterilebilir.)

(2)  İkinci sorudaki, “niçin bu amaç” içinse şöylesi bir yanıt verilebilir (mi?): Tüm varlıkları –tabii ki insanları da- kavrayan evrenin oluşum ve işleyişi anlaşıldığı takdirde, onunla uyum halinde (teslim olarak) yaşamak için.

(3)  Üçüncü soru içinse şu maksim (adayları) yeterli kapsayıcılıkta sayılabilir (mi?)

Aday 1.    Tüm varlıkların bir bütün olduğu (vahdet-i vücûd)

“Varlıkların bütünlüğü”nden evren anlaşılabiliyor.

Aşağıdaki birkaç örneğin, bu maksim adayının türevleri olduğu söylenebilir:

  1. Akıl ve sezgi’nin bütünlüğü
  2. Gerçekliklerin (verity) bütünlüğü (uni-verity » bilim dallarının bütünlüğü)
  3. İnsanların, kavimlerin, çeşitli görüş sahiplerinin bütünlükleri
  4. Varlıkların (insan, hayvan, bitki, have, su, taş, toprak vd) bütünlüğü
  5. Bölünmeye, bütünlüğü bozulmaya konu olabilecek her şey.

Aday 2.    Kul (tüm varlıklar) hakkı’na saygı (bkz. http://bit.ly/1n5Ujv2 “kul” maddesi)

Varlıkların haklarına saygı kavramıyla kast edilen ise, o varlıkların oluşturduğu büyük bütünün işleyişine uyum göstermek (teslim olmak) anlaşılabiliyor.

Aday 3.    Tahkiki iman (sorgulamaya dayalı iman) (bkz. http://bit.ly/1cjenHc)

Tahkiki iman’ın niçin gerekli olduğu, birinci sorudaki amaç bağlamında daha iyi anlaşılıyor. Söz konusu “anlaşılma” ancak tahkik (sorgulama) yoluyla mümkündür.

Bu üç maksim adayı yeterince doğurgan görünüyor. Bununla beraber, kapsanmamış olabilecek başkaca alanları içerebilecek maksim(ler) bulunmadığı anlamına gelmez.

Güvenle söylenebilecek olansa, temel ilkeleri belirlenmemiş bir İslâm’ın, dirlik kaynağı olma işlevini yerine getiremeyeceğidir.

Böylece, yukarıdaki 3 soru ile şunlar kolay kavranabilir hale geliyor:

(1)  Tüm varlıkların bir bütün ve bir olduğu,

(2)  Her varlığa doğal olarak düşen görevin o bütünün işleyişiyle uyum içinde (teslim) olmak gerektiği,

(3)  Bunun için de bütünün işleyişinin anlaşılması gerektiği,

(4)  Anlamak için de akıl ve sezgi yoluyla sorgulamak (tahkik) gerektiği,

(5)  Bu “anlaşılma süreci” tek adımlık olamayacağına göre, tahkikin sürekliliğinin zorunlu oluşu.

Bütün bunlar yerine “Allah” (Arapça al+ilâh) kavramının, bir sözcükle –ister istemez- cismaniliğe indirgenmiş olmasının, O’nu kavramayı ne kadar güçleştirdiğine ayrıca işaret edilmelidir.

Tamamen akıl yolu ile kavranabilecek ve her türlü inanç (ve inançsızlık) sistemince en azından ret edilmeyebilecek yukarıda açıklanmaya çalışılan 3 sorulu yaklaşım yerine, bu denli güç anlaşılabilir hale getirilmiş olması, ayrıca “anlaşılmaya çalışlması” gereken bir çelişki değil midir?

11 Mart 2014 Salı

 1 Nisan 2014 Salı

6 Mayıs 2014 Salı

 

 



[1] Vizyon, misyon ve değerler için daha anlamlı karşılıklar olarak sırasıyla “Büyük ve İddialı Sonuç”, “öz-niyet” ve “öz-değerler” terimleri kullanılmaktadır. (bkz. Harvard Business Review, Reprint 96501, “Building Your Company’s Vision”, Collins & Porras, 1996)

[2] “Birey” tanımı için bakınız: http://www.beyaznokta.org.tr/projelerimiz_kavram

5 Yorumlar

  1. Çok güzel saptamaları olan faydalı bir yazı olmuş. Aklınıza ve emeğinize sağlık. Bende birkaç bir şey eklemek isterim müsaadeniz ile..

    Nereye(vizyon), niçin(misyon) ve nasıl sorularına cevap aramamız isteniyor aslında en temelinde. Bunun içinde kitaplar, peygamberler ve yol göstericiler, işaretler yollanıyor arada. Yaşam ve dünyada bunun için bize sunulmuş bir araç, oyun alanı. Bazılarımız bu oyun alanı içinde, oyunun ne için olduğunu unuttukları için, kendilerine oyuna kaptırıyorlar. Sonuçta hedef, hedefe ulaşmaktaki ara hedefler(amaçlar) ve değerler(oyunun ilkeleri, oyuna uygun kurallar) unutuluyor. hedefi doğru koyamayınca en başta, hali ile ara hedefler ve hedefe ulaşmaktaki yollar yanlış oluyor ve çok başka yerlere varılıyor. Bunların sonucu da çok şeyi olduğu halde mutsuz olan insanlar olarak karşımıza çıkıyor.

    Bu oyunu oynarken bize hangi süreçlerden geçeceğimiz de verilmiş veya tarif edilmiş aslında benim anladığım. Bilmek(uzaktadır- duymak – vizyonu belirlemek), bulmak(yaklaşır – görmek – niçin’leri/ara hedefleri belirlemek) ve olmak/onlaşmak(içindeyizdir – deneyimlemek/yaşamak) şeklinde kısaca özetleyebiliriz bu 3 süreci. Bu süreçlerden 1 i bitip diğeri başlayacak şekilde geçilmez. Her 3 süreçte aynı andadır veya içiçedir. Buradan da anın önemi ortaya çıkar büyük dinlerin ve fikir adamlarının her zaman vurgu yaptığı gibi.

    Peki onlaştığımızda süreç biter mi?
    İşte bu en güzel noktadır ve geri verme/paylaşma başlar burada. Sanırım tarikatlardaki hizmet anlayışıda burada geliyor. Ben olmaktan sonrasında biz olmaktan en sonunda da var olmaktan vazgeçtiğimiz anda oluyoruz, sizin deyiminizle uyumlanıyoruz/teslim oluyoruz bütüne/hayata. Onlaşmak olarak ta adlandırılabilecek bu fark ediş/arınma/temizlenme, saf bilinç/vicdan olmak anlamındadır.

    Sonuç itibarı ile farkındalık seviyemiz arttıkça ki sorular sorarak ve arayarak başlayan bir süreç bu, sonuca(esas hedefe) varamasak bile doğru yoldayız demektir diye düşünüyorum. Tasavvuftan çok güzel bir cümle ile bitirmek isterim. Aramak(niyet ve emek) ile bulunmaz ancak bulanlarda arayanlardır.

    1. Tınaz bey merhaba, Büyük Bütün’de birleştiren yazınız için çok teşekkür ederim. İnsanlar hangi inanç sisteminde olursa olsun seçtikleri sorularda ve aradıkları cevaplarda, soruları doğru seçtikleri sürece “Büyük Bütün”de birleşebilirler. Bu da yazınızdan alıntı: “Maksim Aday 1. Tüm varlıkların bir bütün olduğu (vahdet-i vücûd) “Varlıkların bütünlüğü”nden evren anlaşılabiliyor. Aşağıdaki birkaç örneğin, bu maksim adayının türevleri olduğu söylenebilir: Akıl ve sezgi’nin bütünlüğü Gerçekliklerin (verity) bütünlüğü (uni-verity » bilim dallarının bütünlüğü) İnsanların, kavimlerin, çeşitli görüş sahiplerinin bütünlükleri Varlıkların (insan, hayvan, bitki, have, su, taş, toprak vd) bütünlüğü Bölünmeye, bütünlüğü bozulmaya konu olabilecek her şey.” M.Hüseyin Yıldırım’ın “onlaşma” dediği durum bu maksim adayı 1. Tüm varlıkların bir bütün olduğu (vahdet-i vücûd) olsa gerek diye düşünüyorum. Yani, birbiri ile benzer olan ve hemen hemen aynı düşünen ve / ya inanan insanların bütünlüğü değil, tüm farklılıkların(kendi aralarında farklı inanan, farklı algılayan vbg insanlar, hayvanlar, taş, toprak, su, havanın birarada uyumlu bütünlüğüdür benim anladığım. Bir çok rengin birarada “Beyaz”ı oluşturması gibi. İşte bilim dalları da bu farklılıkları anlamamıza ve onları birarda tutabilecek aklı geliştirebilmemize yardımcı olabilmek için varolmuşlar aynı zamanda. Bu nedenle insanlar, kavimler, çeşitli görüş sahipleri yaşamın bize sunduğu bu farklı değerlerin tümünü korumak ve devam ettirmek üzere maksimler üzerinde pekala birleşebilirler. Sayın Hüseyin bey, cümle sonunuza gönülden katılırım: “Aramak(niyet ve emek) ile bulunmaz ancak bulanlar da arayanlardır. Birarada bütün olarak uyumlu yaşayabilmeyi arayanların sayısı artarsa, bulanların sayısı da artacaktır diye düşünüyorum. Bir de sizinle bu konu ile ilgili olduğunu düşündüğüm bir yazımı paylaşmak ve düşünceleriniz öğrenmek isterim: http://asukrandemiralp1.blogspot.com.tr/2012/12/3-aralk-2012-farkliliklari-anlayabilmek.html Tınaz beye ve size saygı ve selamlarımla, – See more at: http://tinaztitiz.com/6861/islam-dininin-temel-ilkeleri-nelerdir-rev-3/#comment-539

  2. Tınaz bey merhaba,
    Büyük Bütün’de birleştiren yazınız için çok teşekkür ederim. İnsanlar hangi inanç sisteminde olursa olsun seçtikleri sorularda ve aradıkları cevaplarda, soruları doğru seçtikleri sürece “Büyük Bütün”ede birleşebilirler.

    Bu da yazınızdan alıntı: “Maksim Aday 1. Tüm varlıkların bir bütün olduğu (vahdet-i vücûd)

    “Varlıkların bütünlüğü”nden evren anlaşılabiliyor.

    Aşağıdaki birkaç örneğin, bu maksim adayının türevleri olduğu söylenebilir:
    Akıl ve sezgi’nin bütünlüğü
    Gerçekliklerin (verity) bütünlüğü (uni-verity » bilim dallarının bütünlüğü)
    İnsanların, kavimlerin, çeşitli görüş sahiplerinin bütünlükleri
    Varlıkların (insan, hayvan, bitki, have, su, taş, toprak vd) bütünlüğü
    Bölünmeye, bütünlüğü bozulmaya konu olabilecek her şey.”

    M.Hüseyin Yıldırım’ın “onlaşma” dediği durum bu maksim adayı 1. Tüm varlıkların bir bütün olduğu (vahdet-i vücûd) olsa gerek diye düşünüyorum. Yani, birbiri ile benzer olan ve hemen hemen aynı düşünen ve / ya inanan insanların bütünlüğü değil, tüm farklılıkların(kendi aralarında farklı inanan, farklı algılayan vbg insanlar, hayvanlar, taş, toprak, su, havanın birarada uyumlu bütünlüğüdür benim anladığım. Bir çok rengin birarada “Beyaz”ı oluşturması gibi. İşte bilim dalları da bu farklılıkları anlamamıza ve onları birarda tutabilecek aklı geliştirebilmemize yardımcı olabilmek için varolmuşlar aynı zamanda. Bu nedenle insanlar, kavimler, çeşitli görüş sahipleri yaşamın bize sunduğu bu farklı değerlerin tümünü korumak ve devam ettirmek üzere maksimler üzerinde pekala birleşebilirler.

    Sayın Hüseyin bey, cümle sonunuza gönülden katılırım: “Aramak(niyet ve emek) ile bulunmaz ancak bulanlar da arayanlardır. Birarada bütün olarak uyumlu yaşayabilmeyi arayanların sayısı artarsa, bulanların sayısı da artacaktır diye düşünüyorum.

    Bir de sizinle bu konu ile ilgili olduğunu düşündüğüm bir yazımı paylaşmak ve düşünceleriniz öğrenmek isterim: http://asukrandemiralp1.blogspot.com.tr/2012/12/3-aralk-2012-farkliliklari-anlayabilmek.html

    Tınaz beye ve size saygı ve selamlarımla,

    1. Sizin de katıldığınız hüseyin beyin ifade ettiği “bulanlar arayanlardır” o denli güzel bir yol gösterici ki, yaşam boyu aramanın (dolayısıyla sorular yoluyla sorgulamanın) sürecin en önemli bileşeni olduğunu gösteriyor.
      Teşekkürler

  3. Makaledeki bütün bağlantılar aynı hatayı veriyor. “Coming soon: Another fine website hosted by WebFaction.” Farkında mısınız Düzelmesi için çalışma yapılıyor mi yapılacak mı?

Yorum Gönder