İstismar: Medeniyetlerin itici gücü..

İnsanın, oluşturduğu çeşitli büyüklükteki kümelenmelerin ve doğanın çeşitli yol ve acımasızlık düzeylerindeki istismarı, insan türünün geliştirmekle övünç duyduğu medeniyetlerin başlıca iticisi olageldi; binlerce yıllık insanlık tarihi boyunca değişen, sadece istismarın boyutları ve gizlemek için geliştirilen kamuflaj araçları oldu.

Başlıca bileşeni istismar olan medeniyetin bir diğer bileşeni, bu istismar süreçleriyle taban tabana zıt, kendini, çevresini ve olayları var eden nedenleri anlama yoluyla mutlu olma süreçleri. O süreçlerin yan ürünleri ise medeniyet adına övündüğümüz “kültür-sanat birikimleri”.

İstismar, tarih boyunca milyarlarca insanın acı çekmesine yol açtı, bundan korunmak isteyenler ise çoklukla karşı-istismar yolunu seçerek yeni melanet yolları keşfettiler. Yıkılıp kurulan imparatorluklar, fetihler, işgaller, göçler aslında bu çatışmanın diğer yüzü değil mi? Günümüzde küresel ölçekte giderek artan çatışmalar ve bunların doğal sonucu olan düşmanlıklar istismar ve karşı-istismar süreçleri değil mi?

İstismar (sömürü, exploitation) ince bir iştir!

İnsanlar ya da insan toplulukları arasındaki ilişkiler temelde birer değer değişimi (takas) sürecidirler. Bu süreçlerde değişen değerler tam eşit olmayabilir. Eğer bu eşitsizlik sürekli olarak taraflardan birisi lehine oluşuyorsa orada bir istismardan söz edilebilir. Buna göre ticaret, istismarın söz konusu olabileceği alanlardan birisidir.

İkinci ve daha dikkat edilmesi gereken alana, “sorunlar yoluyla istismar” denilebilir. Bu durumda ya taraflardan birinin sorunlu bir alanı bulunup istismar gerçekleştirilir ya da önce bir yapay sorun yaratılıp sonra da o sorun istismar edilir; ince istismar budur. Bir de “en ince” denilebilecek istismar türü vardır ki, tek tek  sorun yaratmakla uğraşılmaz, bir toplumun sorun çözme kabiliyeti zayıflatılarak sürekli olarak bizzat kendisinin istismara açık alanlar hazırlaması sağlanır.

Peki bu yıkıcı eğilimin temelinde ne yatıyor; nedir istismarı tetikleyen, iten?

Maslov’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin her bir basamağında yer alan fizyolojik, güvenlik, sevme/sevilme, onaylanma/saygı görme ve potansiyellerini gerçekleştirebilme’nin, ancak enerjinin çeşitli yoğunluktaki formları [1] ile mümkün olabileceği; daha basit deyişle, tüm ihtiyaçlarımızın bütünüyle enerji demek olduğu kolayca görülebilir (http://bit.ly/11soDcV).

Dünyadaki yerel, bölgesel ya da küresel ölçekli çatışmalara bu gözle bakıldığından, hemen hepsinin ardında, refah ihtiyaçlarını istismar yoluyla karşılamayı seçenlerle, onları karşı istismar yoluyla dengelemeye çalışanlar ile söylem temelli düşmanlıklar yoluyla kuzu kuzu sömürülen kitleler olduğu görülecektir. Türkiye bu ikinci gruba dahildir.

Bu bağlamda sorun, bu kaçınılmaz ihtiyacın tartışılması, hattâ ihtiyacın karşılanma yollarının ahlaki olup olmadığı değil, kullanılan “istismar karşı istismar” sarmalı sonunda ortaya çıkan “düşmanlık” olgusunun insan da dahil tüm türlerin en temel güdüsü olan “türünün devamını sürdürme”ye uygun olup olmadığıdır (http://bit.ly/11sswhW).

İnsan dışındaki türlerin bu konuda duyarlı oldukları görülüyor [2]. Tüm türlerin aksine, dış görünüşleri birbirine benzeyen tüm insanları tek tür olarak kabul eden insan ise bu konuda benzer duyarlığa sahip olmadığı için istismarı, ihtiyaç tatmininde başlıca araç olarak kullanmaktan çekinmiyor. Düşmanlık, istismarın kullanabileceği araçlar içinde en kaba olanı ve de en son kullanılanıdır. Ondan önce, bilgisizlikten yararlama, kandırma, koz kullanma, tehdit ve şantaj gibi daha ince metotlar kullanılır; bunların işe yaramadığı yerde ise iş kaba kuvvete kadar götürülür; yeter ki istismar edilecek olanın sorun çözme kabiliyeti düşük olsun ya da düşük hale getirilebilsin.

Türünün devamını tehlikeye atmaksızın ihtiyaçları tatmin etmenin, aynı zamanda istismar yoluyla ihtiyaçlarını tatmin etmeye çalışanlara karşı koyabilmenin yolu, sorun çözme kabiliyeti’ni artırmaktan ibarettir. Olup bitenleri “düşmanlar”ımızın niyetleriyle açıklayanlara ilanen duyurulur. Sorun Çözme Kabiliyeti düşük olanlara herkes düşmandır.

11 Mayıs 2013



[1] En az yoğun enerji formu güneşin ışımasıdır (http://bit.ly/MOeKO4). Güneş kolektörleri bir derece daha yoğun enerji üreteçleriyken, foto-sentez yoluyla oluşan bitkiler güneş ışımasının biraz daha yoğunlaşmış formu, enerji yoluyla kurutularak odun haline getirilen bitkiler daha da yoğun, toprak altında karbonlaşan bitkiler daha yoğun, canlılar daha yoğun, onların ürettikleri bilgiler en yoğun enerji formlarıdır.

[2] Örneğin Komodo Ejderi olarak bilenen yırtıcı, aynı türden bir diğeri ile mücadelesinde ona asgari zarar vermeye özen gösteriyor (bkz. https://www.youtube.com/watch?v=yfNh20j1bnY)

3 Yorumlar

  1. Sevgili Tınaz,
    Çalışmalarını, elde ettiğin sonuçları insanlara sunmanı takdirle karşılıyorum. Bence insan yaşamı boyunca sürekli birşeyler üretmeli. Artık yeter diye köşesine çekilmemeli. Zaten mutlu bir dünya’ya da yeni buluşlar sayesinde ulaşılabilir. Ben de içinde kalıcı olmasını istediğim araştırmalarımı da eklediğim”YARIM ASIR SONRA” isimli kitabımı yeni bastırdım. Arkadaşlara ulaştıracağım.
    Sevgilier ve iyi çalışmalar dileğiyle…ATALAY

    1. Sevgili Atalay, kitap konusunda kutlarim. Belirli bir deneyim sahibi kisilerin, ozellikle de birli gorevlerde bulunanlarin bulunanlarin bu deneyimlerini mutlaka yazmalari gerektigine inaniyorum. Eline saglik. Hangi kitabevinden cikti ise bildirirsen ben alirim. “Sorunlarin ìntikami: Cozemeyeni cozerler” eline gecti mi? Selamlar

Leave A Reply Cevabı iptal et