• Türk Eğitim Derneği, Eğitim Politikası Forumu-Nisan 2013

     

    Türk Eğitim Derneği, Eğitim Politikası Forumu

    Eğitim ve siyaset ilişkisi üzerine..”

    M.Tınaz Titiz – Nisan 11, 2013 – Ankara

     

    Saygıdeğer hanımefendiler, beyefendiler,

    Eğitim ve siyaset ilişkisi üzerinde aslında iki soru sorup cevap adaylarımı paylaşmak istiyorum. Bu iki soru, eğitimi niçin yaptığımız ve politikanın –ya da hangi tür politikanın- eğitimi yozlaştırdığı üzerinedir.

    Ama önce, eğitim ve siyaset ilişkilerinin anlaşılmasını güçleştirerek zihinsel karmaşaya yol açan öğelerin temizlenmesi gerekir. Bunun için de birkaç başlık üzerindeki düşüncelerimi ortaya koyup, böylece o konularda zihnimi düzene soktuktan sonra sorularımı cevaplamaya çalışacağım.

    1)     “Kışlaya, okula ve camiye politika girmemelidir!

    Burada kastedildiği varsayılan politika, bu kavrama yüklenegelen iki anlamdan ikincisi olsa gerekir. Eflatun tarafından tanımlanan birinci anlam “insanları mutlu etme sanatı” iken, zaman içinde ikinci bir anlam daha kazanmıştır. Bu da “insanları mutlu edecek, ama çeşitli neden ve/ya amaçlarla, yerine getiril(e)meyecek vaatlerde bulunmak” şeklinde özetlenebilir.

    Sürekli olarak uzun ifadeler kullanmamak için birinci tür politikaya Pg (gerçek anlamında) ve ikinci türe ise Pyoz (yoz veya yanıltıcı anlamında) diyelim.

    Bu tanımlara göre, Pgerçekkışla, okul ve cami de dahil– her yere girmeli, hatta Pgerçek’in girmediği hiç bir yer olmamalıdır. Pyoz ise sadece kışla, okul ve cami değil hiç bir yere girmemeli; hatta mümkünse hiç var olmamalıdır.

    Bu basit akıl yürütmeden çıkarılabilecek birkaç sonuç olabilir:

    a)      Nedensel düşünme’nin şablonu “eğer …. ise ….dir” şeklindedir. Söz konusu genelleme bu kurala göre ifade edilmiş olsaydı, “eğer politika kavramı Pyoz şeklinde anlaşılır ise hiç bir yere, özellikle de kışla, okul ve camiye girmemeli dir” şeklinde olur ve de doğru olurdu.  Politikanın bu inceliğe dikkat edilmeden karalanması, insanları mutlu etme yolundaki güçlü bir aracı bozmuş, ayrıca da politikaya girmek isteyen nitelikli insanları caydırır olmuştur.

    Bu örnek, hemen her konudaki yargıları koşulsuz olan toplumumuzda rasyonel düşünme’nin yaygınlaşamamış olmasının örneklerinden birisidir. Toplumumuzun sorun çözme kabiliyeti açısından bunun ne denli talihsizlik olduğu açıktır.

    Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’nın (www.beyaznokta.org.tr) bu yoldaki bir çalışması, yaşamlarımıza yön veren –hemen hepsi yararlı- çeşitli yargı kalıplarının, hangi koşullar altında geçerli olduklarını sorgulayabilecek “doğru soru”lar üretmekte güçlük çekildiğini göstermiştir.

    Doğru düşünmenin iki temel bileşeni olan nedensel düşünme ve kritik düşünme’nin, toplu yaşamın vazgeçilmez iki öğesi olduğu bilinciyle, eldeki mevcut tüm araçlar harekete geçirilerek sorgulama, sorun çözmede etkili bir araç olarak toplumun dağarcığına girebilmeli.

    Bu temel düşünsel becerileri benimsememiş bir toplumun, önüne çıkacak sorunlar hakkında sorular sorması ve onları cevaplayabilecek yaratıcılığı göstermesini beklemek mümkün müdür?

    b)     Bir yandan da eğer, rasyonel düşünme ilkelerine uyulmuş olsa idi, topluma, politika kavramının bir de Pgerçek anlamı olduğu mesajı da iletilmiş olacak; politika bugünkü aşağılanmış (Pyoz’dan ibaret) anlamına indirgenmeyecekti.

    c)      Bir de soru ortaya çıkmaktadır: Politika yozlaşıp her yere Pyoz olarak nüfuz ederken bundan okul kurumu da nasibini aldığına göre, ne(ler) yapılmalıdır ki hem okul kendini koruyabilsin, hem de Pyoz’un yerini Pgerçek alabilsin?

    Eğer bu soru cevaplanamazsa, siyaset-eğitim ilişkileri üzerindeki görüşlerin pratik bir önemi olamaz.

    Bu soru’nun yanıtı hem kolay hem güçtür. Kolaydır, çünkü benzer sorunlarla –en azından potansiyel düzeyde- karşılaşıp onların gerçekleşmesini minimize edebilmiş toplumların sıkça uyguladıkları yöntemler bizde de uygulanabilir. Bu yöntemlerin başında, “Örnek Tavırlı” kişilerin aralarında oluşturabilecekleri ağlar (bkz. http://bit.ly/Utya2L) geliyor.

    Politikanın Pgerçek anlamını yaşama geçirmiş olanların imzalayıp topluma ilan edebilecekleri bir bildirge (bkz. http://bit.ly/Utyi2m) küçük fakat etkili bir arınma sürecini tetikleyebilir; daha doğrusu tetiklemesi için elden gelen yapılmalıdır.

    Ama aynı zamanda güçtür de. Siyaseti kolay çıkar sağlama aracı olarak benimsemiş kişilerin çokluğu bir yana, “bal tutan parmak yalar” kuralına inanmış kitleler karşısında, bu tür girişimlerin şans bulabilmesi, sıradan yollarla gerçekleşemez.

    Bu iki ters eğilimin bileşik etkisi altında, özlenen arınmanın gerçekleşmesi için kitleleri bu ideal yolunda harekete geçirebilecek bir toplum hareketine ihtiyaç vardır.

    Eğitim siyaset ilişkilerini gözden geçirirken değinilen bu başlıkların yalnız bu konuda değil, tüm sorunlarımız açısından geçerli olduğuna işaret edilmelidir.

    2)     Koşullanmama: Bir numaralı insan hakkı!

    a)      Py’nin işgal ettiği alanı boşaltıp, –orta veya uzun vadeli de olsa- Pgerçek ile doldurabilecek bir süreci başlatabilmek için, Pyoz’un etkili araçları farkedilip etkisizleştirilebilmelidir.

    b)     Bu araç, “benimsetme” olup, okul versiyonunun adı ise “öğretme”dir. Benimsetme kavramının temelinde, “mutlak doğru” inancı yatıyor.

    Bir şeyin değişmez (mutlak) doğru olduğuna inanıldığında, başkalarının da bu doğruyu –zorlayarak dahi olsa- benimsemesinin istenilmesi kaçınılmaz olabiliyor. Koşullandırma, benimsetme’nin yollarından başlıcasıdır.  “Eğer … ise … dir” yaklaşımı yaygın bir kültür olabilseydi, benimsetme bu denli yaygın ve yıkıcı olmayabilirdi (bkz. http://bit.ly/10QO3MN).

    c)      Koşullandırma, insan türünün çeşitli sorunlar karşısında türünün devamını sağlama amaçlı milyon yıllık evrimi sonunda kazanmış olduğu olağanüstü öğrenebilme yeteneğini hiçe saymak, onunla mücadeleye girmek anlamına gelen yanlış bir girişimdir. Bu abes girişim yerine, genetiğimize yerleşmiş bulunan yüksek öğrenebilirlik yeteneğine güvenmek zorundayız.

    d)     Yıkılmış Osmanlı İmparatorluğu’nun külleri üzerinde bir ulus ve devlet inşa ederken kaçınılmaz sayılabilecek ideolojik eğitimi, günümüzde de sürdürmeyi haklı gösterebilecek bir neden olamaz.

    3)     “Düşünme” hep kutsanagelmiştir.

    a)      Rasyonel (nedensel) ve kritik (eleştirel) düşünme genelde birbiri yerine kullanılabiliyor. Halbuki;

    i)      Rasyonel düşünme, neden-sonuç bağlantılarını kesintisiz ve yanlışlanabilir adımlar halinde düşünmek,

    ii)     Kritik [1] düşünme ise, bir sonuca yol açan çeşitli nedenleri ağırlıklandırılarak düşünmek

    olup, bileşenleri ancak “birlikte” kullanıldıklarında “doğru” olarak nitelenebilir düşünme ortaya çıkıyor.

     

    b)     Bu birliktelik sağlanmadığında, herhangi bir sonuca yol açan ve kritik düşünme bileşenine göre az önemli olan -kişinin duyguları doğrultusunda- herhangi bir nedenin, sonucu belirleyen esas neden olduğu savunulabilir ki bu durumda nedensel düşünce tamamen işlevini kaybetmektedir.

    c)      Rasyonel ve kritik düşünme bileşenlerin tanımlarının dahi önemsenmemiş oluşu, sorun çözme kabiliyetinin önemli bir gereği olan doğru düşünebilme aracından yoksun kalındığını gösteriyor.

    4)     Bu irdelemeler yoluyla bir ölçüde netleştirildiği düşünülebilecek platform üzerinde iki soru sorulup cevaplanmasına çalışılabilir:

    Soru 1.     Eğitim; iyi de niçin?

    a)      Küçük ölçekte ticaret yapacak bir firmanın dahi misyon ve vizyonunun olması –ülkemiz istisna edilirse(!)- bir gereklilik iken, büyük kitlelerin yaşamlarını derinden etkileyen eğitim gibi bir sürecin:

    –       niçin yapılacağı (misyon),

     –       nereye varmak için yapılacağı (vizyon) ve

    –       hangi ilkelere sadık kalınarak yapılacağı (değerler)

    noktalarındaki ilkelerin ortaya konulması –ve sürekli sorgulanarak pekiştirilmesi- kaçınılamaz bir zorunluk değil midir?

    b)     Gerek misyon, gerekse vizyon –Türkçeye çevrilmeyişlerinden de görüleceği üzere- önemli diğer kavramlar gibi tanımsızdır (bkz. http://bit.ly/TKJwXJ).

    c)      Bir hatırlatma olması için:

    –       Misyon: En temelde ne yapılmak istendiği (örn. Bedensel engellilerin yaşamlarını kolaylaştırmak..)

    –       Vizyon: Misyon şeklinde tanımlanan derindeki amacı gerçekleştirmek üzere girişilebilecek çeşitli eylemlerin her birisinin varmak istediği hedef  (örnek; bu misyona yönelik 4 ayrı eylem örneği ve bu eylemlerin  vizyonları):

    Eylem 1.      Bedensel Engelliler (BE) Vakfı kurmak.

    Vizyon: Tüm engellileri üye yapıp, kapsayıcı bir dayanışma ağı oluşturmak.

    Eylem 2.      Uluslararası BE olimpiyatına katılmak üzere bir organizasyon yapmak.

    Vizyon: En az 3 altın madalya kazanmak.

    Eylem 3.      BE’in parlamentoda temsili ve haklarını savunmak.

    Vizyon: 5 yıl içinde, her seçimde 2 BE’nin yerel ve merkezi meclise girmesi.

    Eylem 4.      BE için araç-gereç üretimi yapacak bir ticari firma kurmak.

     Vizyon: Her BE’nin firma ortağı olmasını ve ortaklık payını, yapacağı inovasyonların bedeliyle ödemesini sağlamak.

    Görüldüğü gibi misyon tek, o misyona hizmet edebilecek eylemlerin vizyonları ise çok sayıda olabilir.

    – Değer(ler): Vizyon(lar)’a erişme yolunda daima sadık kalınacak değer yargıları (örn.  “daima ortak akla güvenmek”, “tüm organların birbirleri yerine kullanılabilirliği”, “engelden yakınma, acındırma yok”.

     d)     Bu tanımların ışığı altında, “eğitim için misyon, vizyon ve değerler neler olmalıdır?” konusundaki önerilerim (kuşkusuz başka öneriler de olabilir):

    –       Misyon: Kişinin –her bakımdan- ayakları üzerinde durabilmesi.

    –       Vizyon

     Eylem 1.      Bedensel, zihinsel, ruhsal ve ahlaki açılardan sınırlarını, tam olarak öğrenip, o sınırların özendirebileceği yönlerden birisi doğrultusunda ilerleyerek “kendini gerçekleştirmek”.

    Vizyon 1: (Kendi ilgilerine göre bir hedefe kendisi karar vermeli)

    Eylem 2.      İçinde bulunduğu toplum ve insanlık ailesine net katkı sağlamak.

    Vizyon 2: (Kendi ilgilerine göre bir hedefe kendisi karar vermeli)

    –       Değerler: (Kişi bu süreçte kendi değerlerini kendisi oluşturabilmelidir. Bu onun en doğal özgürlük alanı sayılmalı, müdahale edilmemeli, değer benimsetilmeye, öğretilmeye, empoze edilmeye çalışılmamalıdır. Bu ilke aynı zamanda, merak ve yaratıcılığına herhangi bir yolla –sorgulanamazlık, koşullandırma gibi- müdahalede bulunulmamasını da kapsamaktadır).

    e)      Bu çerçeveye oturacak bir eğitim sisteminin desteklenmesi, yaygınlaştırılması, çeşitli müdahalelere karşı korunması Pg anlamında politikanın vazgeçilmez ödevlerinden birisi olmalıdır.

    Soru 2.     Pg anlamındaki politika bu misyon ve vizyonun neresine oturuyor; Py niçin / nasıl kirlenme yaratıyor?

    a)      Politikanın kirlenmesi tek nedenle açıklanabilecek bir sorun değildir. Siyaset sisteminin kirlenmesine yol açan ve birbirini besleyerek yerleşen kirlenme olgusu Alternatif Siyaset Anlayışı adlı yayında irdelenmiştir (bkz. http://bit.ly/10XWp5p). Burada ise, kirlenme olgusunun eğitim sistemiyle etkileşimi üzerinde durulacak ve bir dizi neden arasında en önemli görülen birisi ele alınacaktır. Bu, tüm canlıların ve özelde de insan türünün olağanüstü öğrenme yeteneğinin gözardı edilmesi gerçeğidir.

    b)     Kimi sistemler “kendi kendini taşıyabilme” özelliğine sahiptir. Bu özelliği –iyi niyetlerle- güçlendirmek amacıyla yapılan müdahaleler çoğunlukla bu yeteneğin bozulmasına yol açıyor. İşte birkaç örnek:

    i)      Yumurtadan çıkmaya çalışan civcive “yardım”,

    ii)     Kendini taşıyacak şekilde tasarlanan uzay kafes kirişe destek koyarak “yardım”,

    iii)   “Zarar verme” (bkz. http://bit.ly/153ed3E) ahlak ilkesini, “zarar verme ve yarar sağla” şeklinde yorumlayarak yapılan “yardım”.

    Her üç örnekte de “yardım” edilen nesneler ya ölür ya yıkılır ya da zarar görürler. Bu nedenle, yapılacak yardımların, genetik miraslardaki öğrenilmişlikleri bozabileceklerine dikkat edilmelidir.

    c)      Canlılar’ın, milyon yılda geliştirdikleri “yaşadıklarından öğrenebilme” yetileri de kendi kendini taşıyabilme özelliğine sahiptir ve bilinçsiz yardımlar halinde zarar görür.

    Örneğin yüzme böyledir. Tüm canlılar gibi insan da milyon yıllık geçmişi boyunca  yüzmeyi öğrenip DNA’sında saklar; ama daha sonraları, öğrenilmiş çaresizlik yoluyla –ki o da bir öğrenmedir- bu yeteneğini geçici olarak kaybeder ve tekrar yüzme öğrenmeye çalışır.

    d)     Eğitim adını verdiğimiz benimsetme / öğretme süreci, bu milyon yıllık deneyime dayalı ve halen de süren muhteşem öğrenme süreciyle bir çeşit “mücadele”dir. Söz konusu “mücadele”, aile-okul-toplum üçlüsünün  kolektif çabalarıyla yapılıyor (bkz. http://bit.ly/VMHkAg).

    e)      Py türü politikanın ihtiyaç duyduğu insan malzemesi, mutlak doğru olarak kabul ettiği kendi ideolojisini benimsetme yoluyla yaymaya eğilimli olmak zorundadır. Çünkü kendi varlığının güvencesi, kendine benzer insanlarla çevrili olmaktır.

    Eğitim sistemimizin başlangıçtan beri ana renginin “ideolojik benimsetme” olmasının nedeni, Py türü politikanın amaçları için okul sisteminin en uygun ortam olmasıdır.

    Kuşkusuz, okul sisteminin yetiştirdiği tüm insanlar ideolojik benimsetici eğilimli değildir; ama, sistemi sorgulama yoluyla değiştirebilecek nedensel ve kritik düşünme yetileri de kritik kütleyi oluşturabilecek düzeyde değildir.

    f)      Buna karşı ne yapılabilir; hatta daha doğru olarak  yapılabilir mi ve de yapılmalı mı?

    Biyolojik yaşam gibi sosyal yaşam da –biz beğenelim ya da beğenmeyelim- kendine bir yol buluyor. Biz hem o kadar beklemek, hem de önümüze gelecek o çözümleri kabul etmek istemeyebiliriz. Bu durumda ayrıntılı bir planın işe yaramayacağı bellidir. Çünkü kimse bu denli karmaşık bir süreci, her adımını kontrol edip yönetemez.

    Bu gerçeğin idraki bir başlangıç noktası olabilir. Bir bulamaç’a benzetilebilecek kaotik yapılı sistemin içine atılarak, onu tedricen dönüştürebilecek bir nano-tool düşünülebilir. Bu dönüştürücü, insanlık tarihinde en güçlü etkiyi yapabilmiş olan “kuşku” kavramı olabilir.

    Bildiklerimizin, inandıklarımızın, hatta elimizle dokunup gözümüzle gördüklerimizin dahi, ancak koşullu –ve kuşkulu- doğrular olabileceğinin idrakini üretebilecek bir dönüştürücü.

    İşe yarar mı? Bilmiyorum, kuşkuluyum!

    Teşekkür ederim.

    Nisan 11, 2013

     


    [1] Critical º krisis (Gr.) º iyiyi kötüyü ayırmak, kalburdan geçirmek, ayırt etmek.

  • Depocu – 22

    Akıl karışıklığının –nedenleri farklı olsa da- yaygın olduğu bugünlerde, çok somut ve de hemen her duruma uygulanabilir bir konuyu ele alıp, biraz olsun zihinsel duruluğun sükunetini deneyimlemek istiyorum.

    Yazının başlığı, “catch-22” (http://bit.ly/XwWuyS) olarak bilinen ünlü söylemi hatırlatmak amacını taşıyor. Bir sorun’un çözümünün, sorun’un varlığına bağlı olduğu durumlar için kullanılan bir deyim. Zihinsel duruluk sağlamak bir yana, mevcut olanı da –varsa- tamamen yoketmeye yol açabilecek bir zihin törpüsü de denebilir.

    Neyse bunları bir yana bırakalım. Üzerinde durmak istediğim, herhangi bir sanayi kolunda üretim yapanların en büyük sorunu olan depoculuk ile ilgili. Hele, rekabetin bu denli sert olduğu günümüzde, tüm depo yöneticilerinin bir nolu sorunu bu.

    Ne üretilirse üretilsin, ya üreten ya da ona yan sanayi olarak iş yapanların mutlaka depoları vardır ve bunlar, üretim girdilerinin ihtiyaç olduğu anda elleri altında bulumasını sağlar. Tüm depoların amacı budur. Ama burada, birbirine zıt iki istek aynı anda yerine gelmek zorundadır: Bir girdiye ihtiyaç olduğunda stokta bulunsun ve fakat stokların maliyeti de minimum olsun.

    Her girdiyi tıka basa stoklasan stok maliyeti katlanılamaz olur; hiç stok bulundurmasan bu defa da üretim duracağı için yine katlanılamaz maliyetler doğar.

    Bu tür açmazlar, yaşamımızın her karesini doldurur: Asgari ücretle çalışanın eşi bir yandan ailesini iyi beslemek zorunda iken, bir yandan da bu parayı yetirmek zorundadır. Yargıç vereceği çezanın azami caydırıcılık sağlamasını isterken bir yandan da bizzat ceza alacak kişinin haklarını korumak zorundadır. Taksi şoförü yolcusunu olabildiğince çabuk götürüp yeni yolcu almak için tekrar sıraya girmek zorunda iken, bir yandan da yolcusunun konforunu gözetmek için yavaş gitmelidir. Ve daha yüzlerce örneğin hepsinde benzer ikilemler.

    Bu tür durumlar için “optimizasyon” (eniyileme) adı verilen yöntem kullanılıp, birbirine ters etki yapan öğeler arasında “olabilecek en iyi” çözüm bulunmaya çalışılır. Fakat bunun için bir anahtar kavrama ihtiyaç var: Çözümün anahtarı “kötü duruma rıza gösterebilme oranı” denilebilecek bir kavramdır.

    Depocunun sorunu bağlamında bu kavram “stok tükenmesine razı olma oranı”dır. Böyle bir oran belirlendiğinde, ortadaki sorun, optimizasyon teknikleri yoluyla çözülebilir; benzer durumdaki tüm sorunlar da bu yolla çözülebilir.

    Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var: Kötü duruma rıza gösterebilme oranı (kısaca Rıza Oranı ya da daha kısa RO diyelim) %0’dan büyük ve %100’den küçük olmalıdır. %100’lük bir RO, “stok biterse bitsin farketmez” demektir ki bu, ya o girdi olmasa da olur ya da yerine kullanlabilecek başka bir girdi var demektir. Bu makul olmadığına göre %100’den küçük bir oran belirtilmelidir.

    Ayrıca belirtmeye gerek olmayan bir özellik, RO’nun %100’den uzaklaştıkça o girdinin kritik girdi olma olasılığının arttığıdır.

    RO’nun bir de öbür ucu var. Örneğin bir nükleer santralda, yakıt çubuklarının erimesine yol açılmaması için en kritik girdi soğutma suyu olduuna göre, suyun kesilmesine rıza gösterme oranı “neredeyse sıfır”dır.

    Su kesintisine karşı önlem olarak santrallar genellikle büyük su kaynakları yanına inşa edilirler, ama bu defa da suyun çubuklara erişimini sağlayacak borular, vanalar, pompalar, elektrik motorları vb onlarca kritik elemanın “bulunmayışlarına ne kadar rıza gösterilebileceği” sorunu gündeme gelir ki, bunlar için de RO “neredeyse sıfır”dır.

    Bu “neredeyse sıfır” düzeyindeki güveni sağlamak ayrı bir mühendislik dalının (güvenilirlik mühendisliği) konusu olup, daha çok yedek, daha özenli üretim, daha çabuk onarma teknikleri, daha iyi insan kaynağı gibi önlemler demektir.

    Şimdi dilimin altındaki ilk baklayı çıkarayım: Bir yönetici gelse ve “ben sıfır RO istiyorum” (yani asla soğutma suyu kesilmeyecek) dese ne olacaktır?

    Bu durumda iki çare vardır: (1) Sistemdeki her şeyin onlarca –ve birbirinden bağımsız- yedeği olacak, onların da yedekleri ilh yedekleri olacaktır. (2) Birisi çıkıp bu ceberrut veya ahmak insana “böyle istek olmaz; gerçekleştirilebilir ve sıfırdan büyük bir RO belirtmelisin” der.

    Birinci çözümün niçin olamayacağı bellidir. Çünkü belli bir noktadan sonra –ki o noktayı zaten güvenilirlik mühendisliği söyler- artan yedekleme, başa çıkalamayabilecek bir karmaşıklık yaratır ve bu defa da yedeksizlik nedeniyle değil ama karmaşıklığı yönetememek nedeniyle daha beter sorunlar doğabilir.

    İkinci olasılıkta ise yönetici yine de israr etse ve mesela “kardeşim sen china syndrome [1] diye bir şey duymadın mı; insanların ölümü senin umurunda değil mi?” diye püskürse, yedeklemenin yedeklemesinin yedeklemesi nerede durdurulacaktır?

    Görülüyor ki her iki durumda da, doğabilecek çekirdek erimesi olgusuna rıza göstermek gereken bir yer vardır, olmak zorundadır. “Neredeyse sıfır” bunu anlatmaktadır ve ne olursa olsun sıfır olamayacağına işaret etmektedir. O noktanın neresi olduğu, buna etki yapabilecek ve de sonuçtan etkilenebilecek durumdaki kişilerin sayılarına, akıl-fikir düzeylerine, fikirlerinin alınıp alınmadığına, bilimi yaşamlarına ne denli rehber kılabildiklerine vb faktörlere bağlıdır.

    Sonuçta akıl galip gelirse, belirli bir RO üzerinde karar kılınır ve ancak ondan sonrası Tanrı’ya bırakılır. Bu, karar kılınan RO’ya karşılık gelen bir olasılıkla “meşum olasılığın gerçekleşmesi ve belli sayıda insanın zarar görmesine rıza gösterilmesi” demektir.

    Akıl yerine akılsızlık –ve ahlaksızlıkla birleşik  çeşitli türevleri- galebe çalarsa, çekirdek belki erimeyecek, ama meşum olasılığa karşılık gelenden daha çok insan, bu defa söz konusu türevlerin dolaylı sonuçları nedeniyle daha derin düzeyde zararlar görecektir.

    Sonuç olarak bilinmesi gereken şudur: Her kaza-beladan korunmanın bir maliyeti (RO) vardır ve o maliyet kesinlikle sıfır değildir. Stok tükenmesine hiç uğramamak, trafik kazalarında hiç insan kaybetmemek, topraklarını sıfır kayıpla koruyabilmek, sıkıntı çekmeden refaha erişebilmek ve daha yüzlerce bedava yemek, herkesin arzu edeceği nimetlerdir.

    Ama,  o amaçların doğal maliyetleri sayılması gereken kayıplara rıza gösterilmezse, o nimetlere erişilemez. Bunlara ancak, o süreçleri bu bilinçle yönetebilen toplumlar sahip olabilirler.

    Pazar, Nisan 7, 2013

     



    [1]   Bir nükleer reaktörün çubuklarının erimesiyle başlayan zincirleme olaylar sonunda, reaktör koruyucu yapısının da eriyip toprağı eriterek Çin’e kadar dünyayı deleceği varsayımı.