• Köşe yazarı yerine köşe yazısı..

    Gazetelerin köşeleri ve sabit köşe yazarları var; TV’lerde –adı böyle olmasa da- yine değişmez yorumcular. Genellemeden söylemek gerekirse, tümünün konularına hakkıyla hakim olduğunu, resimlerin –hangi konu ile ilgileniyorlarsa o resimlerin- bütününü ve ayrıntılarını aynı özenle izlediklerini iddia etmek güçtür.

    Uzun süre köşe yazısı yazmış bir kişinin, zaman içinde bir “derinlik” kazanmış olması; birçok kaynaktan kendisine kimi bilgilerin –çoğu doğrulanmamış olsa da- akması belki birer avantaj sayılabilir.

    Bu avantajlarına karşı köşe yazarları ve TV yorumcularının –kısaca köşeci diyelim- öyle sakıncaları var ki, bu iletişim çağının en önemli araçları olan basılı ve görsel medyayı bir anda işe yaramaz hale getiriyor.

    Nedir bu sakıncalar?

    1. Her gün –hiç sektirmeden-, bir konu üzerinde doğru, dolgu malzemesinden arınmış, ufuk açıcı yorumlar yapma zorunluğunun yaratabileceği baskı ve bıkkınlık,
    2. Daha önce yazıp söyledikleriyle tutarlı olma zorunluğu hissetmesi –izleyicilerinin de bunu her an hatırlatma baskısı- nedeniyle, doğruları deforme etme zorunda kalabilme olasılığı,
    3. Eğer genel konularda yazıyorsa yüzeysel olma olasılığının yüksekliği,
    4. Eğer belirli bir konuda yazıyorsa, o alandaki verilere, bilgilere, o alanın yerli – yabancı uzmanlarının görüşlerinden yararlan(a)mama olasılığının yüksekliği ve hepsinden önemlisi:
    5. O alanda fikir beyan ederek sorunların anlaşılmasına ve/ya çözülmesine yardımcı olabilecek binlerce yazar ve yorumcuya, bu olağanüstü mecraların kapatılmış olması.

    Bu arada, TV oturumlarının köşe yazılarından bir farkına da işaret etmek gerekir. Her ne kadar köşe yazılarında da zaman zaman başka köşecilerle –tamamen kişisel- tartışmalara giriliyorsa da, TV oturumlarında bu neredeyse bir standarttır.

    İzlediğim bir TV oturumuna katılan beş kişiden bir kadın gazeteci, araya girilemez süreklilik ve hızda AB propagandası yaparken, birkaç girişimi sonuçsuz kalan bir erkek katılımcı nasıl becerdiyse araya girip kadın gazetecinin çifte vatandaşlığını dile getirir getirmez kıyamet koptu. Tamamen kişisel düzeydeki bu kapışma, yurttaşların vergileriyle yayın yapan bu iletişim aracının kişisel konulara nasıl alet edildiğinin çok sıradan bir örneğidir.

    Gazetedeki yarım sayfalık “köşe”sinde her gün, okurlara mutluluk dersi veren ve örnek olarak da kendini gösteren, yatak odası konularını –en pespaye dille- her gün yazan köşeciler, aslında bu toplumun nadir bir kaynağını –en azından- çalmıyorlar mı?

    Önerim basittir ve şudur: Köşecileri ve izlemek zorunda bırakılanları bu mahkumiyeten kurtarmak için, gazetelerde her “köşe”nin birer “editör”ü, TV’lerde ise birer “moderatör”ü olsun. Editör veya moderatör olarak da halen yazan ve konuşanlar olsun –eğer daha iyileri yoksa-.

    Uzmanlığı, uluslararası şöhreti vbg nedenlerle sık yazması beklenenler varsa, onlara birer köşe ayrılsın. Çok velut olanlar her gün, diğerleri ise istedikleri zaman yazsınlar –ama ücretleri sabit olarak ödensin ki bu iş bir ekmek parasına dönmesin-.

    Editör ve moderatörler zaman zaman kendi görüşlerini de çok kısa olarak belirtsinler ama köşeye egemen olmasınlar. Böylece köşeler daha çeşitli akılların ürünlerini paylaşmaya vesile olsun.

    Sürekli olarak lider yokluğundan, bu toplumun lider yetiştirmedeki kısırlığından yakınılır. Bu yolla, insanımızın önünde bir patika açılsın.

    Bu yapılabilir mi?

    Eğer gazete okurları ve TV izleyicileri ellerine üşenmez birer mektupla taleplerini gazete ve TV genel yayın yönetmenlerine iletirlerse yapılabilir. “Benim işim var, başkaları yapsın” denilirse –genel tutumumuzun bir gereği olarak- yapılamaz. Ama o “işi çok” olanların, pek yakında işlerinin olmayacağını da söylemeden geçemeyeceğim. Trafikteki nötr alanlardaki –zebra- gibi kendini unutturarak sadece yaşamın “getiri” kısmıyla uğraşanları kastediyorum.

    25 Ağustos 2012 Cumartesi

  • Karmaşık olayları anlamak için..

    http://bit.ly/MOcLcw adresinde grafik biçimde, silgili bir kurşun kalemin bütünüyle “enerji” olduğu –ki E=mc2 dolayısıyla değil- gösterilmişti. Bununla anlatılmak istenilen ise aşağıdaki birkaç ana-denklemdi.

    • Maslow’un ihtiyaçlar denklemi:

    – Kendini gerçekleştirmek (bireysel potansiyellerini harekete geçirmek)
    – Saygı görmek (kendine saygısı olması ve başkalarından saygı görmek)
    – Ait olmak (Sevgi, şefkat, bir grubun parçası olmak)
    – Güvenlik (Barınma, tehlikelerden uzak kalmak)
    – Fizyolojik (Sağlık, yiyecek, uyku)

    • Bu ihtiyaçların tümü refah ve mutluluk türleridir.
    • İnsan, en alttaki ihtiyaçlar en öncelikli olmak üzere, tüm imkanlarını bunları tatmin etmek için uğraşır. Altlara dğru indikçe bu uğraş en vahşi formlarda ortaya çıkabilir (aç kalan kişilerin birbirlerini yemeleri gibi).
    • Silgili kurşun kalem bütünüyle enerji olduğu gibi, tüm refah ve mutluluk türleri, tamamen enerjinin –çeşitli yoğunluktaki formları [1]- cinsinden ifade edilebilir. Bunlara “değer” denilebilir.
    • Buna göre, ancak enerjiye (veya onun yoğun hali olan değerlere) sahip olan birey ve toplumlar refah ve mutluluğa sahip olabilirler.
    • İnsanlar değer peşinde koşarlar.
    • Değerler nadir, peşinde koşan sayısı ise çoktur. Buradan çatışma çıkar.
    • Çatışmada üstün olabilmek yine enerji ve türevleri (değer) yoluyla mümkündür.
    • O halde değere sahip olmak varlığını sürdürmek için zorunludur.
    • Bu zorunluk, insanlar tarafından konulabilecek tüm kuralları geçersiz kılar. Kurallara uyulmasını sağlayabilmek (iktidar) değerlere (enerji ve türevleri) sahip olmakla mümkündür.
    • Bir toplum sahip olduğu ve varlığından haberdar olmayabileceği değerleri korumaz. Bu, istismara açık bir alandır ve bu değer, ihtiyacı olanlarca –aralarındaki mücadelenin galiplerine göre- ihtiyaç duyanlara transfer edilir.
    • Bir toplum sahip olduğu değerlerin varlığından haberdar, ama onları koruma gücüne yeterince sahip değilse yine istismara açık alanlar oluşur. Bu defaki transferler hile veya zor kullanarak gerçekleşir.
    • Transfer işinde ustalaşan toplumlar giderek güçlenirler.
    • Bir kişi veya toplumun çözebildiği sorunlar onun Sorun Çözme Kabiliyetini, dolayısıyla da başkalarından değer transfer edebilme kabiliyetini giderek artırır.
    • Bir kişi veya toplumun çözemediği sorunlar onun Sorun Çözme Kabiliyetini, dolayısıyla da başkalarının değer transfer edebilmelerine direnebilme kabiliyeti giderek azaltır.
    • Herhangi bir anda bir transfere konu olmayabilecek sorunlar, güçlü olanlarca birer koz (Bkz. http://bit.ly/O97njP adresindeki ALEGAR başlığı) halinde biriktirilir ve zamanı geldikçe, girişecekleri transfer süreçlerini kolaylaştıracak şekilde devreye sokulur.
    • Koz formunda buzdolabına konulanlar tasnif edilerek etkililik, kullanılabilirlik vb karakteristiklerine göre saklanırken, bir yandan da koz stoklarının zenginleştirilmesine çalışılır.
    • Uluslararası ilişkiler ve değer transfer süreçleri “koz” konsepti çerçevesinde yürür.
    • Dünya toplumları ikiye ayrılır: Koz konseptinin farkında olup onu kullananlar ve farkında olmayıp –ayrıca farkında olma konusunda dirençli olup- sürekli ağlaşanlar, bağıranlar, geçmişiyle övünerek adım adım yok olmaya ilerleyenler.
    • SON

    23 Ağustos 2012 Perşembe

     

     


    [1] En az yoğun enerji formu güneşin ışımasıdır (http://bit.ly/SvYB1X).  Güneş kollektörleri bir derece daha yoğun enerji üreteçleriyken, foto-sentez yoluyla oluşan bitkiler, güneş ışımasının biraz daha yoğunlaşmış formu, kurutularak (enerji yoluyla) odun haline getirilen bitkiler daha da yoğun, toprak altında karbonlaşan bitkiler daha yoğun, canlılar daha yoğun, onların ürettikleri bilgiler en yoğun enerji formlarıdır.

  • Terör mücadelesinin –hiç- ciddiye alınmayan yüzü..

    Her büyük kayıplı –özellikle de şehir merkezlerindeki- terör saldırıları üzerine, strateji uzmanları analizler ve onlara dayalı önlemler öneriyorlar. Ben de herkes gibi bunları dinliyor, uygulanabilirliklerini tartmaya çalışıyorum.

    Önerilerin çoğu yerel veya uluslararası siyasi ve/ya askeri nitelikli. Ben bu kısmını geçip, çok daha elemanter nitelikli bir konuyu açmaya çalışacağım. Bu -her toplumda olduğu gibi-,  bir topluma özgü bazı kültürel –ya da kültür haline gelecek kadar yerleşik- öğelerin, terör mücadelesindeki yeri ile ilgili.

    Keyfilik: Yaygın bir kültür özelliği..

    Hemen belirtmeliyim ki bu yargı ile, tüm yurttaşların bireysel alışkanlıkları içinde böyle bir virütik özellik bulunduğu gibi bir genelleme yapmadığımı özellikle belirtmek isterim; sadece “yeterince yaygın” olduğu gözlemimi belirtmeyi amaçlıyorum. İkinci bir açıklama da, keyfilik konusunun –hemen bütün niteleme sıfatlarında olduğu gibi-, sıfır-bir / evet-hayır gibi ikili mantık ürünü olmadığı, bulanık mantık’la ifade edilmesi gerektiğidir.

    Daha ilerlemeden işaret edilmesi gereken bir nokta, keyfiliğin ne olup ne olmadığıdır. Aynı bir durumda iki farklı ölçü kullanarak davranmak anlamındaki çifte-standart deyimine benzer biçimde, aynı bir durumda çoklu-standart kullanılması’na keyfilik denilebilir.

    Bir keyfilik,  daha basit diğer keyfiliklerden oluşur..

    • Buraya park edilmez” işareti bulunan bir alana park etmeye izin vermek, aldırmamak, göz yummak bir basit keyfilik’tir.
    • Araç plakalarının temiz, düzgün, okunaklı” olması kuralına aldırmamak çok basit bir keyfiliktir.
    • Çalıntı araçların mutlaka bulunması” gereğine –çalıntı araçların çokluğu nedeniyle-aldırmamak da öyledir.
    • Bi bakıp çıkıcam”, “bi arkadaşa bakıcam”, “bi sigara alıp gelicem” gibi yavşak ifadeleri ciddiye almamak da küçük keyfiliktir.
    • Giyim kuşamından, davranışlarına varıncaya dek laubalilik akan kimi polislere”  aldırmamak da keyfiliktir,.
    • “Sıradan hırsızlık” olaylarına aldırmamak da bir keyfilik türevidir.

    Bu birkaç örnek sadece, okuyanların diğerlerini de rahatça üretebilmeleri amacıyla verilmiştir.

    Gerek son Gaziantep saldırısı’na gerekse bundan evvelkilere bakıldığında bu örnektekilerin bile ne kadar çoğunun –ve sayılmamış diğer keyfiliklerin- önemli rol oynadığı kolayca görülebilir.

    Bunlara dikkat etmek terör olaylarını önler mi? sorusunun cevabı bellidir: Hayır bütünüyle önlemez, ama azaltır. Bir terör kurgusunu yapanlar ve de uygulayanlar, bu ve benzeri konulardaki “keyfilik veya türevleri” olmasa, bu kadar kolay sonuca erişebilirler mi?

    Toplumumuzun başat niteliklerinden birisi olan keyfilik, bu ülkede birlikte yaşamanın kurallarına uyan yurttaşlara yaşamı katlanılmaz kılan “kuralsızlık” ve onun ikiz kardeşi olan “kural kirliliği”nin yapı taşlarıdır. Terörle mücadele, terör örgütüne bela okumadan önce, toplum yaşamının her alanından keyfiliği silerek yapılabilir. Terör mücadelesi, özgürlükleri keyfilikten ayırabilenlerin becerebileceği bir iştir.

    Bu konulara kafa yormak yerine sürekli olarak –çeşitli formatlarda- yakınmak, “mesaj vermek” (bu deyime de tutuluyorum) vbg kimseye –teröristler hariç- bir yarar sağlamıyor. Bunu görebilmek çok mu güçtür?

    21 Ağustos 2012

  • Ne oluyor, ne olacak?

    Bu ara en çok konuşulan konunun, “uluslarası ölçekli kaos ortamında Türkiye’nin ne olacağı, ne kazanıp ne kaybedeceği” olarak ortaya konulsa pek yanlış sayılmaz.

    Yakın dönem ve Suriye ve PKK ile ilgili mikro ölçekli olayları yorumlayıp, ne gibi önlemler alınması gerektiğini tartışmak yararlı görünmüyor. Bir yandan da sürekli değişkenlik gösterme karakterindeki bu süreç için reçeteler önermek yerine, uygulanabilir nitelikli ilkeler ortaya koymak daha yol gösterici olabilir.

    Başlıklar şöyle sıralanabilir:

    • Herhangi bir andaki olayın (bir terör saldırısı, komşu ülke tutumu, Obama’nın sopası vbg) ertesinde ne yapılması gerektiğini tartışmak için harcanan zaman ve enerji, o olayın kök-nedenlerinin anlaşılmasına harcanmalıdır.
    • Bu ilke basit ve yararlı olsa da, uygulanabilmesinin önünde –sadece bugün için değil ilkesel olarak- önemli bir engel vardır. O engel, kaba dilde “tükürdüğünü yalamak” denilen ve daha açık anlamı “önceden söylediğini savunmaya zorunlu hissetmek” demek olan kavramdır.
    • Bu engelleyici kavramın aksi ise, hiçbir fikir ve ona dayalı tahminin mutlak doğru olamayacağı’dır. Ama, söylediklerinin bir dizi ön-koşula dayalı olduğu, bunlarda bir değişiklik olduğunda söylemini de değiştireceği gibi ifadede bulunanları halkımız hoşgörmediği için, kestirme ve koşulsuz ifade sahipleri öne çıkar. Böylece, bir fikir bir yetkilinin ağzından dile getirildi mi artık ona “yapışmış” sayılır ve onun aksine bir fikir ileri sürmesi güçleşir.
    • Buna göre, kısa vadeli ve mikro ölçekli olaylar yerine, onları doğuran en temeldeki kök-nedenlere yönelerek “tedavi edici” çarelere harcamak; bir yandan da “semptomatik tedavi” niteliğindeki uygulamalara yönelmek daha doğru görünüyor.
    • Semptomatik önlemler neler olabilir?

    —    Herhangi bir anda ortaya çıkan bir sorun’un, o anda alınacak önlemlerle tekrarının önlenemeyeceği, bir benzetmeyle “uzun bir borunun ucundan akan suyun, çok önceden boruya girmiş olan suyun kaçınılmaz çıkışı” olduğunu; sonucu doğrudan etkilemeye yönelik her girişimin, ancak olayın tekrarına yardımcı olacağını kabul etmek,

    —    Her olayın ardından söylenmesi kalıplaşmış sözlerden kesinlikle ve bir defada vazgeçmek. Hiçbir yararı olmadığı gibi, sinirlendirici etkisinden başka etkisi olmadığı herkesçe bilinen tehditvari ifadeler yerine, yapılabilecek bir şey varsa onu yapmak, yoksa susmak.

    —    Medyanın, terör konusundaki eğitim programlarını [1] askıya alması,

    —    Tüm il ve ilçe belediyelerinin 1 numaralı görevinin, kendi çalışma alanı ile ilgili kuralları eksiksiz ve sıfır tolerans ile uygulamak olduğunu idrak etmeleri, her büyük yanlışın daha küçük yanlışlar üzerinde yapılandığı gerçeğini görmeleri ve böylece, tüm terör olaylarının bu tür yanlışları kullandığı ortamları verimsizleştirmek,

    —    Yumuşak karın olarak görünen etnik ve dini temelli sorunlar bağlamında birincil konu durumundaki, toplumun dindar-dindar olmayan, Sünni-Sünni olmayan, Kürt-Kürt olmayan biçiminde ayrışmaya başladığı olgusunu farkedip gereğini yapmak,

    —    Gerek Türkiye gerekse komşu ülkelerdeki Kürtler ile ilgili sorunların temelinin, bu bölgelerdeki enerji kaynaklarının [2] kontrolu amacıyla, kendi içinde istikrarlı olamayacak Kürt Bölgeleri kurmak olduğunu, yurt içinde ve dışındaki Kürtler’e –ve kışkırtılan diğer halklara- anlatmak.

    • Tedavi edici önlemler neler olabilir?

    —    Şu benzetmeyi göz önünde tutmak: Çok topla oynanan bir bilardoda, diğer toplardan küçük olan bir tane varsa –ki bilardoda böyle şey olmaz, ama burada örnek diye varsayılıyor-, o küçük kütleli topun nereye gideceğini büyük kütleli toplar belirler. Eğer küçük top kendini büyük top görme yanlışına düşer, oraya buraya kendini çarparak toplara yön vermeye çalışırsa en çok kendisi savrulur! Türkiye’nin cüssesi her bakımdan küçük bir top gibidir. Yüksek kabiliyetli insan kaynağı, mevcut az sayıdakiler arasında ağ oluşturabilme kabiliyeti, başkalarını sömürmeden ayakları üzerinde durabilirliği, örgütlenerek kendi başına çözemediği sorunları çözebilirliği, hatalarından ders alabilirliği, bilmediklerini öğrenebilirliği, bilmediklerini bilebilmeyi ve bunların tümünden oluşan sorun çözebilirliği son derece sınırlıdır ve sorunludur.

    —    Bu durumuyla Osmanlı İmparatorluğunu canlandırma, geniş topraklara hükmetme gibi hayalleri ancak alaya alınmasına ve dahası kullanılmasına yol açar. Okur-yazar kesim arasında da savunucuları bulunduğu görülen bu hayalin farkına varılması iyi olur.

    —    Bu sorunlu toplum üstüne üstlük son derece değerli topraklar üzerinde oturmaktadır. Katı petrolü, suyu, madenleri, coğrafi konumu açısından nadir durumdadır. Bu yetmezmiş gibi, iyi yönetilebilirse birer zenginlik, yönetilemezse potansiyel birer çatlak olabilecek kültürel farklılıklara da sahiptir. Bütün bunlar birer istismara açık alan [3]’dır ve istismar, oyunun 1 numaralı kuralıdır.

    —    Thedore Roosvelt’in ünlü sözünü (http://tinaztitiz.com/3791/buyuk-sopa/) TBMM’deki “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” sözünün altına yazmak ve bunu hiç unutmamak: “Yumuşak konuş ama elinde iri bir sopa bulundur; daha uzağa gidebilirsin”.

    —    Tüm kararlarımıza yön veren düşünme biçimimiz, çıkarları Türkiye ile zıt yönde olan gelişkin toplumlarla başa çıkabilecek düzeyde değildir.

    Hemen her fırsatta övünmeyi, özellikle de birer öğrenme fırsatı olarak kullanımı gereken hatalı hallerde daha da çok övünmeyi bir “milli huy” haline getirmiş toplumumuzda, “bir fikrin işe yarar kısımlarını ayırmaya dayalı düşünme biçimi” demek olan kritik düşünme biçiminin yaygınlaştırılmasından daha önemli bir konu var mıdır?

    Bunun daha kısa erimli bir adımı olarak, “kullana kullana birer kalıp haline gelmiş söylemlerin sorgulanmalarını”, çocuk ve gençler arasında bir moda haline getirilmesi düşünülebilir.

    —    Uluslararası ilişkilerin başat olgusunun, güçlülerin güçsüzleri sömürmesi gerçeğini kabullenip, güçsüzlüğümüz nedeniyle uğradığımız muamele (ve operasyonların) çaresinin ancak ve yalnız güçlenmek olduğu; diplomasi vd araçların güçlülerin elinde işe yaradığı unutulmamalıdır. Burada yol gösterici ilke bilimdir.

    —    Güçlü olabilme yolunda koz kavramını iyi kullanılabilmesi, varlığımızı sürdürebilmenin olmazsa olmazıdır [4]. İlişkilerde kullanılabilecek tek geçerli para birimi, “koz çantanızın zenginliği”dir.

    Bu kavram yoluyla uluslararası topluluğun daha saygın bir üyesi haline gelmeye çalışırken, kendine yönelik tasallutları özendiren “sorun çözebilirlik yetersizliği”nin kısmen de olsa giderilmesi mümkündür.

    Bu kadar çok ve geniş kapsamlı bir listenin bütünü ya da bir bölümünün yerine getirilmesi bir dizi koşula bağlı olsa da, koşulların en başında, yazının başlarında değinilen “yapışmışlık” en güç aşılabilir olandır.

    Herkese kolay gelsin.

    11 Ağustos 2012 Cumartesi

     



    [1]Teröristler yüzlerini örtmedikleri için mobese’ye yakalandılar”, “bombacı, bıraktığı sigadan yakalandı”, “gaspçılar çaldıkları aracı yanlış park edince yakayı ele verdiler” gibisinden ve “bu hataları yapmazsanız daha zor yakalanırsınız” mesajlı haberler(!)..

    [2]  Türkiye toprakları içindeki katı petrol (oil shale) varlığı ile ilgili ve gerekli referansları içeren bir makale http://www.kirj.ee/public/oilshale_pdf/2008/issue_4/oil-2008-4-444-464.pdf adresindedir.

    [3]  Bkz. T.Titiz, “Sorunların İntikamı: Çözemeyeni Çözerler”, PEGEM Yayınevi, Ankara, 2011, www.pegem.net, (4.1. İstsmara Açık Alanlar)

    [4] Bu konu –geçmişte- devletin en önemli makamlarına anlatılmış, ama cari paradigmaya uymadığı için hayata geçememiştir.