Marka olmak..

Bir “marka” nedir?

Bir -veya daha çok- ayırıcı özelliği, hedef kitlesine, bir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde hatırlatan sembolik ifade olarak tanımlanabilir.

Bu hatırlatma yasal ya da yasadışı, ahlâki ya da ahlâk dışı olabilir. Ayrıca, ticari, siyasi, ideolojik, ekonomik, askeri, kültürel, örgütsel, kişisel, kurumsal alanlar açısından da sınıflandırma mümkündür. Bu yolla çeşitli marka kombinezonlarının mümkün olabileceği görülüyor. Bunların tümü aslında birer “marka”dır.

Örneğin; IBM, Coca-Cola ya da 3M ticari birer marka iken, Türk Kahvesi, Arap Atı, İskoç Cimriliği ya da Mısır Piramitleri kültürel birer markadır.

Diğer yandan, örneğin Yakuza yasadışı-örgütsel bir marka; General Patton kişisel-askeri, Gurka ise etnik-askeri bir marka sayılabilir.

Ayırıcı özellik nerelerden gelebilir?

Marka’nın özünde ayırıcı bir özellik yattığına göre bunun çeşitli kaynakları olabilir. Örneğin kimi ünlü ticari firmaların misyon, vizyon ya da öz-değerleri onların marka olarak bize hatırlattıklarıdır.

Örneğin aşağıdaki misyon ifadeleri, bu firmaların adları duyulduğunda akla gelebilmektedir:

  • 3M : Çözülmemis sorunları bulusçuluk yoluyla çözmek
  • Walt-Disney : İnsanları mutlu kılmak
  • Merck : İnsan yasamını korumak ve gelistirmek
  • Sony : İlerlemenin ve teknolojiyi halkın hizmetine koymanın keyfini deneyimlemek
  • Wall-Mart : Sıradan halka, zenginlerle aynı seyleri satın alma sansını vermek
  • Mary Kay Cosmetics : Kadınlara sınırsız fırsatlar sunmak

Ya da öz-değer ifadeleri birer markanın ayırıcı özellikleri olabilir. Örneğin:

Merck

  • Bilim temelli bulusçuluk
  • Kâr, fakat insanlığa yararlı işlerden sağlanan kâr

Nordstrom

  • Asla tatmin olmamak

Sony

  • Japon kültürünün, ulusal statünün yükseltilmesi
  • Öncü olmak-diğerlerini izlememek; imkânsızı yapmak

Walt Disney

  • Olumsuzluğa hayır
  • Yaratıcılık, rüyalar ve tahayyül etme
  • Tutarlılık ve ayrıntılara fanatik ölçüde dikkat
  • Ulusal değerlerinin bütünlüğünün korunması

Diğer yandan vizyon ifadeleri de birer markanın hatırlatabileceği ayırıcı özellikler olabilir. Örneğin:

  • Otomobili demokratikleştirmek! (Ford, 1900lerin başı),
  • Japon ürünlerinin yaygın kötü imajını değiştiren firma olmak! (Sony, 1950ler),
  • Dünyanın en güçlü, en iyi hizmet veren, en geniş alanda hizmet veren finansal kurumu olmak! (Citibank’ın ilk şirketi olan Citicorp, 1915),
  • Ticari havacılıkta egemen oyuncu olmak ve dünyayı jet çağına getirmek! (Boeing, 1950).
  • Adidas’ı silmek! (Nike, 1960lar)
  • Yamaha wo tsbubu! Yamaha’yı imha edeceğiz! (Honda, 1970ler),
  • Bisiklet endüstrisinin Nike’ı olmak! (Giro Sport Design, 1986),
  • Bu şirketi, bir savunma müteahhidi olmaktan, dünyanın ileri yüksek teknoloji şirketlerinden birisine dönüştürmek! (Rockwell, 1995)

Peki, “marka” ne değildir?

  • Propaganda ile marka yaratılamaz: Net bir ayırıcı özellik bulunmamaklabirlikte, propaganda yoluyla öyle olduğu izlenimi (imaj) yaratılması halidir.

Eğer, bu tür imaj yaratma sıklıkla yapılır ise bu defa amaçlanmayan bir başka ayırıcı özellik oluşmaya başlayabilir. Buna “saklı marka” (hidden mark) denilebilir. Belirli bir özelliğe sahip olmamakla birlikte sürekli olarak ona sahip olduğunu iddia eden bir kişinin durumuna benzer şekilde, kurumlar ve hattâ toplumların bu şekilde birer “saklı marka” (güvenilmez, kendini beğenmiş, kof vbg) edinmeleri mümkündür.

Bu nokta, markalaşmayı tamamen propaganda tekniklerinin bir ürünü sayarak şişkin reklâm bütçeleri harcamanın olası olumsuz sonuçları açısından önemlidir.

Gerçek markalar, net ayırıcı özelliklere sahip ve bunları zamanın aşındırıcılığına karşı koruyabilmiş olmakla mümkündür.

  • Özlem değerleri (aspirational values) marka değildir: Gerçekte sahip olunmamakla beraber kandırma amacı da gütmeyen değerler söz konusu olduğunda bunlara “özlem değerleri” denilebilir.

Örneğin, “koşulsuz müşteri memnuniyeti“, gerçekten sahip olunduğunda müthiş ayırıcı ve marka oluşturabilen bir özelliktir. Böyle bir özelliğe erişmek üzere çalışmalar yapmak takdir edilebilir bir performanstır, ama bu hedefe erişilmediği sürece sadece özlemdir. Eğer bu unutulur ve propaganda yoluyla bu değer marka yapılmaya çalışılır ise kısa bir süre içinde bu anlaşılır ve bu defa gerçek marka yaratıcı değerler için de güvensizlik doğmuş olur.

  • Zaten olması gereken değerler (permission-to-play values) marka değildir: Sahip olunması zaten beklenen, yani “ayırıcı” olmayan değerler marka oluşturmaz.

Örneğin, dürüstlük, sözüne güvenilirlik, kaliteli mal ve hizmet sunmak, müşteriye saygılı olmak ve benzer değerler çevresinde marka yaratılamaz.

  • Rastlantısal değerler (accidental values) marka değildir: Süreklilik taşımayan, tesadüfi olarak meydana çıkmış değerler çevresinde marka yaratılamaz. Örneğin, Brezilya futbol takımı bir markadır ve başarısı neredeyse süreklidir. Buna karşın Türk milli takımının bir defalık başarısı marka olmak için yeterli değildir.

“Türkiye” markası açısından stratejik öneriler

Yukarıdaki temel ilkeler uyarınca Türkiye’nin tanıtımında marka yaklaşımının nasıl kullanılacağı, uzun yıllardır konuşulan ve üzerinde büyük paralar harcanan bir konudur.

Bu amaçla harcanan kaynakların -maddi ve diğer- geri dönüşü için bir hesap yapmak güçtür. Uluslararası platformlarda karşı karşıya bulunduğumuz sorunlar açısından Türkiye markasının bir kolaylaştırıcılık sağlayıp sağlamadığını irdelemek için doğrudan ölçütlere sahip değiliz. Ama bu konudaki subjektif bir irdeleme, Türkiye markasının olumlu özellikler çağrıştırdığına işaret etmiyor.

Bu alandaki çabalarımızın felsefesi genelde “imaj” yaratmaya dayalıdır. İmaj -sözcük anlamı olarak da- gerçekte bulunmayan bir “görüntü”dür. Marka ise tam aksine somut ayırıcı özelliktir. Dolayısıyla, israrla harcadığımız kaynaklar muhtemelen bir “saklı Türkiye markası” yaratılmasına sebep olmuştur. Bunda reklâmın bilinçsiz kullanımının büyük payı vardır.

Bu yaklaşımın ışığı altında, gerek Türkiye’nin ve gerekse kurumların “marka” yaklaşımı uyarınca tanıtımında göz önünde tutulması gereken stratejik noktalar -başlangıçtaki ilkelere ilâve olarak- şunlardır:

  • Türkiye (ya da bir kurumun) nasıl tanındığının bilinmesi: Tanınma ve bilinme arasındaki farka dikkat edilmek kaydıyla, nasıl tanındığının araştırılması stratejinin en önemli ayaklarından birisidir. Bu, kolay görünmekle birlikte -açık anketler vbg yollarla- yanıltıcı sonuçlara varılabilme tehlikesi açısından da güçtür. Nasıl tanındığı iyi bilinmediği takdirde ise doğru eylemlerin tasarımlanması imkanı yoktur.
  • Hakkında yanlış bilinenlerin düzeltilmesi: Ülke ya da bir kurum hakkında -çeşitli nedenlerle- yanlış kanıların doğması doğaldır. Bunların bilinmesi, düzeltilmesi yolundaki çabaları mümkün kılar.
  • Hakkında doğru fakat yetersiz bilinen iyi yönlerin bilinirliğinin artırılması: Hedef kitleler Türkiye ya da söz konusu kurumu tanımak için çaba harcamak zorunda değildir. Dolayısıyla, aynen yanlış bilinenlerde olduğu gibi doğru fakat yetersiz bilgilenmeler de mümkündür. Bunların daha iyi bilinmesi için eylemler tasarımlanmalıdır.
  • Hakkında doğru bilinen kötü yönlerin değiştirilmesi yolunda çaba harcanması ve bu çabanın -ve de sonuçlarının- bilinir kılınması: Marka yaratma stratejisinin en önemli bileşeni budur denilebilir. İyi yönlerin tanıtımından ziyade, yanlışlarının farkına varıp bunları değiştirme yönünde içtenlikli çabalar harcayan ülke ve kurumlar takdir görürler.

Japonya’nın bugünkü ayırıcı özelliği “kalite”dir. Bir anlamda Japonya kalite bağlamında bir markadır. 1950’li yıllarda ise Japonya kalitesizlik açısından bir “marka” idi. O durumdan buraya propaganda ile değil, yanlışları düzeltme yolundaki samimi çaba -ve bu çabanın ürünlerle bilinir kılınması- yoluyla gelinmiştir.

Bu 4 ilkeyi dengeli biçimde içeren bir marka yaratma politikası, hedef kitlelerinde güven yaratmaya yetebilecek uzunlukta süreler boyunca devam ettirildiği takdirde bir “Türkiye Markası” (ya da “kurum markası”) oluşabilecektir.

Bunun dışındaki palyatif önlemler (salt propaganda ağırlıklı) bir saklı Türkiye markası (http://tinaztitiz.com/3818/sakli-icerik-2/, http://tinaztitiz.com/3707/sakli-icerik/) yaratmaktan öte işe yaramayacaktır.

21 Aralık 2003

Yorum Gönder