Kedi resmi çizmek ya da Kürt Sorunu..

Bir kedi resmi iki türlü çizilebilir

Birincisi, bir noktadan başlayıp ayrıntıları atlamadan tüm resmi çizmektir. Örneğin kedinin başından başlanır, gözleri, burnu, ağzıve bıyıkları gibi başı tamamlayıcı öğeler yerleştirilir, hattâ bir karakter verilmek isteniliyorsa gözleri renklendirilir, tüyleri kısa ya da uzun yapılır, sokak ya da ev kedisi tiplerinin belirgin karakteristikleri filan yerleştirilir. Sonra giderek diğerbölümlere geçilir, gövde, ayaklar ve kuyrukla tamamlanır. Bu arada her bölüme geldikçe o bölümün ayrıntıları resmedilir.

Bu yöntem ressamlarca kullanılabilir. Resim sanatı ile ilişkisi olmayan, hattâ resim konusunda ortalama yeteneği bulunmayan kişiler ise bu yöntemle kedi resmi çizmeye kalktıklarında olacak olan, organları arasındaki orantıları bozuk bir hilkat garibesinin ortaya çıkmasıdır.

Ressamların sayısının geride kalanlara göre ne kadar küçük bir azınlık olduğu tahmin edilebilir. Dolayısıyla çoğunluk, organlar arasındaki orantıları -ayrıntılara dalarak- her an kaybedebilecek olanlardır.

Bir de bu yol var: önce çerçeveyi çizmek!

İşte bu kişiler için kedi resmi çizmenin güvenilir bir yolu, önce çerçeve çizgilerini çizmektir. Başı ayrıntılarına girmeden bir daire, gövdeyi bu daire ile bir noktada temas eden ve dairenin çapına göre gözü rahatsız etmeyen bir elips, ayakları elipse yani gövdeye orantılı olarak dört uzantı ve nihayet kuyruğu da elipsin bir ucuna yine orantıya dikkat ederek bir uzantı olarak çizen bir kişi daha sonra istediği ayrıntılara girebilir.

Bu yolla mükemmel bir kedi resmi çizilebileceği garanti edilemese de bu resme bakanın “bu bir horozdur” deme olasılığı hemen hemen yoktur. Üstelik, orantıları düzgün oturtulmuş bir çerçevenin ayrıntılarla zenginleştirilmesi ve iyice bir resim ortaya çıkması da pekalâ mümkündür.

Bu yöntem sadece kedi resmi için değil tüm resimler için geçerlidir.

Hattâ resimler için değil tüm sorun çözme girişimleri için geçerlidir.

Ortak halk aklı doğru adlandırmayı bulmuş!

Halk arasında “ağaçlara bakmaktan ormanı görememek” diye adlandırılan olgu, bir resmin bütününe bakmak yerine onun parçalarının ayrıntıları ile meşgul olmak ve bu arada bütünün ne olduğunu ıska geçmektir.

Sayın başbakanın Diyarbakır’da “Kürt sorununun varlığını kabul ediyoruz; daha evvel devletin ve hükûmetlerin hatalarını kabul ediyoruz; büyük devletler hatalarını kabul ederler” mealindeki sözleri, yukarıda resim çizmek için önerilen iki yöntemden birincisine tıpatıp uymaktadır.

Bir baş, gözler ve bıyıklar tamam; fakat geri kalan bölümler henüz çizilmediği için ortaya çıkacak yaratığın pek sevimli olmayacağı, sevimlilik bir yana öldürücü bir canavar olup olmayacağı henüz belli değil.

O halde işe daha garantili bir yöntemle başlamak akılcılığın gereğidir.

Ortada bir dizi sorun olduğu bellidir. Ölen yurttaşlarımız sorunun en önemli belirtisidir. Yurdun batı kesimleri ile gelişmişlik farkının kabul edilemez düzeylerde oluşu da bir diğer belirtidir.

Şimdi bu resmin ayrıntılarına girmeden çerçeve çizgilerini çizmeye çalışalım. Ortaya çıkanın kedi mi piyade tüfeği mi yoksa bir tümör mü olduğuna ondan sonra bakılıp ne(ler) yapılacağına, nelerin doğru nelerin hata olduğuna karar verilebilir. Görünen çizgiler şunlar:

Türkiye’nin güney doğusunda katı petrol rezervi mevcuttur.

MTA, TTK gibi kurumların etüdleri bunu gösteriyor. Petrol şirketlerince açılıp sonra kapatılan petrol kuyuları, o gün için ekonomik olmadığı gerekçesiyle kapatılmıştır. Bugün için maliyeti daha düşük petrol rezervleri işletilirken, yarınlarda katı petrol de ekonomik olmaya başlayacaktır.

Alternatif enerji kaynaklarının laboratuvar ölçeğinden çıkıp ticari kullanıma girmesine kadarki birkaç on yıllık süre içinde bu katı petrol rezervi stratejik önem taşıyacaktır. Birinci çerçeve çizgisi budur.

Demokratik yapı uygun değil!

Bu bölgenin, Gülbenkyan’nın -ki kendisi jeologdur- red-line olarak adlandırdığı (kızının ruj kalemi ile çizdiği için bu ad verilmiştir) çizgilerin içinde kaldığı yüzyıldır bilinmektedir. Bu nedenle, bölgenin çoğulcu demokratik bir ülkenin yönetimine bırakılamayacağı, körfez ülkelerine benzer bir modelin ideal olacağı(!) uzun zamandır bellidir. Bunun için bir taşeron gereklidir.

İran, Irak, Suriye ve Türkiye’de yaşayan Kürt kökenli nüfusun etnik köken adlandırması dışında dil, din ya da diğer daha az belirleyici kültürel özellikler açısından birleştirici bir bütünlük taşımadığı bilinmektedir.

Bu nüfus temel alınarak tanımlanabilecek bir siyasi yapılanma (bağımsız ulus devlet, federasyon, konfederasyon ya da gevşek konfederasyon gibi) bitmek bilmez iç çekişmelere gebe olarak doğacaktır (Irak’ta olduğu gibi). Bu ise yapıyı oluşturacak parçalar üzerine tasarımlanabilecek manipülasyonlarla yapıyı yönlendirme -ve enerji rezervlerini kontrol- imkânı demektir.

İkinci çerçeve çizgisi de budur.

Kontrol tek eldedir

Sıvı ya da katı, kaliteli ya da az kaliteli petrol ya da doğal gaz rezervlerinin kontrolu -kaynağı kimde olursa olsun- petrolün bulunuşundan bu yana ağırlıklı olarak A.B.D. elindedir. A.B.D. dışında hiçbir ülke bu kontrolu eline geçirememiş, geçirmek isteyenlerin başlarına çeşitli kazalar gelmiştir.

Alman Anglo-Sakson çekişmesinin altında yatan da enerji kaynakları üzerinde bir kontrolu bulunmayan Almanya’nın -Hitler’in Rusya fethi girişiminden sonra- biraz olsun kontrol sahibi olma isteğidir.

Tek görev bekçilik, gerisi düştür!

Parça parça oluşturulmak istenen konfedere Kürdistan’ın tek gelir kaynağı olarak ümit bağladığı enerji kaynaklarının bekçiliğini yapacak, gerektiğinde çıkacak savaşlarda ölecek olanlar bu yapay devletin insanları olacak, ama enerjinin kokusundan ve tortusundan başka bir parçasına ortak olamayacaklardır.

Üçüncü çerçeve çizgisi de budur.

Dezavantajlı coğrafya!

Türkiye’de Kürt kökenli insanlarımızın yaşadıkları yerler ekonomik kalkınma -dolayısıyla da sosyal gelişme- açısından avantajlı yöreler değildir. Uluslararası mal ve hizmet akımlarında karşılaştırmalı üstünlük sağlayabilecek faktör maliyetleri açısından dezavantajlı bu bölgelerin daha avantajlı bölgelere göre fakir kalmaması ancak bazı koşullarla mümkündür.

Yüksek doğurganlık hızı altında giderek artan bölge nüfusunun yüksek bir yaşam düzeyine erişebilmesi ancak bir dizi faktörün bir araya gelebilmesine bağlıdır. En az yüzyıldır çeşitli araçlarla kaşınan ayrılıkçılık akımları altında bu faktörlerden başlıcası olan “iç enerjisini gelişme yolunda harcama iradesi” bir türlü oluşamamaktadır.

Yapıcı enerjimiz nereye gidiyor?

Tüm ihtiyaçlarının T.C.’den karşılanmasını talep etmek, karşılanamayanlar için silahlı-silahsız muhalif tavır içinde olmak bu enerjiyi tüketmektedir.

Bu bir kısır döngü oluşturmaktadır. Günümüz kitle iletişim imkânları karşısında bu döngünün kırılması mümkün hale gelmekte ise de henüz kırılmamış, üstüne üstlük çeşitli nedenlerle kaşıma girişimleri de artmıştır. Dördüncü çerçeve çizgisi bu kısır döngüdür.

Belirleyici çizgi: Bağışıklık sistemi zafiyeti!

Beşinci ama belki en önemli çerçeve çizgilerinden birisi genel olarak toplumumuzun, özelde ise devlet kurumlarımızın düşük sorun çözme kabiliyetidir. Sosyal organizmamızın bağışıklık sistemi son derece güçsüzdür (sosyal AIDS).

Dünya toplumları arasında, “koşullandırma” denilen illetten en çok zarar gören toplum biziz. İlk okullardan başlayarak üniversite sonlarına kadar tek norm haline gelmiş olan (ezberleme – ezberi geriye kusma – iyi kusmanın kanıtı olan diplomayı eline alıp ezberine uygun iş bekleme) döngüsü çoktandır okul sistemin dışına çıkmış toplumun tüm kurumlarını eline geçirmiştir.

Kendi mutlak doğruları için insanları öldürmekten çekinmeyenlerin motivasyonu ezberdir.

Anlaşılamaz bir aymazlık!

Peki nasıl olur da bu illetin farkına varılamaz. Sabahtan akşama eğitim konusunda akıl veren onca insan ezbere karşı bir tavır alamaz? Körpe beyinleri mutlak doğrularla doldurmayı hedef edinenler, bunları uygulayanlar, uygulayanları yetiştirenler, bu konularda yazı yazanlar nasıl olur da ezberin dalga dalga nerelere kadar uzandığını göremezler.

Gelişmişliğin bir numaralı ölçütü aransa (yüksek sorun çözme kabiliyetine sahip olmak) denilebilir. Karl Popper “Tüm yaşam Sorun Çözmedir” adlı kitabında uzun uzun bunu anlatmak istemiştir.

Bu bir aymazlık mıdır, yoksa kökü daha derinde olan genetik bir miras mıdır? Etrak-ı bî idrak hakareten mi söylenmiştir yoksa acı bir tesbit midir?

Sorun çözme araçlarının başında dil gelir. Bir sorunun çözülebilmesi önce onun iyi anlaşılabilmesine, iyi ifade edilebilmesine bağlıdır (http://www.tinaztitiz.com/yazi.php?id=87).

“Kürt Sorunu” olarak adlandırılan sorun, sorun tanımlama kurallarına uygun tanımlanmış değildir; dolayısıyla da herkes kendine göre tanımlamaktadır. Aynen çerçevesi çizilmeden kuyruğunun ayrıntıları çizilmeye çalışılan kedi resmi gibi. Bu durumda, bu kuyruğa takılabilecek tüm hayvanlar -yırtıcılar dahil- gündeme gelebilmektedir.

Özet olarak, bu tasarımlanmış sorunun üstesinden gelebilmek için bir zihinsel netliğe, onun için de öncelikle bir ifade netliğine ihtiyaç vardır.

Kedi resmini ayrıntıları ile tanımlamaya çalışırken, çerçeve çizgilerine sadık kalmaya özen gösterilmelidir.

Ağustos 21, 2005

3 Yorumlar

  1. Merhaba,
    Yazınızı çok dikkatli okudum.Güneydoğu’ da öğretmenlik yapmış biri olarak, size, geçmişte milletimizi temsilen yapmış olduğunuz görevler esnasında, neden vakit geç olmadan, ana başlıklarını çizdiğiniz yazınızda anlattığınız sorunlara ”O zaman” çözüm aramadınız sorusunu soruyorum.Bu günlere gelişimizdeki payınızı düşünmenizi ve kendi açınızdan, eğer yaptıysanız ne gibi çabalar gösterdiğinizi bilmek isterim.
    Not: Bendeniz Trabzon Lisesi’ni bitirdikten sonra onyedi yaşında İstanbul’a okumaya gelen Bayburt’ lu bir aileye mensubum.Dedem deTrabzon’ da okul müdürü iken çocuklarım üniversitede okurken aile ortamı içerisinde olsunlar diye İstanbul’a tayin istemiş ve Eyüp Lisesi’nden yaş haddinden 44 yıl öğretmenlikten sonra emekli olmuştur.Annem ise Osmanlı döneminde İstanbul’a göçeden Bulgaristan müslümanlarından bir ailenin kızıdır.Kısacası ben kürt değilim.1979 yılında Mardin’de göreve başladığım zaman ” Ben de burada doğabilirdim”diye düşünmüş ve öğrencilerime hassasiyetle yaklaşıp görevimi en iyi biçimde yapmaya çabalamışımdır.İtilen kakılan bizler olsaydık nasıl olurdu ? Hala aynı fikirdeyim.Kesinlikle iğneyi kendimize, çuvaldızı karşımıza aldığımıza ”her nedense” batırmalıyız.Gereken önem verilmediğinden Kürt halkı ile bugün karşı karşıyayız.Benim kürt vatandaşım derken samimi olmak gerekir…Esen kalın..

    1. Bu günlere gelişimizdeki payınızı düşünmenizi ve kendi açınızdan, eğer yaptıysanız ne gibi çabalar gösterdiğinizi bilmek isterim.” cümlenizi çok tuttum. Gerçek bir yurttaş, seçtiklerinin neler yaptığını izlemeli ve gerektiğinde hesabını da sorabilmelidir.
      Ama bunun bir ön-koşulu var: “ne gibi çabalar gösterildiği“nin izlenmesi konusunda -içtenlikli- bir çaba göstermek! TT

  2. Bu yazınıza da diğerleri gibi bütün kalbimle katılıyorum.Bilhassa anlaşılır olmasını sağlamak için kedi resmi.
    Ama ne yapalım? bilen şunu yapalım diyenler var elbette ki ama çok az.
    Sadece bu hükümetin icraatı yada duyarsızlığı değil ,Osmanlıdan beri uğraştığımız sorunlar.Ama bu hükümet olayı çözmek isterken daha da sorunlar yarattı.
    Kediye benzer bir mahlükat çizmek için eğitim den başlamak.Hatım indirme metodundan ayrılıp düşünen akademisyenler yetiştirmek. Yetenekleri orta okul çağında tebit ederek bu yeteneklilere gelişmiş ülkelerdeki gibi davranmak ve her isteyenin üniversite arzusunu yeteneklerine uyguneğitim vermek.
    Bu sadece Kürt sorunu ile sınırlı değil.
    2006 daki tesbitiniz sanki bu günler için yazılmış.Bu olay şöyle veya böyle çözülecek ama daha onlarca bu bu eğitim sistemine dayalı problemler var.
    Bir size bakıyorum birde dönemin enerji bakanına gerisi boş.
    Hoşça kalın.

Leave A Reply Cevabı iptal et