Akü ve panik!

Bir aracın elektrik enerjisi ihtiyacı şarj dinamosu denilen üreteçten karşılanır. Akü ise, şarj dinamosunun devreye girebilmesi için gereken kısa süre içindeki enerji ihtiyacı ile dinamo çalışmazkenki ihtiyaçları karşılar. Bir diğer deyişle akü, çeşitli manevraları mümkün kılar.  En pahalı, en iyi araçlar dahi aküsü çıkarıldığı anda bir demir yığınından ibaret kalır.

Bu mekanizma ile, kişilerin bir kenarda tutacakları yedek akçeleri arasında neredeyse bire bir benzerlik vardır. Yüksekçe gelir sağlayabilecek geçerli becerilere sahip iken işini kaybetmiş veya eğitimini yeni bitirip çeşitli gelir sağlama olasılıklarını gözden geçiren ya da geçerli sayılabilecek becerilere sahip olmayan “ne iş olsa yaparım” mesleğindeki bir kişi düşününüz..

Bu insanın ruh halini tanımlayabilecek en belirgin duygu hangisidir? Eğer, zorunlu -saydığı- giderlerini, tekrar bir iş bulana veya oluşturana kadarki süre boyunca karşılayabilecek birikimi ya da yan geliri yoksa, herhalde “panik” en güçlü duygu olacaktır.

Böyle bir panik altında verilecek kararlar sağduyuyu değil derin panik duygusunu yansıtacaktır. Bu durumdaki bir kişinin kendi işini kurması bir yana, bir özgüven duygusu altında iş araması dahi mümkün olamayacaktır.

Buradan hemen görülebileceği gibi, bir gelir yaratabilmek amacıyla yapılması gereken manevralara izin verebilecek bir “yaşam alanı”na sahip olabilmek için bir birikim, bir aracın aküsü kadar zorunludur.

Şimdi sorun, böyle bir birikimin hangi durumlarda yapılabileceğidir. Çoğu kimse buraya kadarki ifadelere katılacak, ama bunların kendi durumu için geçerli olmadığını düşünecektir.  Genel inanç -ki “inanç” burada gerçek anlamında kullanılmaktadır-,  sözü edilen birikimlerin ancak yeterli gelir düzeyindeki (yani tuzu kuruca) insanların harcı olduğu yolundadır.

Geliri yeterli insanlar ihtiyaçları olmadığı, yetersiz olanlar ise buna imkânları olmadığı “inancı” dolayısıyla tasarruf yapmamaktadırlar. Gerçek ise her ikisi için de farklıdır.

İnsanın davranışları ile fiziksel yetenekleri arasında ilginç bir benzerlik vardır. Usta bir sporcuyu seyrederken insan bedeninin ne denli geniş bir yeterlik alanına sahip olduğu çok iyi görülür. Onlar, normal insanların oturup kalkarkenki rahatlığını en güç hareketlerde dahi gösterebiliyorlar.

Davranışlar ve onlardan oluşan tutumlar da böyledir. Davranışları üzerinde çalışmamış bir kişi için son derece güç görünen kimi tutumlar, bir sporcunun antrenman yapması gibi davranışları üzerinde uğraşmış kişilere çok kolay gelebilir. Bedensel engelli sporcuları seyrederken bu daha da iyi gözlenebilir.

Tasarruf da böyledir. Asgari ücretli -hattâ düzenli geliri olmayan- bir kişinin parasal durumu, bedensel olarak engelli bir kişinin fiziki durumuna benzetilebilir.  Her ikisi de ancak çaba göstererek belirli bir yeteneğe sahip olabilirler, ama öyle ya da böyle olabilirler. Bu çabayı göstermeyen fiziki durumu sağlam ve geliri yerinde kişiler ise -çeşitli gerekçelerin ardına saklanarak, fiziki ve parasal- yeteneklerini geliştiremezler.

Uzun sözün kısası tasarruf, gelir düzeyine bağlı bir olgu değildir. Gelir düzeyi yeterli kimseler için “yararlı” olan tasarruf, düşük gelirli olanlar için “zorunlu”dur. Birikimi bulunmayan bir kişinin yaşamını devam ettirebilmek yolunda altında kaldığı duygusal baskı, onun bütün rasyonel davranışlarını bozar, onu paniğe sevkeder. Panik ise parasızlıktan daha vahim bir durumdur.

Bir birikime sahip değilken işini kaybeden bir kişinin aklında sadece “gelecek korkusu” ve onun bir türevi olan “haksızlığa uğramışlık” vardır.  Birikim ise hem gelecek korkusunu, he m de türevi olan haksızlığa uğramışlık duygusunu azaltır.  Bu iki korkunun azalması, sağlıklı ve yaratıcı düşünebilmeyi, çevresindeki imkânları gözden geçirebilmeyi mümkün kılacaktır.

Her kişinin nasıl tasarruf yapacağı kişisel durumuna bağlıdır. Ancak herkesin uygulayabileceği basit bir reçete vardır. O da, halen az ya da çok geliri olan herkesin şunu varsaymasıdır: patronunuz sizi çağırıyor ve maaşınızdan %25 oranında bir indirimi kabul ettiğiniz takdirde işe devam edebileceğinizi, aksi halde üzülerek işinize son verileceğini size haber veriyor; ve siz de bunu -ister istemez- kabul ediyorsunuz. Çalıştığınız kurumla -ya da eşiniz veya güvendiğiniz bir dostunuzla – anlaşarak, bu kesintinin kolayca dokunamayacağınız bir hesapta tutulmasını sağlıyorsunuz.

Bu durumda yaşamın epey güçleşeceğini, ev kiranızı bile vermekte zorlanacağınızı tahmin etmek güç değildir. Ama gerçekte işinizi kaybetmiş olsaydınız bundan çok daha güç koşullar altında kalacaktınız. Ama şimdi, sizi paniğe düşmekten alıkoyan -hattâ içten içe bir grur duygusu veren- bir durumdasınız ve kendi isteğinizle, plânlı olarak bunu yapıyorsunuz.  Bu şekilde beş-altı ay ya da mümkünse daha uzunca süre devam ettikten sonra, tasarrufun sihirli gücünü, o ana kadar keşfetmekten israrla kaçındığınız tekniklerini keşfetmeye başlayacaksınız.

Kendi işini kurmak veya birisi hesabına çalışmak yerine hizmet üretip, ihtiyacı olanlara satmak durumunda olan gençler ya da çalışmakta iken işini kaybetmiş olanlar bu yolu deneyebilirler.

Sigarayı bırakmak ya da kilo vermek ile bunun arasında ilkesel olarak bir fark yoktur. Her ikisi de, “kendini değiştirebilme iradesi” [1]  ile ilgilidir.

[1] http://tinaztitiz.com/3705/kendini-degistirme-iradesiyetersizligi-ve-bir-yaklasim/

12.05.2003

Yorum Gönder