• Kafalar niçin karışık?

    Kafalar niçin karışık?

    Bir parti yöneticisinin bir ticari olayda aracılık etmesi nedeniyle ilginç bir kafa karışıklığı durumu ortaya çıktı.

    Aracılığa bizzat taraf olan partili yönetici yaptığı basın toplantısında, yaptığı işin yasadışı olmayıp sadece etik dışı olduğunu, ama “çok da büyük” bir etik sorun olmadığını belirterek “çok büyük etik” gibi bir kavram ortaya atmış oldu.

    Bu kişinin bağlı bulunduğu partinin genel başkanı ise işin yasal, fakat etik olmayıp bir işgüzarlık olduğunu, bu duruma -genel olarak- karşı çıkmanın ise “linç” olduğunu belirterek, daha karmaşık bir kavram olarak “etik değil ama işgüzarlık” deyimini ortaya attı.

    Ben bu iki kişinin de iyi niyetli oldukları kabulüyle olayın, kafalarındaki -ve toplumumuzun kavram tedavülündeki- kavramlarla sınırlı olarak açıklanmaya kalkışılmasından doğan bir kafa karışıklığı olduğunu düşünüyorum.

    Bu olay sonrasında medyada yazılar çıkıyor, halka sorularak programlar yapılıyor. NTV’nin Halkın Sesi adlı programında sokaktaki insana sorulan “siyasetçiler -özelde de milletvekilleri- ticaretle uğraşmalı mı?” sorusuna verilen cevapların tamamı, “hayır; ya siyaset ya ticaret” biçimindeydi.

    Bu durum tipik bir Sorun Çözme Kabiliyeti yetmezliği’dir ve Osmanlı İmparatorluğunu batıran, yaklaşık 40 yıllık bir time-out hariç aynen devam eden süreçtir.

    Siyasetçi siyaseti niçin bırakmaz?

    Toplumumuzdaki genel kanı budur ve istisnalar haricinde doğrudur da. Peki siyasetteki bu zamk nedir de bırakılmaz?

    Belki bir kısım insan, siyasetin yoğun insani ilişkilerinden ve benzeri çekici unsurlarından hoşlandığı için siyaseti bırakamaz; bunlar anlaşılabilir.

    Ama önemli bir bölümünün nedeni farklıdır; siyaset onlar için “geçimlerini sağlayabilecekleri” tek yol haline gelmiştir. Birkaç on yıl siyasetle uğraşan bir kişi -eğer başka bir mesleği ve/ya işi yoksa- siyaseti bırakıp hangi işi yaparak geçimini sağlayacaktır? Bu pratik olarak gayet geçerli bir sorundur.

    Eğer bir mesleği varsa ve uzun süre mesleğinden ayrı kalmışsa o mesleği kullanarak geçim sağlayamaz; en azından, siyasi desteğin sağladığı rekabet avantajının sağladığı geçim düzeyini elde edemez.

    O halde?

    Buradan birkaç sonuç çıkıyor:

    1.     Mesleği olmayan, siyaseti bir geçim yolu olarak benimseyeceği belli olan kişilere oy verilerek özendirilmemeli,

    2.     Siyasete ayrılan süre, mesleğin terkine ya da en azından körelmesine yol acaçak baskınlıkta olmamalı ya da kişi olağan dışı bir çaba göstererek ikisini beraber yürütmeli.

    İşte sorun da tam bu noktada ortaya çıkıyor. Bu ikinci çözüm iyi ama nasıl olup da siyaset ve meslek bir arada yürüyecek? Zaten şimdi de olan bu değil mi?

    Tedavüle yeni kavram sokulmalı

    Kuşkusuz insanlarımız arasında bu kavramı bilen ya da adını bilmese de ahlaki değerleri nedeniyle onu fiilen uygulamakta bulunan epey kimse vardır. Ama mesele, bu kavramı bilen  ve/ya uygulayan kişilerin bulunup bulunmaması değil, kavramın toplumun geneli tarafından “sıradanlıkla” bilinip uygulanmasıdır.

    Bu kavram “Çıkar Çelişkisi” (conflict of interest[1])dir. Çıkar çatışması toplumumuzun pek aşina olduğu ve çıkar çelişkisinden tamamen farklı bir kavramdır. Aynı bir çıkara sahip olabilmek için çatışmak anlamında kullanılıyor.

    Bir kişinin güvenilirliği ile çıkarı arasında bir “tavizli denge” (compromise) varsa bu durumda bir çıkar çelişkisi vardır. Çıkar çelişkisi çeşitli yollarla azaltılabilirse de -örneğin üçüncü kişilerin tanıklığı  yoluyla- yine de ortadan kalmış sayılmaz.

    Dilimizdeki hakaretler ya cinsel içerikli ya hayvan benzetmesi!

    Dilimizdeki küfürler genelde ya cinsel içeriklidir ya da hayvan benzetmesi biçimindedir. Bu ikisi de anlaşılabilir gibi değildir. Başka dillerde örneğin “hayvan herif” sözünün nasıl söylendiğini birçok yabancıya sordum. Hepsinin ortak yanıtı bilmedikleri, ama bunu ne amaçla merak ettiğim, bununla hangi hayvana hakaret etmek istediğimdi.

    Benzer biçimde, bir kişinin, yaşını başını almış annesi ile cinsel birliktelik arzusu dile getiren deyimler yabancılarda muazzam bir merak uyandırıyor. Ama çıkar çelişkisi içinde olmak, ağır hakaret anlamında kullanılıyor.

    Çözüm, mesleğini çıkar çelişkisi içine girmeden yapabilmektir!

    Milletvekilleri için “ya ticaret ya siyaset” kuralı yerine “çıkar çelişkisi içine girmeden ticaret” ilkesi çıkar yoldur.

    Diğer yandan, halen yerel yönetim meclislerinde görev alacak kişiler toplumun ilgi alanının dışındadır. Halbuki yolsuzluklara en açık olan yerlerin başında bu meclisler gelir. Buradaki insanlar hem ticaretin içindedir hem de çıkar konularının tam ortasındadır. Onlar için kimse “ya ticaret ya siyaset” demiyor.

    Doğrusu, yerel yönetim meclislerinde yer alacak kişilerin gerçek yaşam içinde yer almalarıdır; ama çıkar çelişkisi kavramı toplumsal dolaşıma sokulmadıkça buraların yolsuzluklardan arındırılmaları imkansızdır.

    Peki nasıl denetlenecek?

    Bu tür ilkeler için etik yasaları çıkarmak mümkündür ama eğer bir kavram toplum vicdanında yer almamışsa anayasaya dahi konulsa bir yararı yoktur; insanlar o yasayı eğer büker ve kendi değerlerine uygun hale getirirler.

    Geçerli çözümlerden birisi, toplumda bu konuda duyarlı kişilerin bir araya gelerek tek yanlı bir etik taahhütte bulunmalarıdır. Örneğin 5 temel trafik kuralına uymayı taahhüt eden kişilerin birlikteliğini simgeleyen SÖZ kampanyası buna bir örnektir (http://tinyurl.com/38gjmv).

    Bir diğer çözüm, kişilerin tek yanlı olarak yapabilecekleri etik taahhütlerdir. Milletvekillerinin, seçim öncesinde seçmenlerine karşı yapabilecekleri etik taahhütler bireysel etik güvence için bir örnektir (http://tinyurl.com/chdvfk).

    Bu tür uygulamalar okur-yazar kesim tarafından dudak bükmesiz karşlanır, otoriter beklentilerin yerine geçerse giderek bir “etik taban” oluşabilir.  Yasal mevzuat da ancak böyle bir taban üzerinde anlam kazanır.

    Mevcut kavram dağarcığımız ahlaki düzeyi belirliyor.

    Toplumsal kavram dağarcığımızıda “çıkar çelişkisi” kavramının bulunmayışının yol açtığı ve iki ünlü siyasetçiyi komik deyimler icadetmeye iten acınası durum işin traji-komik yanıdır.

    Kavram dağarcığımızın sınırlı oluşu, toplumumuzun sorun çözme kabiliyetini sınırlayan nedenlerin en başlarında yer alıyor. Bir toplum kavram dağarcığının belirlediği düzeyde refah ve mutluluğa layıktır.

    Karşılaştığı sorunlar, dağarcık düzeyini aşıyorsa ya görmezden gelinir ya da böyle komik durumlara düşülür, ama sonunda yok olunur gidilir.

    Şubat 20, 2009


    [1] http://en.wikipedia.org/wiki/Conflict_of_interest

    … Yazıyı beğendiyseniz, Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’na bağış yapabilirsiniz: http://www.beyaznokta.org.tr Teşekkür ederim :-))

  • “Stratejik Çerçeve” Niçin Önemlidir?

    “Stratejik Çerçeve” Niçin Önemlidir?

    Önce bir soru!

    Halen elli’nin üzerinde siyasi parti var. Ayrıca yeni kurulmuş ve kurulması öngörülenler var; bir de henüz kurulma eylemi aşamasına gelmemiş, ama lider adaylarının çevresinde kurulması için çalışmalar yapılanlar var.

    Bu bağlamda soru şu: Parti kurma alanındaki bu zenginlik nedendir?

    Düşüncem, çeşitli yetersizlikler nedeniyle bir türlü yerine gelmeyen, ama nedenleri de iyi irdelen(e)mediği için her defasında başka başka kişilerce tekrarlanan girişimlerin genellikle parti kurulumlarıyla sonlandığıdır.

    İnsanların normal olarak herhangi bir konuyu gereken tüm çevresiyle birlikte ele alarak değerlendirmeleri beklenmez. Bunun yerine, o konuyu doğrudan ilgilendiren çevreyi dikkate alır ve -o çerçeve ile tutarlı da olabilecek- çözümler üretirler.

    Örneğin, ayrılıkçı terör konusunda sadece askeri yöntemler çerçevesi dikkate alınırsa, o konudaki becerisi yüksek bir kişi ve çevresindekiler pekala bir siyasi parti kurarak beceriksizce ele alınmakta olduğunu gördükleri “sorun”u çözmeyi kamuoyuna önerebilirler. Hatta daha da ötesi, bu konuda bu denli sorun çözücü bir yaklaşıma sahip olunduğuna göre pekala başka sorun alanlarında da “güç”e (iktidar) talip olacaklarını ilan edebilirler.

    Herhangi bir alanın (askerlik, sanayi, ticaret, spor, sanat vbg) başarılı kişilerini bekleyen en önemli tehlike muhtemelen bu “belirli bir çerçevedeki başarılarını daha geniş ele alınması gereken bir çerçevede de tekrarlayabilecekleri” inancı ve ardından gelen özgüven ve onun da ardından gelen eylem girişimleridir.

    İşte bu nedenle, herhangi bir alanda -siyasi parti kurmak da dahil- eylem girişiminde bulunmayı düşünenler, o alanla ilgili manifestolarını mutlaka bir “Stratejik Çerçeve”ye oturtmuş olmalıdırlar.

    Stratejik Çerçeve nedir?

    Bir girişime ait manifesto (sorunların nasıl çözüleceğine ilişkin bildirge), genellikle bir “ortam tanımı” (mevcut durum tanımı) ile, buna bağlı bir “yol haritası”ndan oluşur. Eğer ortamı yeterince iyi tanımlıyor ve yol haritasında da kısa-orta-uzun vadeli olarak bunların çözüleceğini de vaad ediyorsa kamuoyunca bu yaklaşım kabul görür.

    Fakat, mevcut durum (ortam) ile yol haritasını birbirine bağlayan bazı kritik öğeler mevcut değilse, manifesto bir temenni bildirgesinden ileri gidemez. Örneğin siyasi partilerin çoğunun programlarındaki sorun çözümü önerilerine bakılırsa, ortak bir özelliklerinin bulunduğu görülecektir: Sorunu yine bir sorunla çözme yöntemi! (http://tinyurl.com/5faswd).

    Bu tür yol haritalarının yumuşak karınları genellikle şunlar olabiliyor:

    –       Tüm iç /dış faktörleri dikkate almamış olabilirler,

    –       Temennileri tetikleyebilecek, çoğaltan etkisi yüksek elementlere yer vermemiş, dolayısıyla da çözümlerin kendiliğinden yaygınlaşacağı şeklinde gerçek olmayan varsayımları olabilir,

    –       Yol haritasının gerçekleşeceği süreyi, bir insanın ömrüyle sınırlı tutmuş olabilirler.

    –       Ve, tüm yol haritasının sabit bir ortam içinde gerçekleştirileceğini varsaymış olabilirler.

    Bu tür çözüm önerileri platform, siyasi parti, dernek, vakıf vbg örgütleniyor ya da en azından basılı biçimde kamuoyuna (bir niyet olarak) sunuluyor olabilir. Hatta, birçok siyasi partinin mevcut programları (yol haritaları) bu modelden pek farklı değildir.

    Bunun için de boyuna yenileri kurulmakta, gerekçe olarak da mevcutların lider ya da kadrolarındaki yetersizlikler sanılmaktadır. Halbuki durum farklıdır ve eksik olan element, açıklanmaya çalışılan “stratejik çerçeve” adı verilebilecek olan kritik öğelerdir.

     Kritik öğeler ise, çözüm önerilerinin birer temenniden öteye gitmesini sağlayabilecek olan katalizör elemanlardır:

    o    Tüm yaklaşımı bir arada tutabilecek vizyon (ülkü, Büyük İddialı Sonuç), misyon (temel var oluş nedeni, öz-niyet) ve öz-değerler,

    o    Hiçbir değişim kendiliğinden ortaya çıkmayacağına, “artık silkinip kendimize gelmemiz gerekir” gibisinden temennilerin bir işlevselliği olamayacağına göre, arzu edilen Açıklama: ortamdeğişimleri tetiklemede kullanılabilecek araçlar olarak nelerin öngörüldüğü,

    o    Topulumun koz ve zafiyetleri (http://tinyurl.com/6ljgtg).

    o    Yaratıcı bileşenler.

    Bunlar toplu halde yandaki şemada görülmektedir. büyütmek için tıklayınız!

    Son olarak akla gelebilecek bir soru, stratejik çerçevesi iyi çizilmiş yaklaşımların başarıyı ne ölçüde garanti ettikleridir. Stratejik çerçeve yoluyla gerçekleştirilecek olgular başarı güvenceli değillerdir. Sonuç verebilir ya da vermeyebilirler. Risk faktörleri yüksektir.

    Bu yaklaşım, “yapılabilecek olan” kavramına dayalıdır. Yani hasta tatamen iyileşebilir, sakat olarak yaşamını sürdürebilir ya da kaybedilebilir.

    Pazartesi, Aralık 1, 2008

    … Yazıyı beğendiyseniz, Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’na bağış yapabilirsiniz: http://www.beyaznokta.org.tr Teşekkür ederim :-))

  • Türban -ve benzerleri- için çıkış yolu!

    Yeni anayasaya konulacak türban maddesi konusunda şu anda iki öneri bulunduğu medyada yer aldı: “Kılık kıyafetinden dolayı hiç kimse yüksek öğrenim hakkından mahrum bırakılamaz” ya da “yüksek öğrenim kurumlarında kılık kıyafet serbesttir”.

    Belki bu ikisinden biri ya da kılık kıyafeti serbest bırakan bir başkası kabul edilir, şimdiden bilinmez; ama köşe yazılarından anlaşıldığı kadarıyla tartışma, giyim kuşam üzerine bir sınırlama konulup konulamayacağı ikilisine indirgenmiş durumdadır.

    Bu durumda sorunun bitmeyeceğini, tam aksine yeni -ve daha çetrefil- sorunların ortaya çıkacağını kestirmek zor değildir.

    Bunun yerine sorunu ilkesel kökleriyle ele alıp çözüm üretmek daha doğrudur.

    Sorunun kökünde “inancını yaşamak” kavramı yatmakta olup bunun ne demek olduğu ve “çoğulcu demokrasiyi yaşamak” ile nasıl bağdaştırılacağı netleştirilmeden bu kör döğüşü akılcı bir çözüme kavuşturulamaz.

    “İnancını yaşamak” ne demek?

    Genelde hangi dini inanca (veya inançsızlığa) sahipse o öğretinin pratik yaşam kurallarına, özelde ise islamın şer’i düzeninin emrettiği kurallara uygun yaşamak olarak tercüme edilebilir. Bunu savunanlar açısından bu talep tutarlıdır.

    “Çoğulcu demokrasiyi yaşamak” ne demek?

    %51’in seçiminin %49 için de bağlayıcı olduğu çoğunlukçu (majoritarian) demokrasi değil de, bağlı olunduğu konusunda hemen her kesimden onay verilen çoğulcu (pluralist) demokrasiyi yaşamak ise, nüfus içindeki payına bakılmaksızın her kesimin, bir diğeri üzerine egemenlik kurmadan yaşayabilmesidir. Bunu savunanlar açısından bu talep de tutarlıdır.

    Peki iki talep bir arada olabilir mi?

    Olabilir: Matematiksel olarak mümkündür. İki farklı talep kümesinin aynı anda mümkün olabilmesi ancak iki kümenin ortak alanında (kesişim alanı) mümkündür. Yani, hem inancını yaşayacak ve hem de bir kesim diğeri üzerinde egemenlik kurmadan yaşayacak.

    Bu, inancını yaşamak isteyenlerin, egemenlik kurma amacına hizmet edebilecek hiç bir aracı kullanmaması ile mümkündür. Daha da pratik olarak, inancını yaşamak isteyenlerin, sadece kendi özel alanlarında -diğer küme ile birlikte olunmayan alanlarda- inancının gereklerine göre yaşamaları, onun dışındaki alanlarda HİÇBİR YOLLA inançlarının başkalarına da benimsetilmesine yol açabilecek kılık, kıyafet, simge, davranış, tutum sergilememeleri demektir.

    Ya da olmayabilir!! İnanç sahiplerinin, böylesine ikili bir yaşam biçimini inançlarına aykırı bulmaları, şer’i düzeni ya hep ya hiç olarak benimsemek durumunda olmaları halinde ise inancını ve çoğulcu demokrasiyi bir arada yaşamak mümkün olamaz.

    O halde karar verilmesi gereken nedir?

    Buna göre karar verilmesi gereken konu türbanın serbest olup olamayacağı değildir. Konu, şeriat ve çoğulcu demokrasi arasında bir tercih yapmaktır. Tek tek her birinin seçilmesi tutarlıdır, ancak ikisinin birlikte seçilmesi tutarsızlık, tutarsızlık değilse en azından cehalet ya da toplumun cahil yerine konmasıdır.

    İnançların benimsetilmeye çalışılmasında ne sakınca var?

    Görüldüğü gibi iki talep kümesi arasındaki “inancı ile birlikte çoğulcu demokrasiyi birlikte yaşamak” kesişim alanını gerçekleştirmedeki sorun, inanç (ya da inançsızlık) simgelerinin (mesela türban) benimsetme anlamına geleceği varsayımından kaynaklanıyor. Peki gerçekte de böyle midir? Yani birisi inancını (ya da inançsızlığını) herhangi bir simge ya da davranışı ile açığa vursa bunda ne sakınca olabilir?

    Hele söz konusu olan, tartışmalı bir ideoloji değil de bir dini inançsa bu benimsetme girişimlerinin ne zararı olabilir ki?

    Sorunun özü, yaşam hakkından da önde gelen bir haktadır: “koşullanmama hakkı”!

    Görüldüğü gibi olay sadece dini inançların belirleyeceği yaşam biçimlerinin benimsetilmeye çalışılmasıyla sınırlı değildir. Sorun, “zihinsel tecavüz” sayılabilecek bir tacizle ilgilidir. Bir kişinin doğru, güzel ve iyi olarak benimsediği değerleri -ki doğru-yanlış aklın, güzel-çirkin estetiğin, iyi-kötü ise ahlakın alanıdır- bir başkasına ve de onun talebi dışında benimsetmeye çalışmaktır.

    Bu benimsetmenin taciz sayılmak dışında ahlaki boyutu da vardır. İnsan -ve tüm varlıklar- değişmez amaçları olan “yaşamını sürdürme”nin otomatik bir gereği olarak nesiller boyunca öğrenebilme yetilerini geliştirmişlerdir. Böylece giderek, en iyi öğrenebilenler yaşamlarını sürdürebilmiş, öğrenemeyenler ise yok olmuşlardır.

    Bu uzun ve yorucu süreç insanoğlunda bir ayırdetme yeteneği geliştirmiştir: kime güvenilip öğrenilecek kime güvenilmeyecek?

    Doğal olarak ana, baba, yaşça büyükler, önceleri büyücüler sonraları bilim insanları, yöneticiler, öğretmenler “güvenilecekler” sınıfını oluşturmuşlar, daha sonraları bu gruplara zenginler, ünvan sahipleri gibi başlangıçta olmayan sınıflar da katılmışlardır.

    Kendi doğru-iyi-güzel’lerini başkalarına da benimsetmeye çalışanlardan kimileri, insanların, güvenilir öğrenme kaynağı olarak bu sınıfları gördüğünü gözlemleyince ilk zihinsel tecavüz olayları yaşanmaya başlamış olsa gerekir.

    Buna göre benimseticiliğin (tecavüz) en kolay yolu, para, inandırıcılık, siyaset, ünvan gibi bir gücü ele geçirmek ve bu gücün koruyuculuğunda kendi değerlerini -hiç bir direnmeyle karşılaşmadan-benimsetmek.

    Hiç bir direnme ile karşılaşılmayışının nedeni, insanoğlunun yüksek öğrenebilirliği ve öğrenme kaynağı olarak genellikle herhangi bir gücü elinde bulundurmayı görmesidir.

    İşte insanın bu en zayıf yönü, güvendiği gruplara ait kişilerin koşullandırma (tecavüz) girişimlerine karşı savunmasız oluşudur. Bu zafiyetin suistimali en büyük insan hakkı ihlalidir ve yaşam hakkından dahi daha önceliklidir. Çünkü kendi doğru-iyi-güzellerini bulma özgürlüğü tecavüz yoluyla elinden alınabilmektedir.

    Bu satırlar okuyanların zihinlerinde muhtemelen koşullandırmanın yaşamımızda işgal ettiği geniş yer hakkında sorular uyanacaktır. Koşullandırma olmaksızın çocukları nasıl iğdiş edeceğiz? Halk koşullandırma olmadan nasıl yönetilecek? Kızlar kendi hallerine bırakılırsa davulculara kaçmaz mı? Hele reklamlar ne olacak? Siyasi partiler propaganda yapmayacaklar mı? İnsanlar inandıkları fikirleri yayamayacaklar mı? Vs vs

    Aktif benimseticilik, öğreticilik ya da pasif öğrenme ortamı hazırlayıcılığı!

    Zihinsel tecavüz olarak adlandırdığım benimseticilik ne denli yanlış bir girişimse, bir şeyler öğrenmek isteyenler için pasif olmak, benimsetici girişimlerde (simgeler, davranışlar, tekrarlar, zorlayıcı ön koşullar vb) bulunmaksızın öğrenme ortamları hazırlamak da o denli saygın bir tutumdur.

    Pazartesi, Eylül 17, 2007

    İğdiş, iğmek kökünden gelip eğmek’e oradan da eğitime dönüşmüştür. Education ise Latince ducere kökünden gelip “dik durdurmak” anlamındadır. Eğmek ya da dik durdurmak. Bu fark tesadüf olabilir. Ama değilse çok şey açıklar.

    Yazıyı beğendiyseniz, Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’na bağış yapabilirsiniz: http://www.beyaznokta.org.tr Teşekkür ederim :-))

  • Bir şey öğreten aslında ne öğretir?

    Ağrı Dağı’nın yüksekliği, üçgenin iç açılarının toplamı, cisimlerin niçin düştüğü, Karlofça Antlaşması’nın maddeleri ve daha binlercesi…

    Bunları bize öğretenler, aslında esas öğrettiklerinin bu bilgiler olmadığının acaba farkındalar mı?

    Burada “öğreten” sözcüğü ile yalnızca eğitim sınıfını değil, birilerine bir şeyler öğretmeye, benimsetmeye, ezberletmeye, belletmeye çalışan tüm kişi, kurum ve kuruluşları kastediyorum.

    “Saklı içerik”!

    Bu bir eğitim terimi. Alttan alta öğrenilen anlamına geliyor; hatta, öğreten de öğrenen de farkında olmadan.

    Bir karikatür görmüştüm. Saklı içerik terimini çok iyi açıkladığını düşünürüm: Muhtemelen bir diktatör, bir kürsüden halka hitap ediyor. Dinleyenlerin ellerinde çeşitli yüceltici pankartlar var. “Yaşa varol”, “sen bizim her şeyimizsin”, “seninle sonsuza kadar”, “ülkemizi kalkındırdın”, “dostlarımız sevinsin düşmanlarımız korksun” ve bu gibi onlarcası. Fakat bu övgü dolu pankartları taşıyanlar öyle dizilmişler ki büyük harflerle şöyle bir sözcük oluşturmuşlar: YUH!

    Buradaki fark sadece, dizilenlerin ne söylemek istediklerini çok iyi bilmeleri.

    Bir de deney!

    Bir kafese beş maymun koyulur..Ortaya da bir merdiven ve tepesine de iple muzları asarlar. Her bir maymun merdivenleri çıkarak muzlara ulaşmak istediğinde dışarıdan üzerine soğuk su sıkarlar..

    Her bir maymun aynı denemeye giriştiğinde buz gibi soğuk suyla ıslatılır…Bütün maymunlar bu denemeler sonunda sırılsıklam ıslanırlar.

    Daha sonra, suyu kapatıp maymunlardan biri dışarı alınıp yerine yeni bir maymun koyulur. İlk yaptığı iş muzlara ulaşmak için merdivene tırmanmak olur; fakat diğer dört maymun buna izin vermez ve yeni maymunu döverler…

    Daha da sonra ıslanmış maymunlardan biri daha yeni bir maymunla değiştirilir…ve merdivene ilk yaptiği atakta dayak yer..Bu ikinci yeni maymunu en şiddetli ve istekli döven ilk yeni maymundur.

    Islak maymunlardan üçüncüsü de değiştirilir. En yeni gelen maymun da ilk atağında cezalandırılır. Diğer dört maymundan yeni gelen ikisinin en yeni gelen maymunu niye dövdükleri konusunda hiç bir fikirleri yoktur..

    Son olarak en baştaki ıslanan maymunlarin dördüncüsü ve beşincisi de yenileriyle değiştirilir.Tepelerinde bir hevenk muz asılı olduğu halde artık hiç biri merdivene yaklaşmamaktadır..

    Saklı içerik öyle etkilidir ki..

    Öğretilmesi niyetlenilene açık içerik (Arapça müfredat) denilirse, saklı içeriğin en önemli özelliği, öğrenilebilme düzeyinin açık içeriğe oranla kat be kat yüksek oluşudur. Bu nedenle, öğreticilerin ne öğretmeye niyetlendiklerinin bir önemi yoktur, nasıl olsa pek öğrenilmez, ama saklı içerik çok iyi öğrenilir.

    Hatta denilebilir ki açık içerik yoluyla sadece bilgiler, saklı içerik yoluylaysa eğitimin esas amacı olan davranışlar öğrenilir.

    Her açık içeriğin arkasında bir de saklısı vardır!

    Neredeyse bir kural olarak, öğretilmek istenilen her şeyin ardında bir de saklı içerik vardır. Eğer öğretici kişi bunun farkında ise gerekli önlemleri alarak saklı içeriğin varsa olumsuz etkilerini silebilir.

    Bu kavramın farkında olan kişiler, karşılarındakilerin gerçekten öğrenmelerini istediklerini saklı içerik biçiminde verirler. Tabii ki bu, öğreticinin farkındalığına ve de niyetine bağlıdır. Farkında ve iyi niyetli kişiler bu dolaylı mesajlar yoluyla gayet yararlı davranışlar kazandırırken, bu kavramın farkında olmayan öğreticiler -bilmeden de olsa- derin olumsuzluklara yol açarlar.

    Hem farkında ve hem de kötü niyetli olanlar ise gerçek birer zihin soykırımcısıdırlar.

    Peki öğretenler -aslında- ne söylüyor?

    Herhangi bir yolla birisine bir şey öğretme girişiminde bulunan bir öğreticinin dolaylı mesajı açıktır: “bir şey öğrenmen gerekiyorsa, bir öğretici olmaksızın bunu kendi kendine yapamazsın”.

    Bunun, hergün yeni bilgi, beceri ve davranışlar kazanmak zorunda olan ve de bunu kendi kendine yapmak zorunda olan çocuk, genç ve de erişkinlerimiz açısından ne anlama geldiğini düşünebiliyor musunuz?

    Tüm insanların -hiç ayrımsız- doğuştan sahip oldukları genetik miraslarından, yaşamlarını sürdürmede başlıca yardımcıları olabilecek bir araçtan mahrum bırakılmaları demek değil midir?

    Öğretme-benimsetme okulda bitmez!

    Keşke bu süreç okulda bitseydi. Türünün öğrenme yeteneğini keşfeden insan, kendi doğrularını benimsetebileceği etkili bir yol bulmuş, üstüne üstlük bunu “ona yararlı bilgileri öğretirken” dolaylı olarak öğrettiği “sen kendi başına öğrenemezsin, öğreticilere ihtiyacın var” koşullandırmasıyla, gelecekteki ideolojik, etnik, dini saklı içeriklere de zemin hazırlamıştır. Bu ise giderek benimsetme, zorlama, şiddet, terör ve savaşların gerçek alt yapısıdır.

    Çevrenize bakınız, “aklına geliveren” ya da “duyduklarından” bu kadar emin insan başka nasıl mümkün olabilirdi?

    Yaşlı, orta yaşlı ve genç cesetler!

    Bildiklerinin doğruluğuna yürekten ikna olmuş / ikna edilmiş, artık merak etmeyen, sadece bildiklerini başkalarına da benimsetmeye, öğretmeye çalışarak, gerekirse bu yolda ölmeye ve öldürmeye azimli kaçınılmaz sona adım adım yürüyen her yaştan milyonlar..

    Yeni çağın sadece “bildiklerinden kuşku duyanların, sürekli merak edenlerin ve kendi kendine öğrenebilenlerin” ayakta kalacağı, diğerlerinin ise kendi kendilerini yok edeceği bir çağ olduğunu umabilir miyiz? Maymun ve muz deneyi ümidimizi kırıyor ama..

    Kasım 13, 2007

    Yürekten (Türkçe) = Sorgulamamak, by heart (İng.), par coeur (Fr), ezber (Farsça)

    Yazıyı beğendiyseniz, Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’na bağış yapabilirsiniz: http://www.beyaznokta.org.tr Teşekkür ederim :-))

  • Bilgi Patlaması !

    Bilgi Patlaması !

    Son yılların bu moda deyimi, mevcut bilgilerin sabit aralıklarla katlandığını, son 20 yılda üretilen bilginin insanlık tarihi boyunca üretilene eşit olduğunu söylüyor. Bu müthiş, hatta korkutucudur. Çünkü, üretilen bütün bu bilgileri onunun üretilme hızıyla öğrenmek mümkün olamayacağına göre, elde iki seçenek kalmaktadır: Ya giderek daha az (veya dar alanlarda) bilmeye razı olmak, ya da giderek daha paketlenmiş, yani ayrıntılarına girmeksizin sadece özetiyle yetinilmiş biçimde bilgi kullanmak.

    Nitekim mevcut eğilimler bu ikinci seçeneğin giderek benimsendiğini gösteriyor. Nasıl ki hesap makineleri yaygınlaştıktan sonra makine kullanmadan örneğin kare kök almayı çok az kimse becerebiliyorsa, üretilmiş birçok bilginin de niçin öyle olduğunu, bu bilgilerin hangi koşullar altında geçerli olduklarını pek az kimse merak etmektedir. Bir anlamda, sorgulan(a)mayan kalıplarla yaşamaya alışıyoruz.

    Bilgi patlaması deyimi de böyle bir “sorgulanmayan kalıp”tır. Biraz sorgulandığında, bilgi patlaması denilen olgunun ilk bakışta anlaşılandan daha farklı olduğu, bilgi üretimini daha doğru biçimde sayısallaştırabilmek için iki tür tarife ihtiyaç olduğu görülecektir.

    Bir adres listesi çeşitli şekillerde sınıflandırılabilir. Bilgisayarlarımızda hergün yaptığımız sort işlemleri buna en iyi örnektir. Adres listesine yeni bir adres eklenmediği sürece, hangi anahtara göre tasnif edilirse edilsin adres listesindeki bilgi miktarı değişmez. Bu durumda bilgi artışı söz konusu değildir.

    Böyle değil de yeni adres(ler) eklenirse, eklenen bilgi miktarının mevcuda oranı kadar bir bilgi artış’ından söz edilebilir.

    İçinde yaşadığımız çağda her iki tanım açısından da bilgi artışı meydana gelmektedir. Ama “patlama” olarak ifade edilen artış, birinci türden bir artıştır. Mevcut bilgilerin farklı biçimlerde, farklı ortamlarda yer alması, ya da bunların değişik biçimlerde ifade edilmesi veya bunlardan yeni bilgilerin türetilmesi, mevcut bilgi miktarını fazlaca değiştirmez. “Fazlaca” değiştirmez, çünkü bazı hallerde, mevcut bilgilerin uygun biçimde bir araya getirilmesi dahi “yeni” denilebilecek bilgilerin üretilmesi anlamına gelebilir. Ama çoğunlukla olan, eski bilgilerin yeni formlara dönüştürülmesinden ibarettir.

    Diğer yandan “öz-bilgi” (core knowledge) adı verilebilecek bilgi türü, bilinmezlere ilişkin yapılan çalışmaların sonunda ortaya çıkarılan ve evvelce bilinmeyen bilgilere ilişkindir. Araştırmalar ve buluşlar sonucunda ortaya çıkanlar bu öz-bilgiler’in miktarında ise birinci çeşit bilgilere -ki onlara da türev bilgiler denilebilir- oranla çok daha az artış vardır.

    Bu iki bilgi türü arasındaki bu ayrıma dikkat çekilmesinin nedeni, öz-bilgiye verilen önemin azalması, yeni adlandırmalar, yeni sınıflamalar gibi faaliyetler sonunda ortaya çıkanlara daha çok önem verilmesidir.

    Bu olgunun çarpıcı bir örneği yönetim bilimleri alanında yaşanmaktadır. Büyük ölçüde ticari kaygılarla her gün ortaya çıkan guruplar, bir sürü şeyin adını bilen, bunları lafazanca savunan, bundan para kazanan, ama bunların altında yatan öz bilgilerden bihaber ulusal ve uluslararası bir kesimi ortaya çıkarmıştır.

    Bilgili olmayı, yeniden üretilerek adlandırılan eski bilgilerin üst kalıp adlarını bellemek olarak algılama yanlışına düşülmemelidir. Asıl olan, bilinmeyeni bilinir kılabilme yolundaki uğraş ve bu uğraşların küçük damlalar halinde ortaya çıkabilen sonuçlarıdır.

    Bilgi patlaması deyiminin bu duyarlıkla kullanılması, muhtemelen öz-bilgi üretimine verilen önemin de artışına neden olabilecektir.

  • BİLGİ ELİTİ, TOPLUM VE UÇURUM!

    BİLGİ ELİTİ, TOPLUM VE UÇURUM!

    Toplumumuzun bilgi ile ilişkileri açıkça vurgulanır biçimde yorumlanıp dile getirilmedikçe, Bilgi Toplumu’na erişmek bir hayal olarak kalacaktır.

    Bilişim endüstrisi ve biliminin ürünleriyle içli dışlı yaşayan çok küçük bir azınlığın ihtiyaçları karşılandıkça toplumun bilgi çağına yaklaşacağı inancı çok yaygındır.

    Bilgi elitinin ihtiyaçları bıçağın kesen tarafı gibi toplum ihtiyaçlarının önünde gider ve toplum ihtiyaçları karşılandıkça ona yeni hedefler çizer.

    Ama bu, toplum ihtiyaçlarının kendi kendine bu iz sürmeyi gerçekleştireceği anlamına gelmez. Bilgi elitinin ihtiyacı daha hızlı iletişim, daha büyük bilgi işlem gücüdür. Toplum ise daha basit gereksinimlerini gidermek peşindedir ve bilgi, buna hizmet ettiği sürece toplumun gündemindedir.

    Toplum kesimleri de, aynen onun yapı taşları olan bireyler gibi sorun çözme aletlerini içinde bulundurduğu birer çantaya sahiptirler. Bu çantalar içindeki sorun çözme araçlarından en önemlisi, elit kesimlerden know-how aktarımını sağlayabilecek olan ilişki araçlarıdır.

    Örneğin teknoparklar, akademik elitten girişimciye know-how aktaran bir araçtır. Çeşitli üniversite ve araştırma kuruluşlarının ilk öğretim kurumları ile ilişkileri de benzer işlevlere sahiptir. NASA’nın Hubble teleskobundan sınıflara doğrudan görüntü aktaran girişimi yine böyle bir know-how aktarımıdır.

    Ülkemizde çeşitli meslek sahiplerinin oluşturduğu kesimlerin, sorunlarını çözmede kullandıkları çantaları ise neredeyse ya boştur ya da içinde işe yarar alet yoktur denilebilir. Çünkü elit olarak nitelenebilecek kesimlerimizden diğer kesimlere çeşitli teknolojileri aktarabilecek anlayışlar henüz oluşmamıştır. Bir ihtimalle bu eksikliğin bir nedeni de aktarılabilecek teknolojilerin oluşmamışlığı olabilir.

    Meslek kesimlerimizin sorun çözme çantaları içindeki başlıca alet, sorunlarını çözmek için onları bir yolla parlamentoya ihale etmektir. Meslek örgütlerimizin günlük yakınmaları içinde en büyük pay seçimler, liderler ve hükümet oluşumlarıyla ilgilidir. Toplumun, çeşitli sorunları çevresinde örgütlenmesini özendirmek, ona örnekler oluşturmak gibi girişimler ya da bu konulardaki olası sorunlar ise hemen hiç duyulmaz.

    Bireylerin kullandıkları araçlar da hemen hemen benzerdir. Her aileden en az birkaç kişinin canına ya da malına mal olan trafik kazaları için, daima yeni bir trafik yasası temennisinden ve trafik polislerine teslim olmaktan başka bir sivil girişim kaç tanedir ?

    “Yakınmak ve böylece rahatlayıp beklemek”, toplumumuzun önemli bölümünün çantasındaki birkaç yararsız aletten birisidir.

    Sorunlarını çözmede bilgiyi böylesine dışlamış bir toplumla bilgi elitinin ihtiyaçları arasında bir uçurum vardır.

    Toplum, sorunlarını çözmek için kullandığı aletlerin yerine bilgiyi geçirebilmenin yolunu bulmak zorundadır. Bunda hem toplum kesimlerine hem de elite düşen görevler vardır. Her iki kesimin de öncelikli görevi, bu sürecin kendi kendine gerçekleşmeyeceğinin idrak edilmesidir.

    Elit, diğer yandan kendi tatmini ile toplum gereksinimleri arasındaki bağın zayıflığını görebilmeli ve kendisinin gerçek tatmininin toplumun tatmininden geçtiğini anlamalıdır.

    Toplum kesimleri ise, sorunlarının çözümünde bilginin nasıl rol oynayacağını araştırarak işe başlayabilir. Acaba trafik kazaları bilgi yoluyla azaltılabilir mi, depremlerde daha az insanın ölmesi sağlanabilir mi ya da şoför esnafının trafik polislerince aşağılanması önlenebilir mi? Bu, bilgi elitine de gerçekçi görevler verme sürecinin başlangıcı olacaktır.

  • BİLDİĞİMİZ KİMYA, BU İŞLERİ AÇIKLAYAMIYOR!

    BİLDİĞİMİZ KİMYA, BU İŞLERİ AÇIKLAYAMIYOR!

    Algılayabildiğimiz üç boyutun ötesindeki boyutları açıklamaya çalışan düşünürlerin sık başvurdukları bir yöntem, Dünya’yı bir ya da iki boyutla algılayabilen yaratıkları örnek alıp, onların üçüncü boyutu nasıl düşleyebileceklerini göstermek, böylece bizim de daha üst boyutları algılayabilmemizi kolaylaştırmaya çalışmaktır.

    Bu metoda göre, iki boyutu algılayabilen, örneğin bir tavuk ya da üç boyutu algılayabilen bir insan tarafından tek bakışta kavranabilen iki boyutlu bir cisim, örneğin düz bir tabak, ancak tek boyutu algılayabilen mesela bir solucan tarafından “tek bakışta” kavranamayacaktır.

    Solucan tüm Dünya’yı ancak çizgiler boyunca ilerleyerek algılayabildiği için, tabağı da yanyana yüzlerce defa gidip gelerek, yani tabağı çizgilerle tarayarak kavrayabilecektir.

    Dışarıdan birisi ne kadar zorlarsa zorlasın, solucan’ın aynı anda birden fazla çizgiyi algılayabilmesine imkan olmayacak, o çizgilerin bir araya gelerek tabağı oluşturduğunu anlayamayacaktır.

    Solucan’ın bir izden (çizgi) diğerine geçmesi bir süre alacağı için, o ikinci boyutu “zaman” olarak değerlendirecektir. Hele üçüncü boyut onun için daha da anlaşılmaz görünecek, üçüncü boyuttaki herşey onun için gizli güçler tarafından yönetilen bir “yaşam” olacaktır.

    Solucan’ın ikinci boyutu kavramasındaki yetersizlik, aynen tavuğun üçüncü boyutu algılamasındaki güçlüğe benzer.

    Bu defa tavuk ikinci boyuttaki şekilleri “tek bakışta” algılayabilecek, üçüncü boyuttaki değişimleri ise “zaman” boyutu olarak kavrayacaktır.

    Solucan-tavuk-insan örneklemesi, tek boyutlu şekillerin her üçü tarafından, iki boyutluların yalnız tavuk ve insan tarafından, üç boyutluların ise yalnız insan tarafından algılanacağını gösteriyor.

    Pekiyi, aynı anda üç boyuttan fazlasının algılanmasını gerektiren cisimler (ya da olaylar) insanlar tarafından nasıl kavranacaktır?

    “İnsan” olarak tek ad altında topladığımız kümenin içinde, Dünyayı çok çeşitli şekillerde algılayanlar olduğuna çeşitli gözlemlerimizle tanık oluyoruz.

    Günlük yaşamdaki basit sorunlar söz konusu olduğunda olayları çok boyutlu bir uzayda değerlendirebilenler, daha az boyutlu kavrayanlara kendilerini “ayarlamakta” ve karşılıklı ilişkilerde pek önemli meseleler çıkmamaktadır.

    Her ne kadar, çok boyutlu algılayanların bazı davranışları diğerleri tarafından “anlamsız” olarak değerlendirilse de karşılıklı hoşgörüyle bu işler geçiştirilmektedir.

    Gündelik denilebilecek yalınlıktaki ilişkiler böylece yürürse de, karmaşık sorunlar karşısında durum değişmekte, değinilen bu algılama farkları, ciddi sürtüşmelere yol açmaktadır. Olayları çok boyutlu görebilenler açısından, aralarındaki bağlantı çok net olan değişik görüntülü olaylar, az boyutlu algılayanlarca, birbirleriyle ilgisiz, ayrı olaylar sanılmaktadır.

    İşi daha da içinden çıkılmaz yapan, az boyutluların egemen hale gelmesidir. Bu durumda egemen az boyutluların her eylemi, -az boyutlu uzay içinde hepsi de doğrudur- sorunları daha da içinden çıkılmaz hale getirmektedir. Türkiye’nin geçmiş on yıllardaki sorunları, basit ve az boyutlu bir “sorunlar kimyası” ile algılanıp çözülebiliyor, daha doğrusu ertelenerek “o günler için” çözümleniyordu.

    Bugün bu “kimya” ile, sorunların, bütün boyutlarıyla ve birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak kavranması imkansız hale gelmiştir. Daha yüksek boyutlar içeren, yani birbirleriyle bağlantısı yokmuş gibi görünen olayları birbirine bağlayabilen bir boyut sistemi kullanılmaksızın bu imkansızlık aşılamaz.

    Az boyutlu platformda masum hatalar olarak değerlendirilen ve herkesin rahatça işlediği mikro-suçlar, çok boyutlu platformda dev boyutlu yolsuzlukların yapı taşlarını oluşturmaktadır.

    Az boyutlu olayları kavramanın başlıca yöntemi “yerinde bizzat görmek” iken, çok boyutlu sistemde bu bir “algılayamama nedeni” haline gelmektedir.*

    Stephan Hawking’in olağanüstü algılama yeteneğinin nedenlerinden birisi de beyninden başka yerinin işlemeyişi, hiçbir olayı “yerinde tetkik” edemeyişi (!) olsa gerektir.

    Terör konusu, az boyutlu düşünce sisteminde başa çıkılabilecek bir sorun değildir. Laik-müslüman çatışması da öyledir.

    Milyon dolarlık banka soygunları da az boyutlu platformun algılama kaabiliyetinin dışındadır.

    Çok boyutlu yaklaşımda ise bunlar bir ve bütündür, ve az boyutlu yaklaşımın araçlarıyla çözülemezler.

    Nitekim hiçbirinin çözülemediği en yetkili ağızlardan çıkan -ve samimi olduğundan zerrece şüphe edilmemesi gereken- “bitti, bitiyor”, “filan tarihte bitecek”, “ya bitecek ya bitecek” sözlerine rağmen çözülemediği, hatta yeni boyutlar kazandığı ortadadır.

    Bu sorunların, yeni ve tıkanıklık çözücü söylemler gibi görünen “PKK ile görüşmek” , “Kuran’a el basıp yemin etmeye izin vermek”, “sınırsız özgürlükler” gibi yollarla da çözülmesine imkan yoktur.

    Ayrıca, çok boyutlu algılama düzeyindeki çözümler için genellikle kullanılan, “sen hele bir söyle, aklıma yatarsa olur” gibisinden yaklaşımlar da maalesef geçersizdir.

    Ne yazık ki iki boyut sistemi arasındaki farklılık, bütün iyi niyete rağmen az boyutlunun çok boyutluyu anlamasına imkan tanımamaktadır. Bu adil değildir, aşağılayıcı gibi görünmektedir, ama katı gerçek budur.

    Yeni “sorunlar kimyası”nı anlamaya çalışmaktan, bunları anlamaya imkanı olmayanların ise sorunlarla uğraşmaktan vazgeçip, kendilerine daha az boyutlu meşgaleler bulmalarından başka çare yoktur. Pekiyi, “çoğunlukçu” demokratik sistemimiz içinde, buna imkan var mıdır? Kim az boyutlu olduğunu idrak edip kenara çekilir? Bu, az boyutluluğun tanımına aykırıdır.

    İşte, kurtarıcı değil ama ihtiyacımız olan mucize budur. İnsanlarımızın, sağduyularıyla bu gerçeklerin “farkına varması” ve az boyutluluğu tasfiye etmesi!

    Evrensel düzen ne demokrasiye ne de bir başka modele göre değil, acımasız “doğal seçim” esasına göre işlemektedir.

    Zayıfın, güçsüzün, akılsızın zamanla yok olması, bu sistemin özüdür. Bu basireti gösterebilen toplumlar yaşayacak, gösteremeyen yok olacaktır. İster beğenelim ister beğenmeyelim!

    27 Eylül 2001

  • BİR DEFALIK VERGİ ÜZERİNE..

    BİR DEFALIK VERGİ ÜZERİNE..

    60 milyonluk ülkemiz nüfusunun yaklaşık 2 milyon orta gelir sahibinden 10’ar ve yaklaşık yüzbin üst gelir sahibinden de 1’er milyar bir defaya mahsus alınsa ne olur? Meblağ olarak 120 trilyon’luk bir kaynak yaratılmış olur.

    Pekiyi, insanlar bu bir defalık vergi’leri vermek isterler mi?İstenilen insanların %99’u istemez, geri kalan hesap bilmez %1’i de bunu vatanseverlik filan sayarak gönüllü olarak verirler.

    Böyle bir meblağ bir işe yarar mı? Nasıl kullanılacağına bağlı olarak yarar da yaramaz da..

    Devletin her ay ödemek zorunda olduğu gayrı resmi işsizlik sigortası tutarının 30 trilyon olduğu dikkate alınırsa, verenlerin neredeyse güçlerini tüketen bu bir defalık vergi, ancak 4 aylık bir ihtiyacı karşılayabilir. 5nci ayın başında, bugünkü noktaya -hatta faizler nedeniyle daha da geri bir noktaya- gelinmiş olur.

    Bu kısa hesaptan çıkarılabilecek somut sonuçlar şunlardır:

    1. Güç durumlar, vatandaşların desteği yani özverileriyle aşılabilir. Bu aynı zamanda bir yurttaşlık görevidir.

    2. Bu özveri koşulsuz olamaz, olmamalıdır. Özveri, özveride bulunanı avanak yerine koymadığı sürece kutsal bir kavramdır.

    3. Özveri, bir kısım uyanıkların ve asalakların beslenmesi, çeşitli siyasi partilere delege, üye, yönetici, seçilmiş vb adlarla yuvalanmış kamu pastası tırtıkçılarının haksız kazançlarını sürdürmeleri, sistemi yıkmak isteyenlerin zaruri giderlerinin karşılanması, bakan’larımızın tekrar seçilebilmeleri için seçim bölgelerine devlet kesesinden yaptıkları yatırımların finansmanı, cahil ama ihtiraslı yöneticilerin yetersizliklerinin faturalarının ödenmesi, rekabet gücü bulunmayan ve adına üretim denilen acayipliklerin teşvik ve desteklenmesi, seçim kaybetmiş mağdurların (!) yönetim ve denetim kurulu üyeliklerinin giderlerinin karşılanması gibi ahlaksızlıkları önlemeden, önlemeye yönelik önlemleri tanımlayıp yürürlüğe koymadan istenemez, istenmemelidir.

    Her ciddi sorun karşısında daima gayrı ciddi önlem önerme şampiyonlarımızın, pamuk eller cebe ve bu gibi şark kurnazlığı kokan ve sistemin ana değişkenleriyle ilgisi olmayan kurcalama’lardan vazgeçip seslerini kısmaları dileğiyle..

    Pazar, 03 Nisan 1994

  • BABAANNEMİN BANKASINI İSTİYORUM!!

    BABAANNEMİN BANKASINI İSTİYORUM!!

    Siz hala annenizin sabununu, margarinini vs.sini mi kullanıyorsunuz?” diye soran reklama fena halde içerliyordum ama şimdi kararımı verdim: Ben babaannemin bankasını istiyorum! Anlatayım görün, siz de isteyeceksiniz.

    Geçen gün aceleyle evden çıkarken yanıma hiç para almamışım-üzerimde sadece bir kredi kartı (adı lazım değil ama iri bir kamu bankasının) var. Yakında, bankanın en büyük şubesinin-İstanbul Taksim- bulunduğunu görünce ferahladım.

    Bankadan içeri girince kendimi bilgisayarların, otomatların, modern teçhizatın arasında buldum. Banka personeli de bu sofistike donanımın farkında, onlarla gurur duyuyorlar. Yüzlerindeki `kimseyi umursamaz’ ifadeden bunu anlamak kolay. Sanki insanların parasıyla orda durmuyor, dilencilere sadaka veriyorlar.

    Eskiden kalma ceheletimle bankolardan birisine yaklaşıp, kredi kartımla para çekmek istediğimi söyleyince banko görevlisi, önce bir sıra numarası almam gerektiğini hatırlattı, uzaktaki bir makinenin bir tuşuna basıp bir sıra numarası alıp , büyükce bir panonun karşısında beklemeye başladım. 2-3 dakika sonra sıra bana gelince kartımı alıp, biraz ilerdeki bilgisayara okuttular.

    Ekranda bir pencere, onun içinden iki pencere açıldı. Bir takım tuşlara basıp deneyler yaptıktan sonra görevli hanımkız “bilgisayar, kartınızın kodunu vermiyor” dedi. “Benim yapmam gereken birşey var mı?” soruma görevli hanım kız cevap vermeden bir arkadaşını çağırdı, birlikte uğraşmaya başladılar.

    Bir yandan bilgisayarla uğraşırken, bir yandan telefonda bir numara düşürmeye çalışıyorlar, bir yandan da kalın bir dosyadan birşeyler arıyorlardı. Bu iş yaklaşık 10 dakika sürdü.

    Görevli memure bana dönüp;

    – Siz bu kartla hiç para çektiniz mi?

    – Evet, tabii!

    – Ne kadar çektiniz?

    – Hatırlamıyorum!

    Bu sorgulamanın tonundan birden kendimi, bankayı dolandırmışım da bu hanımlar ortaya çıkarmışlar gibi hissettim.

    Tekrar bilgisayara ve dosyaya döndüler. Biraz daha kurcaladıktan sonra ikisi birden sevinçle “hah işte verdi” gibisinden bazı sesler çıkardılar.

    Ondan sonra, bu elektronik ormanında bulunmayacağını umduğunuz bazı evraklar düzenlendi. Toplu iğnelerle iliştirilip getirildi. Bir iki yerini imzaladım, bu işde bitince hüviyet istendi. Onu da inceledikten sonra görevli vezneye gidip para aldı ve bana saymaya başladı. %7.7 masraf kesildiğini böylece öğrenmiş oldum. Yani bu parayı yarım gün sonra ödeyecek dahi olsam bu para kesiliyormuş. Gündüz yol kesmenin bankacası bu demekmiş.

    Bunlar bitince dayanamayıp sordum:

    – Bütün işlemler bu kadarcık mı?

    – Evet efendim bu kadar

    – Teşekkür ederim.

    Ve ayrıldım. Harcadığım yarım saate mi yanayım, kesilen 140.000TL’ye mi yoksa bu elektronik tantana arasında bocalayan insanlara mı bilmiyorum.

    Bu sahneleri belki binlerce insan hergün yaşıyor ve ondan sonra bir takım insanlar TV reklamlarına çıkıp, ne kadar elektronik olduklarını anlatıyor, parmaklarını gözümüze sokup milletle dalga geçiyorlar.

    Evet bu bankacılık eskisinden çok farklıdır. Eskiden bankalarda yaşanan kargaşa elektroniksizdi. Şimdi ise “bilgisayar destekli kargaşa” yaşanıyor.

    Bu küçük deney bana şunu bir kere daha kanıtladı ki, insanımızı eğitmeden, bir takım donanımı biraraya getirmek ancak geri kalmış ülkelere özğü bir hastalıktır.

    Bu elektronik tantanaya harcanan paranın çok küçük bir bölümü, buradaki sorunların analizi, personelin eğitimi, hizmet etmenin sevdirilmesi için harcamak acaba kimsenin aklına gelmiyor mu?

    Eylül 1993-İstanbul

  • TÜRKİYE’DE ÜNİVERSİTE, BİLİM VE TEKNOLOJİ POLİTİKALARI

    TÜRKİYE’DE ÜNİVERSİTE, BİLİM VE TEKNOLOJİ POLİTİKALARI

    1-2 Aralık ’95 tarihleri arasında toplanan 2.Üniversite Kurultayı’nda ele alınan konulardan birisi de, “Türkiye’de Üniversite, Bilim ve Teknoloji Politikaları” idi.

    Bu başlıktan yola çıkarak bazı tahliller yapmak ve bu tahlillerin belirleyeceği platform üzerine de bazı öneriler geliştirmek mümkündür.

    Cumhuriyet’in kurulduğu dönemden bugüne kadar, üniversite, bilim ve teknoloji konularında izlenen politikalar şu çerçeveye yerleştirilebilir:

    • Üniversiteler devlet eliyle kurulur.

    • Üniversitelerde eğitim, devletçe koordine edilir ve buralarda devletin resmi ideolojisine sahip insanlar yetiştirilir.

    • Bilim, üniversitelerde ya da devletin bilim kuruluşlarında yapılır.

    • Sanayiinn ihtiyacı olan ya da ihtiyaç duyulmasa da yönelinmesi gereken teknolojiler devlet tarafından belirlenir ve de geliştirilir.

    • Bu teknolojilerin hayata geçirilmesi devlet eliyle teşvik edilir.

    Bugüne kadar üniversite, bilim ve teknoloji üzerine yazılıp söylenenlerin çoğunluğu ise -hepsi denmemek için-, bu çerçeve içindeki söylemin ne denli uygulanabildiğinin bir eleştirisi olagelmiştir:

    • Bu çerçeve içindeki söylem, tam olarak niçin hayata geçirilememiştir?

    • Devlet, bu söylemini maddi olarak niçin yeterince desteklememiştir?

    • Bundan sonra bu söylemi tam uygulamak için devlet ne yapmalıdır?

    • Devlet, bu söylem çerçevesinde ne gibi başarılar elde etmiştir?

    Bunlar, konu üzerinde harcanan fikri mesainin %95’ini oluşturmaktadır. Bu çerçeve içindeki söylemin gerekçesi de şu olmuştur:

    « İnsanlarımız cahildir. Onların eğitilmeleri gerekir. Ama bunu devlet tek elden yapmazsa karışıklık doğar ve devleti yıkmak isteyen akımlar doğar. Devlet kutsaldır ve yıkılmamalıdır. Gerekirse insanlar devlet için feda edilmelidir. İnsanlar, devleti için kendini feda etmesi gerektiği konusunda devlet tarafından indoktrine edilmelidir. »

    Bu yaklaşım ve gerekçelerinin geçmiş koşulları altındaki geçerliğini bugün tartışmak yerine, günümüzün koşulları altındaki geçerliğini gözden geçirmik daha doğrudur.

    Ayrıca, hiç bir toplumsal sistemin verimliliği sıfır olamayacağına göre, üniversite, bilim ve teknoloji sistemi de bazı yararlı sonuçlar üretmiş, hiç denemeyecek bir yetişmiş insan potansiyeli üretmiştir.

    Şimdi artık yeni bir rota çizmek zamanı gelmiştir. Önemli olan, bu yeni rotanın çiziminde geleneksel bakış açılarının yarattığı bağımlılıktan kurtulabilmektir.

    Parçalanan bir imparatorluktan sonra bir bağımsızlık savaşı veren toplum, o günün koşullarının belki de kaçınılmaz sonucu olarak militer bir yapıya sahipti. Daha sonra paramiliter bir yapıya dönüşen rejim 1950’lerden bu yana demokrasiye geçiş sancıları yaşıyor. ’50 li yıllarda “çoğunlukcu demokrasi” yi hedef edinen toplumumuz bugün “çoğulcu demokrasi”ye dönüşüm sıkıntıları içindedir.

    Demokrasinin bu yeni türü, kanun ya da emirle kurulamaz. Bunu kuracak olan, toplum kurumlarının iç yapıları ve dahası kurumlar arası yapılanmadır.

    Üniversiteler, devlet eliyle kontrol edilerek kalitelerini koruyamazlar. Üniversite kurumu, ne kadar öğrenci alacağına bunlara ne düzeyde eğitim ve araştırma imkanları sağlayacağına, bu işleri hangi kaynaklardan finanse edeceğine kendisi karar vermelidir.

    Üniversiteler kuşkusuz toplanacak vergilerden bir bölümünü destek olarak almalıdırlar. Ama bu hiç bir zaman, sırtını devlete dayamak, ödeneğin %70 ini personeline maaş olarak dağıtıp kütüphanesine kitap almamak demek olamaz.

    Toplum bu konuda doğruları bilmeli, üniversite harcına karşı çıkan gençler, parasız üniversite eğitiminin, ancak “yüksek orta okul” düzeyini aşamayacağını, onun da bir işe yaramadığını idrak etmelidirler.

    Çoğulcu demokratik sistemin kurumlar arası yapılanma açısından gereği ise, üniversitelerin kendi aralarında bir “sertifikasyon sistemi” kurmaları gereğine işaret etmektedir.

    İster özel kişiler, ister vakıflar, isterse tarikatlar üniversite kurabilmeli ama mezun olanların, tek ölçüyle değerlendirildiği bir sertifikasyon sistemi bulunmalıdır.

    Bu çerçevede devlete düşen görev, üniversitelerin kendi aralarında oluşturacakları bu sistemin korunmasını sağlamaktır.

    Günümüzde, üniversitelerin kanunla kurulabileceği kuralını koyarak bu konudaki tekeli kendine bırakmış olan devlet, onun bir parçası olan milletvekillerinin popülizm uğruna neredeyse köylere açtığı üniversiteleri önleyememektedir.

    Bu kural değiştirilip tekel devletten alınsa, olacak olan daha farklı değildir. Çünkü, kalitesiz üniversitelerin yaygınlaşmasının nedeni devlet tekeli ya da popülist politikacılar değil, üniversite programlarının ve mezunlarının asgari niteliklerini belirleyen birer “akreditasyon” ve “sertifikasyon” sisteminin bulunmayışıdır.

    Sınırlayıcı herhangi bir düzenleme bulunmadığı sürece de her mezranın birer üniversite sahibi olmak için diretmemesine bir neden kalmamaktadır.

    Buna göre, bugüne kadar yapılması gereken, bu türlü düzenlemenin bizzat üniversiteler arası bir, “resmi olmayan organizasyon” tarafından geliştirilmesi ve gerekiyorsa yasal düzenleme için sivil baskı ortamı oluşturulmasıydı.

    Bundan sonra yapılması gereken yine de budur.

    Devletin bu bağlamda yapması gereken ise, üniversitelerin bu yönde harekete geçmesini engelleyebilecek darboğazlar varsa onları kaldırmak, kendisini, “herşeyin hakimi olmaktan, ihtiyaç duyulan alanlarda katalizör olmaya” dönüştürmeye çalışmaktır. “Katalitik Devlet” kavramı, ulusca arzulanan dönüşüm için gereken sihirli kavramdır.

    Bilim ve teknolojiye gelince:

    Her ortam zamanla kendisine en az direnç gösteren -yani en iyi uyan- oluşumları üretir. Bu kural canlı organizmalar için olduğu kadar, deniz kenarında zamanla çakıl haline gelen sivri taşlar ya da bir rejim içinde yaşayıp o rejime uygun hale gelen insanlar için de doğrudur.

    İnsanlarımız -hangi sosyal sınıfa ait olurlarsa olsunlar- içinde doğup, büyüyüp eğitildikleri “yaygın ve mutlak devlet egemenliğine dayalı sistem” e uygun hale gelmişlerdir.

    Sistem bu uyumu, aile içinde otokratik yönetim ve eğitim sistemi içindeki “ezber” yoluyla sağlamıştır. Bir deyimle insanın yaratıcılığı eğitim denilen süreçle dondurulmaktadır. Bu insan tipi, Osmanlı’nın “buyurgan devlet itaatkar kul” şablonuna tamamen uygundur.

    İnsanımızın kılık kıyafeti, günlük tutum ve davranışları, konuştuğu dil, kısacası dış görünüşü tamamen değişmiş, ama herşeyi emreden devletin egemenliğinden kendini kurtararak birey olamamıştır.

    Beş yıldızlı otel sahibi otel tarifelerinin devletçe belirlenmesini; lokantacı çorba fiyatının belediyece (devlet) tesbitini ; fırıncı ve de vatandaş ekmek fiyatına belediyenin karar vermesini ; bir okuldan mezun olan devletin kendine iş bulmasını; sanayici, nereye yatırım yapacağını devletin söyleyip, ondan sonra para vermesini ; köylü, ektiği ürünün devletçe satın alınmasını istemektedir.

    Yaşamın tüm kesitlerini bu denli devlete bağlamış olan başka bir toplum acaba Dünya yüzünde kalmış mıdır ?

    Devletçe bu kadar korumaya alınmış, bu yüzden de her çeşit rekabete karşı korunma sistemini (rekabet gücü) geliştirememiş toplumumuzda sanayinin ana girdisi olan teknoloji üretimi anlamsız bir kavramdır. Çünkü ihtiyaç yoktur!

    Ya gümrük koruması ya da sübvansiyonlar yoluyla dış rekabetten korunmuş olan tarım ve sanayimizin teknoloji üreterek su üzerinde kalmasına gerek yoktur. Dış rekabet baskısı artıp, koruma duvarları ya da sübvansiyonlar yetersiz kaldıkça daha çok bağırılarak daha çok koruma istenmiştir.

    Bu ortam kendine uygun sanayici, kendine uygun bilim kuruluşu ve kendine uygun üniversite oluşturmuştur.

    Bugün bu kurumlarda yapılan bilim ve teknoloji çalışmalarının çok büyük bir bölümü, bu konularda eğitilmiş kişilerin can sıkıntılarını gidermek için oynadıkları bir oyundan ibarettir.

    Gümrük birliği bu açıdan bakıldığında, şok yaratacak bir etkidir. Bu şokun yönetimi, sonucu belirleyecektir. Sonunda, küçük, güçlü ve üreme kabiliyeti yüksek bilim-teknoloji-sanayi-üniversite sarmalı doğabileceği gibi, hepsi yok da olabilir. Bu bağlamda devlete düşen rol yine katalitiktir.

    Toplumumuzun bilim -teknolojideki gelişkinliğinin ölçütü olarak, devletin araştırma – geliştirmeye ayırdığı payın büyüklüğü kullanılagelmiştir.

    GSMH içinde AR-GE’ye ayrılan pay, birçok ülkede “ölçütlerden biri” olarak kullanılmaktadır. Ama, “devletin ayırdığı pay’ın ölçüt alınması – başka sektör pek pay ayırmadığı içindir -, bize özgü bir garabettir. Ayrıca, toplumumuz gibi kaynaklarını olağanüstü müsrif kullanan bir toplumda AR-GE’e ayrılan payın büyüklüğünün pek de önemi yoktur.

    Mümkün olabilse de AR -GE’ye bir misli fazla kaynak ayrılsa, bununla ilgili kurumların ilk (ve tek) yapacakları, personeline daha çok maaş vermek ve düzeyi sürdürebilmek için daha çok yakınmaktır.

    AR-GE konusunda kullanmamız gereken doğru ölçüt, gümrük koruma oranları ve sübvansiyonların – ki toplamına koruma denmelidir – her yıl ne ölçüde düşürülebildiğidir. Bir başka deyimle AR-GE için özel ve kamu kesiminin her yıl harcadığı her bir TL için, koruma oranlarının ne ölçüde düşürülebildiği, bilim – teknolojiye gerçekten verilen “ağırlığın” ölçüsü olaçaktır.

    Özet olarak, devletin gerek üniversiteler, gerekse bilim ve teknoloji için politikaları, bu kurumların olabildiğince devlet bağımlılığının azaltılması, kendini yönetme ve geliştirme iradesini somut araçlarla hayata geçirmelerine yönelik olmalıdır.

    Perşembe, 30 Kasım 1995