Otobiyografi kesiti-3: Annenin El Kitabı

Yıl 1970; Zonguldak’ta Ereğli Kömürleri İşletmesi’nde  -o tarihte EKİ (okunuşuyla ekai) 1983’ten bu yana ise TTK- çalışıyorum. Yeni yatırımların planlanıp uygulandığı Etüd-Tesis şubesinde elektrik mühendisiyim.

Türkiye henüz sanayileşmenin başlarında olduğu için kömür işletmeciliği gibi çok girdili bir işletmenin tüm ihtiyaçlarını kendi içinden karşılamak zorunda. Kendi limanı, römorkörleri, demiryolları, lokomotifleri, büyük bakım-onarım atelyeleri (atelye dedimse büyük fabrikalar), eğitim, kurtarma vb organizasyonları, ulaştırma imkanları ve sosyal tesisleri var.

Yeraltındaki galerileri deniz seviyesinin 200 metre üstünden deniz seviyesi altında 600 metrelere kadar -50şer m aralıkla-  dağılmış ve toplam uzunluğu 160 km.

İşçi sayısı yaklaşık 40,000, mühendis ise -çeşitli branşlarda- 500 dolayında. Bu sayının 400 kadarı maden mühendisi, geri kalanı ise mimar da dahil olmak üzere çeşitli dallardaki mühendislerden ibaret.

İşletmede maden mühendislerinin tam bir egemenliği var. Neredeyse hukuk işleri, sağlık işleri birimlerine bile atanacaklar.

İki de dernekleri var: Maden Mühendisleri Derneği ve Yüksek Maden Mühendisleri Derneği.

Bu kısa bilgileri, işletmenin o günkü boyutlarını kabaca da olsa tanıtmak için verdim.

İşte bu tablo içinde, işletme faaliyetlerine büyük katkısı olmasına karşın ikinci sınıf sayılan madenci dışı elemanları örgütlemek üzere bir dernek kurma fikri oluştu: EKİ Mühendis ve Mimarlar Derneği.

Derneğin ilk yönetim kurulunda ben de varım. Derneğin varlığını kol güreşi yoluyla kanıtlaması mümkün olamayacağı ve biraz da diğer derneklerin işe yarar bir iş yapmadıklarını vurgulamak üzere ortaya bir fikir attım: Çeşitli mühendislik işlerinin yapılmasında çok ihtiyacı duyulan bir el kitabı hazırlamak!

O tarihlerde bu ihtiyaç, yabancı dili yeterli olanlar için Almanca Hütte, İngilizce Peele gibi el kitaplarından karşılanır, ama çoğunluk bunlardan yararlanamazdı. Bu nedenle Türkçe el kitabı fikri bana bir icat kadar heyecan verici gelmişti (bugün de öyle geliyor).

Bunun nasıl gerçekleştirilebileceği ise -derneğin amaçları açısından- daha da yapıcı görünüyordu. Diğer el kitaplarında da olduğu gibi, bir editör kitapta bulunacak konuları, o konuların yazım biçimleriyle ilgili standart formatları vbg çerçeveyi hazırlayacak, sonra da o konuları hazırlayabilecek olanlar içerikleri hazırlayacaktı. Her konu, hazırlayanın adı altında kitapta yer aldığı için bir de motivasyon ve prestij kaynağı olacaktı. Bu birlikte iş başarma girişimi ise derneğin ihtiyacı olan dayanışmayı sağlayacaktı (yani ben öyle düşünüyordum :-)).

Fikrin gerçekleşmesini kolaylaştırmak üzere elektrik mühendisliği ile ilgili epey konuyu üstlendim. Bir bölümünü diğer el kitaplarından çevirir, belki birkaç tanesini de kendim hazırlayabilirdim. Standart formatları da hazırladıktan sonra artık mesele konuların sahiplenilmesine gelmişti. Kanımca en kolay konu buydu. Hatta aynı bir konuyu birden fazla kişi sahiplenmek isterse kimseyi kırmadan nasıl çözümleneceği sorununu dahi düşünmüştüm. O kişileri bir küçük komite haline getirip yazdıklarını birleştirmelerini istemek gibi!

Saflık başa dert..

Meğer böyle planlar kurarken bir kısım arkadaşımız da işin olmazlığını alaya almak için mutasevver el kitabına bir isim takmışlar: Annenin El Kitabı! O tarihlerde Prof. İhsan Doğramacı’nın çocuk bakımı ile ilgili kitabı bizim girişim için isim oluşturmuş.

Hemen hiç kimseden konu paylaşımı açısından talep gelmeyip bir taraftan da böyle alaya alınınca -ki Annenin El Kitabı adını bir kişi koymuştu ama benimseyen çoktu- bir süre bir kırgınlık yaşadım, fikirden soğudum.

Ama bir süre sonra tekrar kıvılcımlanınca bu defa, sadece elektrik mühendisliği için bir el kitabı hazırlamayı ve bunu da kendim yapmaya karar verdim.

Şimdi tam hatırlamıyorum ama yaklaşık 150 sayfalık bir hacimde, maden işletmelerinde çalışan elektrik mühendisleri için bir el kitabını hazırladım. Kitabı bastıramadık, ama o tarihlerde bir proje için işbirliği yaptığımız İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi doçentlerinden Süha Nizamoğlu’nun öğrencilerine ders vermek için yararlandığını kendisi söylemişt.

El kitabı hazırlama girişimi böyle biraz buruk bitti, ama demek ki tam sönmemiş.

Devlet bakanı olunca!

1980 sonunda EKİ’den ayrılıp İstanbul’a yerleşince, özel sektörde çalışmaya başladım. El kitabı filan artık aklımda yok.

1983 seçimlerinde milletvekili, 1985’te de bakan olunca ilk aklıma gelenlerden birisi yine bu el kitabı oldu. Ama bu defa eskisi gibi değil. Çünkü ETİBANK bana bağlı ve genel müdür olarak da başında Doç.Dr. Süha Nizamoğlu var. Yani el kitabı macerasını en iyi bilenlerden birisi.

ETİBANK’a talimat vererek, tüm masraflarının karşılanması kaydıyla İTÜ maden fakültesine böyle bir el kitabı hazırlatılmasını, gerekirse Hütte, Peele gibi birisinin çevirilerek hizmete sokulmasını istedim. Artık eminim bu iş yapılacak.

Sen öyle zannet!

Uzunca bir süre bekledikten sonra, bu kitabın niçin hazırlanamayacağını, çünkü bizim madencilik koşullarımızın farklı olduğunu, ölçü birimlerinin bile farklı olduğunu, böyle bir kitabın çeviri yoluyla yapılamayacağını ancak uzun çalışmaları gerektirdiği, o uzun zamanın da bulunmadığını uzun uzun açıkladıktan sonra yapılamayacağını bildirdiler.

(Bu vesileyle şunu gördüm ki insan DNA’ları nasıl kimi özellikleri -ne yaparsan yap- nesilden nesile taşıyorsa, kurumları kuran kişilerin kültürel DNA’ları da o kurumlara geçiyor ve de sürüyor.)

Epey ağır eleştirsem de, diğer öncelikli konulara dalınca bu el kitabı macerası bu defa gerçekten bitti. Birkaç yıl sonra, bu eleştirilerden utanan bir öğretim üyesi, kömür madenciliğinin tarihini vs anlatan bir kitap hazırladı, ama bunun bizim el kitabı ile bir ilgisi yoktu tabii.

Bir sürpriz hediye!

Geçenlerde Trakya Üniversitesi Hühendislik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ahmet Can bir e-posta yoluyla adresimi istedi ve bir kitap yollamak istediğini belirtti.

Dün kargodan hediye kitabı geldi.

25 yıl sonra gerçek bir sürpriz. Hütte’nin mükemmel bir Türkçe çevirisi ve mükemmel bir basımı.

Ne demeliyim bilmiyorum.

Bu ülkede Ahmet Can’lar olduğunu bilmek, bendeki eski kabus gibi “niçin yapılamayacağı” cevabını sildi.

Aydınlık bir Türkiye bekleyebiliriz. Demek ki farklı DNA’lar da varmış.

Teşekkürler sevgili Ahmet Can.

Çarşamba, Ağustos 11, 2010

2 Yorumlar

  1. Ne yapıp yapmalı; daha ilkokul sıralarından başlayarak zihinlere, “neyin, niçin olmayacağı” fikrini ‘kazıyan’ varsayımlar/kabuller yanında, “ne ve nasıl yapılırsa olacağı”nı düşündüren bileşenler de eklemeli…

    Böylece kalıpların/ koşullanmışlıkların dışına çıkarak düşünmenin heyecan verici göz kamaştırıcı dünya ile tanışmaları toplumsal gelişmişliğimizde sıçrama yaptırabilir.

Yorum Gönder